Bu Blogda Ara

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Günlük / Temmuz 2026

Ben buradayım sevgili okur, sen neredesin?


Oğuz Atay, "Post Kemalist" eleştirinin öncülerindendir. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar'da resmi ideolojiyi, modernleşme, bürokrasi, Batılılaşma söylemi ve toplumsal tutunma normlarını keskin bir ironi ve mizahla eleştirir. Tutunamayanlar'da Selim Işık'ın derlediği Türk Tutunamayanları Ansiklopedisi'nde silik, toplum dışı kalmış bireylerin absürd biyografileriyle, resmi tarihin ve toplumsal başarı mitinin dışladığı tutunamayanları merkeze alarak sistemin yabancılaştırıcı yapısını ifşa eder; ansiklopedi, resmi ideolojinin ürettiği ideal "Türk aydını" tipine karşı bir karşı-ansiklopedi gibi işlev görür. Ayrıca Tehlikeli Oyunlar'da Hikmet Benol'un repliklerinde Batılılaşma sürecinin yarattığı kimlik bunalımının toplumdaki kutuplaşmaları derinleştirdiğini söyleyen alaycı bir dili vardır. Atay'da Post Kemalist argümanlar dikkat çekecek ölçüde fazladır. Tehlikeli Oyunlar romanındaki "Emekli Albay Hüsamettin Tambay" Kemalizm eleştirisinin en çarpıcı ve katmanlı figürlerinden biridir. Oğuz Atay, yarattığı figürün sandık odasındaki apoletlerini sivil rejime teğelleyerek Kemalizm mirasını pejoratif saiklerle hunharca didikler, lime lime eder. Askeri disiplinin sivil hayata yansımasını, modernleşme vaatlerinin yarattığı bunalımı ve sivil topluma katılan öznenin bu mirasla baş edememesini uzun, katmanlı bir iğnelemerle anlatır. Bu eleştiri, bugünkü post-Kemalist sorgulamaların evveliyatında kalıcı bir yer tutar. Oğuz Atay'ın eleştirisi gerçekten de spesifik olarak erken dönem Cumhuriyet'in Kemalist ideolojisini hedef alan bir post-Kemalist saldırı değildir. Evrensel/modern devlet aygıtının, bürokrasinin, modernleşme süreçlerinin ve aydın-birey ilişkisinin yarattığı yabancılaşma, devlet/birey antagonizmasının gerilimini yansıtan, absürtlük ve kimlik bunalımına yönelik bir eleştiridir. Bu ayrımı yapmak önemli çünkü bazıları Atay'ı kolayca anti-Kemalist olarak değerlendirebilir, ben böyle düşünmüyorum.

***

Spinoza'nın öncülü Bernardino Telesio, (1509-1588)



Bernardino Telesio, (1509-1588) Rönesans doğa felsefesinin Aristotelesçi skolastik geleneğe yönelttiği en önemli meydan okumalarından birini temsil eder. Özellikle De Rerum Natura Iuxta Propria Principia / Şeylerin Kendi İlkelerine Göre Doğası Üzerine adlı eserinde, doğanın dışarıdan dayatılan metafizik ilkelerle değil kendi iç yasaları ve duyusal deneyim aracılığıyla araştırılması gerektiğini savunur. Telesio'ya göre bilginin ilk kaynağı aklın soyut spekülasyonları değil duyuların sağladığı veridir; akıl ise bu verileri düzenleyen ve ilişkilendiren ikincil bir yetidir. Böylece doğa, kutsal metinlerin ya da Aristoteles'in otoritesine başvurarak değil doğrudan gözlem, deneyim/kişisel tecrübe yoluyla anlaşılmalıdır. Bu yaklaşım modern empirizmin ve bilimsel yöntemin habercilerinden biri olarak kabul edilir. Her ne kadar Spinoza, Telesio gibi bilgiyi yalnızca duyulara dayandırmasa ve Etika'da gerçek bilginin en yüksek düzeyini aklın zorunlu kavrayışına ve sezgisel bilgiye yerleştirse de, doğanın kendi içkin yasalarıyla açıklanması gerektiği fikrinde Telesio ile ortak bir zeminde buluşur. Telesio, doğayı aşkın nedenlerden arındırarak kendi ilkeleriyle düşünmenin kapısını açmış; Spinoza ise bu çizgiyi daha ileri taşıyarak Tanrı ile doğayı (Deus sive Natura) özdeşleştirmiş, doğayı kendi zorunluluğu içinde işleyen tek tözün görünümü olarak kavramıştır. Böylece Rönesans'ın deneyime yönelen doğa felsefesi, Spinoza'nın rasyonalist sistemi içinde daha kapsamlı ve ontolojik bir bütünlüğe kavuşmuştur.

***

Yazdıklarımı unutulmamak için değil unutmamak için yazıyorum. Edebiyat bir sığınaktır



Ölüm, hayatı sonlandırsa da kurduğu ilişkileri öyle bir anda bitirmiyor. Hüküm sürenin ölümüyle kemiyet bitiriyor ancak bedenin irtibatlarındaki ampirik edimler, kazanımlar, kayıplar ailede, çevrede ve dahil olduğu arşivde zahiri varlığıyla, zihindeki görüntüsüyle yaşıyor.

***

Mondros, İngilizlerin Agamemnon adlı gemisinde imzalandı. Anekdotu aktaranlar Mustafa Kemal'in "Hektor'un intikamını aldım" rivayetinin kaynağı olarak yaveri İzzettin Çalışlar'a referans verirler. II. Mehmed'in (Fatih) 1462'de Midilli seferi sırasında Troya harabelerini ziyaret ettiği bilinir. Sarayın kadrolu tarihçisi Vakanüvis Kritovoulos, "Allah, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen bu şehrin ve halkının intikamını alma hakkını bana nasip eylemiştir. Bu yeri yıkanlar Yunanlar, Makedonlar, Tesalyalılar ve Mora'lılardı. Onların torunlarından Asyalılara yaptıkları haksızlıkların intikamını aldım" dediğini kitabında yazar

***

Mitolojik kurgulardaki tahrik kendi başına bir ıstıraptır, kökensel acı hikayeye yedirildiğinde, sulandırılmış bir anlatıda sapmalar seyreltildiğinde bile tatsız bir yüzleşme gerekir.

Mitolojik kurgulardaki tahrik, kendi başına bir ıstıraptır; çünkü arzu, Freud'un Eros ve Thanatos ikiliğinde olduğu gibi yaşam dürtüsünü ölümcül bir gerilime dönüştürür. Lacancı arzu kavramında daima eksik olanın peşinde koşan, tatmin edilemez bir boşluğu işaret eder. Kökensel acı, Promethean lanet veya Sisyphos'un sonsuz tekrarında hikayeye yedirildiğinde, insan varoluşunun temel trajedisini estetize eder. İster Rimsky Korsakov'un Arıların Dansı ister Ravel'in Bolero'su ister Rodrigo'nun Concierto de Aranjuez'i olsun; unutmamalıdır ki fazla tekrar anlamı bozar, ilgiyi kısar ve dinleyeni usandırır. Nietzsche'nin tragedya felsefesinde Dionysosçu coşku ile Apolloncu form arasında gerilen bu diyalektik, acıyı hem yaratıcı hem de yok edici kılar. Sulandırılmış bir anlatıda, modern kapitalist toplum endüstrisinde sapmalar seyreltildiğinde, arzu metalaşır, cinsellik ve şiddet pornografik bir döngüye hapsolur; birey, toplumsal normların dayattığı sahte uyum içinde bile bastırılmış kökensel acıyla yüzleşmek zorunda kalır. Bu tatsız yüzleşme, sosyolojik olarak, mitlerin sekülerleşmiş versiyonlarında –reklamlardan sosyal medya anlatılarına kadar- bireyin yabancılaşmasını derinleştirir; gerçeklikten kaçış vaat eden her kurgu sonunda öznenin kendi parçalanmışlığına, arzu ile ıstırap arasındaki ontolojik bağa düğümlenir, etik bir uyanışa zorlar.

***

Türkiye'nin geleneksel değerlere sıkı sıkıya bağlı muhafazakâr bir toplum künyesini taşıdığı, dinin halk için temel bir yaşam kaynağı işlevi gördüğü ve aydınlanmış zihinlerin her toplumda azınlıkta kaldığı bir gerçektir. Din, tarih boyunca bu coğrafyada toplumsal dayanışmayı sağlayan kolektif bilinç ve ahlaki tutkal işlevi görmüştür. Halk için sadece bir inanç değil verili bir kimlik, organizatör bir etik kategorisi, pmp ilişkilerinde ve ekonomik hayatta bir mübadele gruplaması ve gündelik yaşamın sürekliliğini sağlayan bir kıyas algoritmasıdır; temel bir besindir. Cumhuriyet'in laik-bürokratik merkezinin karşısında periferideki dindar, geleneksel kitlelerin kültürel ve siyasal ağırlığını merkez partiler açıkça göstermiştir. Serbest Fırka ile test edilen ve çok partili hayata geçtikten sonra da Demokrat Parti'nin CHP'yi ezici bir çoğunlukla yenmesi bu yapısal gerçeğin en çarpıcı örnekleridir. Mustafa Kemal, seçimlere girseydi durum farklı olmazdı. 2. Dünya Savaşı sonrası ülke doğrudan ABD emperyalizminin arka bahçesi olmuştur. Ancak bu durum kendiliğinden tercihlerle, otonom bir seçilimle değil muhafazakâr tabanın omuz vermesiyle, işbirlikçi iktidarların teşvikiyle ortaya çıkan bir sonuçtur. Sınıf bilincinin aktarma istasyonlarına ve taşıyıcılara ihtiyacı vardır. Güruh ortalama, geleneksel ve konforlu olana yönelirken gerçek anlamda aydınlanmış, eleştirel ve yaratıcı zihinler her çağda ve her toplumda istisnai bir azınlığı oluşturur. Nietzsche'nin sürü ile özgür ruh ayrımı bu nadirliği hatırlatır.

***

Görünen gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı. Anakroniktir ancak bağlamı göz önüne almadığımızda bazı diyaloglara ölümsüzlük payesi vermek gerekir. Theaitetos'ta (163d) Sokrates, "Bir şeyi gören biri gördüğünün bilgisini elde etmez mi?" diye sorar. Marx ise "Görünen gerçek olsaydı, bilime gerek kalmazdı" der. Aforizmik bu cümleyi ilk defa Almanya'daki dostu Ludwig Kugelmann'a 11 Temmuz 1868'de gönderdiği mektupta yazmıştır. Bu cümlenin biraz daha farklı biçimiyse daha sonra kaleme aldığı Kapital 3. ciltte yer alır. ( YordamKitap, Kapital 3,s.804 ve Sol, 3/s.718)

***

Tarih, belirli sınırlar içinde insan eylemine açık bir süreçtir. Bu nedenle "tarihte olanlar olmaları gerektiği için oldu, tarih bu şekilde yazıldı çünkü başka türlü olamazdı" ifadesi felsefi açıdan güçlü bir soyutlama olsa da, eleştirel bir dikkatle değerlendirilmelidir. Çünkü bu tür bir yaklaşım, tarihsel olanaksızlığı, insan iradesini ve alternatif olasılıkları dışlama tehlikesini taşır; böylece tarih, yalnızca olmuş olanın meşrulaştırıldığı kapalı bir zorunluluk küresine indirgenebilir. "İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi zevklerine göre değil; bunu kendi seçimleri altında değil, doğrudan karşılaştıkları ve geçmişten aktarılan verilen koşullar altında yaparlar."Geçmişin yükü bugünün omuzlarında durur; onu atamazsınız."

***

Tüm sorumluluklarını terk etmiş, kendi geçmişinden ve çevresinden bütünüyle kopmuş bir insan gerçek anlamda özgürdür. Bu kopuş onu toplumsal yüklerden, beklenti ağlarından ve zamanın zincirlerinden kurtarır; ne bugün uğraşı ne yarın kaygısı ne de dün pişmanlığı kalır. Ancak ironi tam da bu radikal özgürlük halinin "delilik" kodlarıyla tasnif edilmesi; rehabilitasyon, tedavi, hastalık terimleriyle klinikleştirilmesi, sıradışı varoluşun toplumun ötekisi teşhisiyle kategorize edilmesidir. Çünkü toplum özgürlüğü ancak belirli sınırlar içinde, sorumluluk maskesi altında kabul eder; o sınırları aşan, geçmişini ve bağlarını silip atan kişi ise tehlikeli, anlaşılmaz ve dolayısıyla deli olarak nitelenir. Deliler, akıllıların tüm kurallarını ihlal eden anarşist öznelerdir, hudut çizgilerini aşan radikallerdir.

***

Nevşin Mengü: “Ben Türkiye'nin NATO içerisinde bulunmasından, Avrupa'nın yeniden güvenlik mimarisi şekillendirilirken Türkiye’nin başat aktör olmasından yanayım.” diyor. Nevşin Mengü, NATO-ABD ekseninin ülkemizdeki sicilini bilebilecek yaştadır. Türkiye'nin NATO içindeki konumu demokrasi ailesinin parçası olmakla hiçbir zaman açıklanmadı, açıklanamaz. Soğuk Savaş boyunca iç siyasetin askerileştirilmesi, antikomünist devlet aklının kurumsallaşması ve halk iradesinin darbelerle bastırılması anlamına geldi. Gladio/Kontrgerilla yapılanmaları, Ziverbey Köşkü sorgulamaları, 12 Mart ve 12 Eylül iklimi, Maraş, Çorum, 1 Mayıs 1977 gibi karanlık olaylar bu ülkenin hafızasında NATO düzeninden bağımsız düşünülemez. Türkiye NATO içinde başat aktör olsun demek yalnızca bugünün güvenlik stratejisine destek vermek değil geçmişte darbeler, işkenceler, provokasyonlar ve katliamlarla demokrasiyi sakatlamış bir emperyal güvenlik mimarisini meşrulaştırmak anlamına da gelir. Türkiye'nin ihtiyacı NATO merkezli bir güvenlik rolü değil kendi halkının egemenliğini, demokrasisini ve bölgesel barışı önceleyen bağımsız bir dış politika hattıdır
@nevsinmengu

***

Dosta güven veren düşmana korku salan mottosuna sarılan failler, kendi oyunlarının izleyiciyisi olarak gösterinin asli unsurudurlar. Batıya sürekli lanetler yağdıran esas aktörlerin kendi eylemlerine ilenen seyirciler olduğunu pekala biz biliyoruz, siz biliyorsunuz, onlar biliyorlar…

***

Geniş bir perspektife sahip olman, çok bilmişliğinle her şey hakkında bir düşüncenin olması, her yerin bakış menzilinde durması buna karşın hiçbir görüşün, iyi ya da kötü fikrin hedefinde bulunmaması seni ne iyi bir demokrat ne de malumatfuruş entelektüel yapmaz, olsa olsa iyi bir ahmak yapar; hepsi bu

***

Bütün uzlaşılar melez siyasetler doğurur. Masadan kalkıldığında kimse artık önceki "ben" değildir

***

Hegel'in Mantık Bilimi hiçbir önvarsayımla başlamaz. Saf varlık'la başlar. Bu, tamamen belirlenimsiz olandır. Hareket, varlık ile hiçliğin çelişkisinden (oluş) doğar. Her kategori bir öncekini içkin olarak dolayımlar, kendine aracılık eder. Para, egemen devletin yaratımı ve toplumun kabulüyle dolaşımda var olur. Rejim kendini besler, sistem kendi kendini üretir ve doğrular. Meta, kullanım değeri ile değişim değerinin çelişkisini taşır. Bu çelişki, değer biçimlerinin gelişimini (basitten genişletilmişe, genelden para biçimine) zorunlu kılar. Marx, PMP formülünü verir. Tanrısal yoktan varoluş gibi para, Hegel'deki oluştur; mübadelenin, takasın arayüzü olarak meta ilişkilerinin içkin mantığından doğar. Karl Marx, İlk günahın teolojide oynadığı rolün aynısını ekonomi politikte ilk birikim oynar. Adem Baba elmayı ısırdı ve insan ırkı tüm günahı yüklendi. Günahın kaynağı geçmişte kalmış bir öykü olarak açıklanır. der, Karl Marx

***

Ekonominin motoru içeride yıllarca inşaat oldu. Hunharca inşa edilen konutlar talebi çok aştı. Xi Jinping'in "Konut yaşam içindir, spekülasyon için değil" ilkesi doğrultusunda 2020'de getirilen Üç Kırmızı Çizgi kuralı olası spekülasyonları engelledi. Bugün 80 milyon civarında satılmamış veya boş konut stoğu olduğu söyleniyor. Arz bu kadar fazlayken fiyatların düşmesi kaçınılmazdır. 2020'deki hükümetin sert müdahale sürecinde evlilik işlemlerinin ve doğum istatistiklerinin düşmesiyle konut piyasası bugünleri gördü.

***

Liberal sosyoloji İktidar ilişkilerini, sermaye birikimini, devlet aygıtını ve sınıf mücadelesini "kimlik, kültür, kamusal görünürlük" kavramlarının arkasına gizledi. Teoride feminist bir tını vardı, pratikte muhafazakâr cinsiyet rejiminin meşrulaştırılmasına katkı sağladı. Diğer liberal sol aparatlar gibi Türkiye'nin yaşadığı hegemonik felaketin entelektüel ortaklarından biri de Nilüfer Göle'dir, maalesef hâlâ konuşuyor.

***

New York City'nin en ikonik gökdelenlerinden birine tırmandılar; şimdi uzun bir suçlama listesiyle karşı karşıyalar. 33 yaşındaki Angelina Nikolau ve 32 yaşındaki Ivan Kuznetsov, savcıların neredeyse 1.500 fit yüksekliğindeki bu simgeye yasadışı yolla girdikten sonra eyleme geçti. Şimdi ikili hırsızlık, kamu güvenliğini pervasızca tehlikeye atma, suç teşkil eden mekanlara izinsiz giriş ve soygun aletlerini bulundurma suçlamalarıyla itham ediliyor. Görülüyor ki Nietzchevari barış mesajı acul bir gösteriye kapak olmuş: "Sevginin gücü, gücün sevgisini yendiğinde dünya barışa kavuşacaktır" tümcesi karasız bir boşlukta yankılanıyor. Bu tür performanslar felsefi bir gösteri değildir, iştiyakla dile getirilen uzlaşma çağrısı, iktisadi bağlamını mutlaka bulur. (telif hakları, sponsorluk anlaşmaları vd.)

***

Mizah, Alaettin'in sihirli lambası gibi yoktan var edilen bir yaratım değil süregiden bir çelişkinin apansız aşikar kılınmasıdır. Tebessüm upuygun anı bekler. Yalanın defedilmesi praksisidir. Başka bir deyişle mizah, şartları hazır olan bir imkânı tamamlar; henüz söze dökülmemiş fakat herkesin sezdiği bir gerilime son biçimini verir. Komik, komedyen tarafından icat edilmez; anlatının kendi içindeki uyumsuzluklarında, beklenti ile sonuç arasındaki kırılmalarda, iddia ile gerçeklik arasındaki mesafede zaten pusuda beklemektedir. Mizahçı saklı malzemeyi fark ederek yoğunlaştıran, sahtekar bir oluşuma son darbeyi vuran kişidir. Bu yönüyle nükdetanın eylemi heykeltıraşın taşın içinde var olduğuna inandığı figürü ortaya çıkarmasına benzer. Satir, fazlalıkları atar, görünmeyeni görünür hâle getirir. Bir düzenin çelişkileri olgunlaşmadan, ciddiyet kendi abartısına dönüşmeden, bir davranış kendi paradosini, karikatürünü üretmeden güçlü bir mizah doğmaz. Kahkaha çoğunlukla gerçeğin gecikmiş yankısıdır. Gülümsemeyle yerinden edilmiş realiteye son noktayı koyar; hayat çoğu kez esprisini eşzamanlı hazırlar. İster bir kelime, ister irite eden bir şaka, abartılı bir eleştiri ya da tepki olsun. Komik tek başına güldürücü değildir. Bir şeye eklendiğinde, bir bağlama yapıştırıldığında ortaya çıkan kahkaha yıkıcı olur. Bu bağlam, hicivin en derin paradoksunu açığa çıkarır: Gülünçlük, salt var olan bir töz değil saf bir ilişkidir. Kendi başına komik diye bir şey yoktur; paradoks daima bir farkın, bir uyumsuzluğun ürünüdür. Tek başına satir, boş bir jest, anlamsız bir sembolizm, donuk bir maske halini alır. Ancak mizah bir başlangıç durumuna vurgu yaptığında, ironi kendini kamufla eden bir ciddiyete, rüküşlüğe ayna tutan sahneye, bir beklentiye, bir deformasyona, kaygısıyla başbaşa kalan bir yapıya yöneldiğinde potansiyel, mümbit toprağını bulur; absürd varoluş karşısında savunma refleksi olması gereken mecrasında akar.

***

Sadece felsefecilerin değil herkesin bir konudaki hâl, duruş ve istikametinden birçok konudaki pozisyonu tahmin edilebilir, sosyal künyesi okunabilir, kapasitesi ve gözlerden uzak arşivi görülebilir, beynin entelektüel tomografisi çekilebilir.

***

Bazı roman kahramanları onlara gösterilen ilgiyi sürekli zor, acınası, zavallı ve komik duruma düşmelerine borçludurlar. Okur empati gösterir ve onlara kredi verir. Temsili siyasetle kurduğumuz absürd ilişki de biraz böyledir. Okur, bu absürd manzarada benliğini bulur; hicivin gölgesinde kendini tanır. Empati burada ahlaki bir üstünlükten değil ortak bir zaaftan doğar. Karaktere fırsat verir; çünkü onun zafiyeti ve ıstırabı, okurun kendi potansiyel acısını hafifleten bir vekâlet işlevi görür.

***

Sokakta top sektirme, tribünleri ayağa kaldıran stadyum futbolundan daha neşeli ve dürüsttür; çünkü orada oyuncunun bakışı içe dönüktür.

***

Aforizmaları sosyal medyada hararetle paylaşılan Byung-Chul Han'ın yıllar önce Metis'ten çıkan 6, 7 eserini toplu halde satın almıştım. Okumaya başladığım ilk kitapta "Marx'ın klasik sınıf mücadelesi kavramının günümüz toplumunda artık geçerli olmadığını, bunun yerine savaşın bireyin kendine karşı (auto-exploitation) verdiği içsel bir mücadeleye dönüştüğünü" söylediği ilk cümleyi gördüğümde geri kalan sayfaları ve diğer kitapları okumayı bıraktım.

***

Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı İmparatorluğu'nu Batı Avrupa'daki klasik feodalizm modelinden ayıran özgün bir toplumsal yapı olarak ele alır: Osmanlı'da feodalizm yoktur; çünkü toprak mülkiyeti bireysel ve kalıtsal bir feodal lordluk (vassallık, şato sistemi) şeklinde değil merkezi devlet kontrolündeki "mirî toprak" düzenine dayanır. Bu sistem erken İslam'ın ortak mülkiyet ilkelerinden (ganimet paylaşımı, beytülmal) esinlenerek kurulmuş bir tür ilkel sosyalizm kalıntısıdır; toprak, Tanrı'nın kullarına eşitçe dağıtılır ve kimsenin özel malı değildir, işleyene aittir. Kıvılcımlı, Osmanlı'nın göçebe Oğuz kökenlerinden (sınıfsız komünal kan kardeşliği) kaynaklanan bu yapıyı, Bizans'ın derebeyleşmiş kalıntılarını yıkarak sentezlediğini savunur. Batı feodalizminde para iradı (rant) kapitalizme evrilirken, Osmanlı'da aynı süreç tefeci-bezirgân sermayenin egemenliğiyle çöküşe yol açar; mirî topraklar mukataa (para kesimi) ve iltizam gibi uygulamalarla aşınır, ancak bu feodalizm değil, merkeziyetçi bir sömürü biçimidir. Kıvılcımlı, Osmanlı'yı "tavaifülmülûk" (beylikler dönemi) gibi feodal benzeri aşamalardan geçen ama bunları potasında eriten "tarihcil devrim" ürünü olarak görür. Erken dönemde eşitlikçi (fetih gazileri, tarikatlar gibi feodal karşıtı unsurlar) olan sistem, Kanuni dönemiyle birlikte derebeyileşmeye başlar. Ayan hegemonyası, vakıf gaspları vd. Antagonizma sınıf çatışmalarını (Celali isyanları vd.) tetikler ama Batı'daki gibi bir feodal hiyerarşi doğurmaz. Ona göre Osmanlı, pre-kapitalist bir yapıdır. Feodalizm, Marxcı Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) gibi veya patrimonializm olarak dile getirilen kalıplara uymaz. Tarih tezinde bu gelişimi sosyal devrim yerine tarihsel evrim olarak açıklar. Kıvılcımlı, bu görüşlerini "Osmanlı Tarihinin Maddesi" adlı eserinde detaylandırır; örneğin, "Miri topraklar. Kamuya bırakılmış arazilerdir. "Kamu mülkiyeti kutsaldır" saptamasıyla çokluk'un üstünlüğü vurgular. Batı'daki bireysel mülkün aksine Osmanlı'da Devletin, toplumun kendi olduğunu ima eder. Benim burada yarım yamalak dile getirdiğim görüşleri eminim Kıvılcımlı muhipleri daha doğru ve temiz bir Türkçeyle açıklayacaklar ve yanlışlarımızı elbette düzelteceklerdir

***

Türkiye'nin geleneksel değerlere sıkı sıkıya bağlı muhafazakâr bir toplum künyesini taşıdığı, dinin halk için temel bir yaşam kaynağı işlevi gördüğü ve aydınlanmış zihinlerin her toplumda azınlıkta kaldığı bir gerçektir. Din, tarih boyunca bu coğrafyada toplumsal dayanışmayı sağlayan kolektif bilinç ve ahlaki tutkal işlevi görmüştür. Halk için sadece bir inanç değil verili bir kimlik, organizatör bir etik kategorisi, pmp ilişkilerinde ve ekonomik hayatta bir mübadele gruplaması ve gündelik yaşamın sürekliliğini sağlayan bir kıyas algoritmasıdır; temel bir besindir. Cumhuriyet'in laik-bürokratik merkezinin karşısında periferideki dindar, geleneksel kitlelerin kültürel ve siyasal ağırlığını merkez partiler açıkça göstermiştir. Serbest Fırka ile test edilen ve çok partili hayata geçtikten sonra da Demokrat Parti'nin CHP'yi ezici bir çoğunlukla yenmesi bu yapısal gerçeğin en çarpıcı örnekleridir. Mustafa Kemal, seçimlere girseydi durum farklı olmazdı. 2. Dünya Savaşı sonrası ülke doğrudan ABD emperyalizminin arka bahçesi olmuştur. Ancak bu durum kendiliğinden tercihlerle, otonom bir seçilimle değil muhafazakâr tabanın omuz vermesiyle, işbirlikçi iktidarların teşvikiyle ortaya çıkan bir sonuçtur. Sınıf bilincinin aktarma istasyonlarına ve taşıyıcılara ihtiyacı vardır. Güruh ortalama, geleneksel ve konforlu olana yönelirken gerçek anlamda aydınlanmış, eleştirel ve yaratıcı zihinler her çağda ve her toplumda istisnai bir azınlığı oluşturur. Nietzsche'nin sürü ile özgür ruh ayrımı bu nadirliği hatırlatır.

***





Baruch Spinoza, Tanrı ile Doğa'nın aynı töz olduğunu savunur. Monist felsefesi, determinizmle akla dayalı etik anlayışını harmanlar. Birey olmanın cüretini toplum olmanın neşesiyle birleştirdiğimizde yaşamı olumlarız. Çift kategoride burası/orası ayrımını derinleştirenler hayata şaşı bakarlar. Yaşamın olumsuzlanmasını isteyen nekrofilik eğilimler, ruh ya da beden adına konuşsalar da fikirleri nihayetinde bu dünyaya ve insanın yeryüzündeki varoluşuna ilişkindir.

Leibniz ve Spinoza'da Varlık-Yokluk Problemi:Neden Bir Şey Var da Hiçlik Yok?

Leibniz'in "Neden yokluk değil de varlık var?" sorusu metafiziğin temel problemlerinden biridir. Yeterli neden ilkesi ile Tanrı'nın en iyi mümkün dünyayı seçmesi fikrine bağlanır. Spinoza ise bu soruyu sisteminde ayrı bir parantez olarak açmaz; panteist monizminde varlık (Tanrı/Natura), ezelî-ebedî zorunluluğun ta kendisidir. Leibniz'in çoğulcu mümkün dünyalar yaklaşımı ile Spinoza’nın tek töz zorunluluğu arasındaki fark, modern felsefe ve teoloji tartışmalarına ışık tutar.

Felsefenin en derin sorularından biri, Gottfried Wilhelm Leibniz tarafından açıkça formüle edilen "Neden bir şey var da hiçlik yok?" sorusudur. Leibniz'e göre hiçlik daha basit ve kolay olurdu; varlığın var olması ise bir açıklama gerektirir. Bu açıklama, onun “yeterli neden ilkesi” (principium rationis sufficientis) ile mümkün dünyalar teorisine dayanır. Baruch Spinoza'da ise bu soru sisteminin mantıksal yapısı içinde gereksizdir. Tek bir töz (substance) olarak Tanrı/Natura, kendi nedeni (causa sui) ile zorunlu var olur; yokluk ise bu tözün doğasıyla çelişir. İki filozof arasındaki bu ontolojik ayrım, 17. yüzyıl rasyonalizminin temel gerilimlerini – transendens/immanens, özgürlük/zorunluluk, teizm/panteizm – yansıtır. Leibniz'in Metafiziği: Yeterli Neden ve En İyi Mümkün Dünya
Leibniz, De Rerum Originatione Radicali (1697) ve diğer metinlerinde soruyu metafiziğe taşır: Her şeyin bir yeterli nedeni olmalıdır. Mümkün özlerin (essences) var olma eğilimi (existiturientia) vardır; ancak uyumsuzluklar nedeniyle en çok gerçekliği barındıran, en uyumlu kombinasyon gerçekleşir. Tanrı, sonsuz zekâ ve iyiliğiyle en iyi mümkün dünyayı seçer. Bu seçim, Leibniz'in teodisesinin temelidir: Kötülük, daha büyük iyilerin parçasıdır veya varlıkların sınırlı doğasından kaynaklanır. Monadlar teorisi, evrenin temel yapıtaşları olarak basit, ruhsal tözleri tanımlar; her monad evreni kendi perspektifinden yansıtır. Önceden kurulmuş uyum (pre-established harmony), monadlar arası uyumu sağlar ve mekanik determinizmle özgürlüğü uzlaştırır. Leibniz'in yaklaşımı iyimser ve teistiktir; Tanrı, mümkün dünyalar arasından bilinçli bir seçim yapar. Bu, Spinoza'nın katı necessitarizminden belirgin şekilde ayrılır. 1677 tarihli Ethica'sında geometrik yöntemle kanıtlanan bir sistem sunar. Tek bir töz vardır: Tanrı ya da Natura. Bu töz, sonsuz özniteliklere sahiptir; modları (modes) ise sonlu varlıkları oluşturur. Varlık zorunludur; yokluk mantıksal olarak imkânsızdır. Spinoza'nın panteizmi (veya daha doğru ifadeyle panenteizm tartışmaları), Tanrı'yı doğayla özdeşleştirir. Yaratım değil ebedî nedensel emanasyon söz konusudur. Özgürlük, cehalet kaynaklı bir yanılsamadır. 1674 tarihli Georg Hermann Schuller'e 58. mektuptaki taş benzetmesi bunu netleştirir: Havaya atılan taşın eğer bilinci olsaydı yere kendi isteğiyle düştüğünü sanırdı, der. Dolayısıyla Taş, bilinçli olsaydı hareketini özgür iradesine bağlardı; oysa her şey dış nedenlerce belirlenir. İnsanlar da arzularının bilincindedir ama onları belirleyen nedenleri bilmez. Spinoza'da mümkün dünyalar kavramı yoktur; tek bir zorunlu gerçeklik vardır. Her şey adequate bilgiyle anlaşılabilecek geometrik zorunlulukla akar. Tanrı ve Ontoloji: Leibniz'de Tanrı transendent ve seçici bir varlıktır. Spinoza'da immanent ve zorunlu tözdür. Leibniz'in çoğulculuğu (monadlar, mümkün dünyalar) ile Spinoza'nın mutlak monizmi zıttır. Zorunluluk ve Özgürlük: Leibniz'de Tanrı'nın seçimi ahlaki zorunluluk taşır ama özgürdür. Spinoza'da ise özgürlük, zorunluluğu anlamaktan ibarettir (amor intellectualis Dei). Kötülük Probleminde Leibniz'in en iyi dünya teodisesi, Voltaire'in Lizbon Depremi eleştirisine maruz kalmıştır. Spinoza'da kötülük, insanî perspektifin güncele aktarımıdır, bozulumun yanılsamasıdır. Leibniz'in 1676'daki Spinoza ziyareti, onun metafiziğini etkilemiştir; mümkün dünyalar kavramı, Spinoza'nın necessitarizminden kaçınma çabası olarak yorumlanır. Leibniz'in sistemi, modern teistik argümanlara (örneğin contingency argument) ilham verirken, Spinoza'nın monizmi doğalcı ve determinist felsefelere zemin hazırlar. İkisi birlikte, rasyonalizmin sınırlarını gösterir. Marx, onu metafizik kurgu içinde baş veren bir materyalist olarak tasnif eder. Sonuç olarak özetlersek: Leibniz’in sorusu, varlığın açıklanabilirliğini vurgular; Spinoza ise varlığı mantıksal zorunluluk olarak kabul eder. Bu ayrım, felsefenin temel sorularına farklı yanıtlar sunar ve bugün bile bu durum kozmoloji, metafizik ve din felsefesinde tartışılmaktadır. İki düşünürün sentezi, insan aklının evreni anlama çabasının zenginliğini ortaya koyar.

***

Post Kemalistler: Şerif Mardin, Mete Tuncay, Çetin Altan ve mahdumları, Mehmet Barlas, Taha Parla, Murat Belge, Tanıl Bora, Nilüfer Göle, Oğuz Atay, Cengiz Çandar, Etyen Mahçupyan, Hasan Cemal, Engin Ardıç vd.

***

Homo sum: Humani nihil a me alienum puto / insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir. Publius Terentius Afer (MÖ 195/185–159) Heauton Timorumenos (Kendi Kendinin Celladı) adlı oyunun I. Perde, 1. Sahne 77. dizesinde geçer. Oyunda bu cümleyi söyleyen karakter Chremes'tir. Terentius'un Heauton Timorumenos (Kendi Kendinin Celladı) adlı eserinde geçen ünlü cümle, Chremes ile Menedemus arasındaki konuşmanın bir parçasıdır. Metnin tamamı şöyledir: Menedemos: Ne istiyorsun?Khremes: Sana kötülük etmek istemiyorum. Menedemos: Öyleyse neden benim işlerime karışıyorsun? Khremes: İnsanım; insana ait hiçbir şeyi kendime yabancı saymam. Bunu ister bir öğüt, ister bir soru olarak kabul et; ikisi de yerindedir. Seni dostum sayıyorum.

***

Geniş bir perspektife sahip olman, çok bilmişliğinle her şey hakkında bir düşüncenin olması, her yerin bakış menzilinde durması buna karşın hiçbir görüşün, iyi ya da kötü fikrin hedefinde bulunmaması seni ne iyi bir demokrat ne de malumatfuruş entelektüel yapmaz, olsa olsa iyi bir ahmak yapar; hepsi bu!

***

Hegel'in Mantık Bilimi hiçbir önvarsayımla başlamaz. Saf varlık'la başlar. Bu, tamamen belirlenimsiz olandır. Hareket, varlık ile hiçliğin çelişkisinden (oluş) doğar. Her kategori bir öncekini içkin olarak dolayımlar, kendine aracılık eder. Para, egemen devletin yaratımı ve toplumun kabulüyle dolaşımda var olur. Rejim kendini besler, sistem kendi kendini üretir ve doğrular. Meta, kullanım değeri ile değişim değerinin çelişkisini taşır. Bu çelişki, değer biçimlerinin gelişimini (basitten genişletilmişe, genelden para biçimine) zorunlu kılar. Marx, PMP formülünü verir. Tanrısal yoktan varoluş gibi para, Hegel'deki oluştur; mübadelenin, takasın arayüzü olarak meta ilişkilerinin içkin mantığından doğar. Marx, İlk günahın teolojide oynadığı rolün aynısını ekonomi politikte ilk birikim oynar. Adem Baba elmayı ısırdı ve insan ırkı tüm günahı yüklendi. Günahın kaynağı geçmişte kalmış bir öykü olarak açıklanır, der.

***

Liberal sosyoloji İktidar ilişkilerini, sermaye birikimini, devlet aygıtını ve sınıf mücadelesini "kimlik, kültür, kamusal görünürlük" kavramlarının arkasına gizledi. Teoride feminist bir tını vardı, pratikte muhafazakâr cinsiyet rejiminin meşrulaştırılmasına katkı sağladı. Diğer liberal sol aparatlar gibi Türkiye'nin yaşadığı hegemonik felaketin entelektüel ortaklarından biri de Nilüfer Göle'dir, maalesef hâlâ konuşuyor.

***

Thomas Hobbes: Kişinin gücü varsa hakkı vardır.

Benedict de Spinoza: Üstün gücü kullananların hakkı güçleriyle belirlenir. Büyük balık küçüğü yer.


Carl Schmitt: Yargı erkinin tarafsız olması mecburiyet değildir.


Evgeny Pasukanis: Hukuksal anlamda özne ve irade kavramları ölü birer soyutlamadır...


Hegel'in Köle-Efendi (Herrschaft und Knechtschaft) diyalektiği, Hobbes'un Leviathan'ının kopyası değildir; iki metin arasındaki tematik benzerlikler -mücadele, ölüm korkusu, otoriteye bağımlılık- yüzeysel olup felsefi çerçeveler, yöntemler ve özgürlük anlayışları kökten farklıdır. Hegel'in Tinin Fenomenolojisi'nde (1807, §§178-196) bu ilişki, özbilincin (Selbstbewusstsein) gelişiminde "tanıma" (Anerkennung) mücadelesinin bir aşamasıdır: İki özbilinç arasındaki yaşam-kalım savaşından birinin boyun eğmesiyle oluşan efendi-köle bağı, kölenin emeği aracılığıyla tersine döner; efendi emeğe bağımlı hale gelirken köle kendi bağımsızlığını kazanır ve bu çelişkili, tek taraflı tanıma biçimi diyalektik olarak aşılır (Stoisizm, Şüphecilik, Mutsuz Bilinç'e ilerler). Bu, fenomenolojik bir bilinç gelişimi momentidir, siyasi bir egemenlik sözleşmesi değildir. Hobbes’un Leviathan'ında (1651, özellikle 13.-17. bölümler) ise doğa durumunda "herkesin herkese savaşı"ndan kaçmak için bireylerin iradelerini mutlak egemene (Sovereign) rasyonel bir sözleşmeyle devretmesi söz konusudur; sivil özgürlük egemenin yasaları çerçevesinde tanımlanır ve devlet, güvenlik sağlayan yapay bir kişidir. Hegel ise sözleşme teorilerini (Hobbes dahil) atomistik irade temelli, tarih-dışı ve etik yaşamı (Sittlichkeit) göz ardı eden yaklaşımlar olarak eleştirir; Hukuk Felsefesinin Ana Hatları'nda (§§71-81, §257 vd.) devlet, bireylerin keyfi iradelerinin ürünü değil tarihsel Tin’in (Geist) gerçekleşmesi, karşılıklı tanımanın kurumsallaştığı rasyonel bir bütündür — özgürlük burada kadere boyun eğiş değil, rasyonel kurumlar içinde kendisiyle barışık olmaktır. Erken Jena yazılarında Hegel, Hobbes motiflerini (mücadele, tanıma ihtiyacı) dönüştürerek kullanmış olsa da (bkz. Ludwig Siep'in Hegel-Hobbes ilişkisi çalışmaları), sistematik felsefesi mekanik materyalizmden ziyade diyalektik idealizme dayanır ve sözleşmeci temeli reddeder. Dolayısıyla özgürlük otoriteye boyun eğişle tanımlanır genellemesi her iki düşünür için de indirgeyicidir; Hegel'de boyun eğme geçici ve çelişkili bir aşamadır, nihai çözüm değildir.

Hobbes örneği: Leviathan (Bölüm 21) egemene mutlak itaat sözleşmesi özgürlüğü "yasaların suskunluğu" olarak tanımlar; yani egemenin yasaklamadığı alanlarda (ticaret, mülkiyet işlemleri, günlük hareketler) bireyler sivil özgürlüğe sahiptir. Tam boyun eğiş değil güvenlik karşılığında doğa halindeki mutlak özgürlüğün sınırlanmasıdır; hatta can güvenliği tehdit edildiğinde direnme hakkı bile saklı tutulur. Bu, rasyonel bir güvenlik mekanizmasıdır, kölelik değil.
Hegel örneği: Tinin Fenomenolojisi'nde (§§178-196) efendi-köle ilişkisinde kölenin boyun eğmesi (ölüm korkusuyla) geçici bir aşamadır; köle emeğiyle dünyayı dönüştürerek bağımsızlık ve özbilinç kazanır, efendi ise köleye bağımlı hale düşer. Nihai çözüm, diyalektik ilerlemeyle karşılıklı tanıma ve Hukuk Felsefesinin Ana Hatları'nda (özellikle §257 vd.) etik yaşam (Sittlichkeit) içindeki rasyonel devlette kendi kendinde olma özgürlüğüdür — otoriteye körü körüne boyun eğiş değil bireysel iradenin evrensel akılla uyumlu, kurumsal olarak gerçekleşmiş somut özgürlüğüdür.

***