Bu Blogda Ara

Günlük / Ekim 2026 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük / Ekim 2026 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2026 Cumartesi

Günlük / Ekim 2026

Heidegger ve Sibernetik Çağda Felsefenin Sonu ya da Hesaplanabilir Düşüncenin Sınırında Varlık Sorusu



Teknik anlamda sibernetik, geri bildirimle kendini düzenleyen sistemlerin bilimidir; felsefi anlamda ise amaç, bilgi, gözlem ve canlılığın dairesel süreçlerle nasıl açıklanabileceğine dair bir düşünme biçimidir...

20. yüzyılın ikinci yarısında Martin Heidegger, Batı düşüncesinin uzun yolculuğunun bir eşiğe geldiğini ileri sürdü. Felsefe, ona göre artık kendi eski biçimiyle dünyayı yönlendirecek bir güç değildi. Onun yerini denetim, geri bildirim ve en uygun çözümü hesaplama üzerine kurulu bir bilim alıyordu: Sibernetik. Bu iddia, teknik bir öngörüden fazlasıdır. Metafiziğin, yani varlık hakkında sistemli düşünmenin, kendi olanaklarını tüketerek hesaplanabilir bir düzene dönüşmesinin teşhisidir, tespitidir. Sibernetik, Norbert Wiener'in formüle ettiği haliyle, canlı ya da cansız sistemlerin nasıl yönlendirileceğini inceler. Dümenci metaforu rastlantı değildir: Bir gemi nasıl rüzgâr, akıntı ve rotaya göre sürekli düzeltiliyorsa, makineler de girdileri ölçer, sapmayı düzeltir ve çıktıyı yeniden girdiye çevirir. Dijital bilgisayar bu döngüyü soyutlar. Biçimler, görünüşlerden koparılır; mantık kuralları nesnel işlemlere çevrilir; işlemler ise sonsuz geri besleme halkalarında tekrarlanır. Platon'dan Aristoteles'e, oradan modern matematiksel mantığa uzanan çizgi burada tamamlanır. İdealar artık yalnızca düşünülmez; otomatik olarak üretilir, sınanır ve yeniden üretilir. Heidegger'in kaygısı, bu sürecin işe yaramaması değildir. Tersine, sürecin fazlasıyla işe yaramasıdır. Felsefe, bilimlerin ve teknolojinin karşısında duran ayrı bir disiplin olmaktan çıkar; onların işlemlerini yansıtan, ardından o işlemler tarafından emilen bir kanala, ucu açık bir koridora dönüşür. Analitik düşünce, modal mantık, resmi diller ve algoritmik çıkarım, bir zamanlar düşünmek denen şeyi makine dilinde yeniden üretilebilir hale getirir. Soru, nedir? olmaktan çıkar; "hangi girdi, hangi çıktıyı en verimli biçimde verir?" haline gelir. Dönüşümde kaybedilen şey yalnızca akademik bir alışkanlık değildir. Kaybedilen, insanın kendi varoluşunu, yani Dasein'ı, henüz hesaplanmamış bir açıklıkta sorabilme imkânıdır. "Varlık nedir?" ve "Tanrı nedir?" gibi sorular, hazır şablonlara, olası dünyalar hesabına veya en uygun inanç modeline indirgenemez. Onlar, düşüncenin henüz yolunu çizmediği bir açıklığa sıçramak ister. Sibernetik düzen ise her soruyu, çözülebilir bir problem olarak çerçeveleme eğilimlindedir. Çerçeveleyen güç, Heidegger'in Gestell dediği şeydir: her şeyi rezerv, kaynak ve düzenlenebilir malzeme olarak ortaya koyan teknik açığa çıkarma tarzı. Günümüzde yapay zekâ, büyük dil modelleri ve otomatik karar sistemleri bu teşhisi daha somut kılar. Metin üreten, kanıt arayan, teolojik argümanları formalize eden makineler, felsefenin ve teolojinin dilini taklit edebilir. Hatta bazı biçimsel sistemlerde insan aklından daha tutarlı görünebilirler. Ne var ki tutarlılık, köken sorusunun yerini tutmaz. Bir araç, aklın uzantısı olabilir; fakat aracın kendisinin ne olduğu, neye hizmet ettiği ve insanı hangi varoluşa çağırdığı sorulmadan kaldığında, düşünce kendi ürününe teslim olur. Bu teslimiyet kaçınılmaz bir kader midir? Heidegger'in geç dönem yanıtı, ne tekniği lanetlemek ne de onu kutsamaktır. Felsefenin eski metafizik projesi sona ermiş olabilir; ama düşünmenin başka bir görevi kalır: hazırlıklı olmak. Şiirsel ve tefekkürî düşünce, henüz hesaplanmamış olanı beklemeyi, tanrının ya da tanrının yokluğunun görünmesine yer açmayı dener. Bu, pratik bir program, üniversite müfredatına eklenecek bir ders değildir. Daha ziyade, her hesaplamanın ardından durup sormaktır: Bu çözüm, kim olduğumuzu ve neye yöneldiğimizi unutturuyor mu? Sibernetik çağ, düşünceyi ortadan kaldırmaz; onu daraltır. Daralan alanda ise asıl mesele, daha hızlı cevap üretmek değil hâlâ cevaplanmamış sorunun ağırlığını taşımaktır. Varlık ve Tanrı soruları, makinenin en parlak çıktısından sonra da durur. Onları sormayı sürdürmek, felsefenin sonundan sonra insana miras kalan tek ciddi iş olabilir.


***

Osmanlı'da iktisat bilimi konusunda yazılan ilk eser Mektebi Mülkiye hocalarından Portakal Mikail Paşa'nın (1842-1897) "İlm-i Usûl-i Maliyye" adlı ekonomi kitabıdır. Adı geçen çalışma 1890 yılında İstanbul'daki Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne Matbaası'nda basılmıştır.



Türkiye’de (Osmanlı döneminden itibaren) modern iktisat bilimi literatürünün ilk örnekleri 19. yüzyılın ikinci çeyreğinde ortaya çıkar. Klasik iktisat düşüncesi (Adam Smith sonrası) 1830'larda gazeteler aracılığıyla girmeye başlamış, ardından kitaplar ve makaleler yayımlanmıştır. Kronolojik olarak öne çıkan örnekler şöyle: İlk kitaplar (el yazması ve basılı olanlar) Risâle-i Tedbîr-i 'Umrân-ı Mülkî (anonim): Yaklaşık 1830'ların ortaları (1833 civarı tahmin edilir). Osmanlı'da modern anlamda ilk iktisat eseri kabul edilen el yazmasıdır (Viyana Milli Kütüphanesi’nde tespit edilmiştir). Malthus vb. Batı fikirleriyle yerli unsurları birleştirir; askerî reform ve mali kaynaklar bağlamındadır. Döneminde basılmamı, modern baskıları 2010'larda yapılmıştır. Tasarrufât-ı Mülkiye – Serendi Arşizen (Sarantis Archigenes / Serandi Arşizen): 1843. Mekteb-i Tıbbiye'de iktisat hocalığı yapan Arşizen'in Fransızca ders notlarından Aleko Suço tarafından Türkçeye çevrilmiş/adaptasyonudur. İlk basılı modern iktisat kitaplarından biri kabul edilir. İlm-i Tedbîr-i Menzil – Sehak Abru (Sahak Abro / Sahak Efendi): 1851-1852. Jean-Baptiste Say'ın Catéchisme d’Économie Politique eserinden uyarlama/tercümedir. Erken basılı ve etkili örneklerdendir. İlm-i Tedbîr-i Mülk – Charles Wells: 1860 (Londra'da Türkçe yayımlanmıştır). İngiliz oryantalistin orijinal denemesidir; "Türkçe yazılmış ilk politik ekonomi eseri" iddiasıyla çıkmıştır (sonraki araştırmalar bunu düzeltir). İlm-i Emval-i Milliye – Mehmet Şerif Efendi: 1863 (kitap olarak; 1861-1862'de Tercüman-ı Ahval gazetesinde tefrika edilmiştir). Mekteb-i Mülkiye ders notlarından derlenmiştir. Müslüman Osmanlı aydını tarafından yazılmış ilk telif (orijinal) iktisat kitabı olarak kabul edilir. Mebâdi-i İlm-i Servet-i Milel – Sakızlı Ohannes Paşa (Ohannes Efendi): 1879/1880 (Hicri 1297). Mekteb-i Mülkiye'de uzun yıllar ders kitabı olarak okutulmuş, klasik liberal çizgide (Adam Smith / J.B. Say etkisi) önemli bir eserdir. Mehmed Mithat'ın Ekonomi Tercümesi: Fenni İdare (1869, Terakki'de tefrika), Ahmed Mithat Efendi'nin Ekonomi Politik (1870’ler sonu) ve sonraki İlm-i Servet türü eserler sayılabilir. 1830'lar: Blak Bey, David Urquhart ve Churchill gibi isimlerin dönemin gazetelerinde klasik iktisat fikirlerini tanıtan yazıları. Modern iktisat düşüncesinin ilk basılı izleridir. Ceride-i Havadis, Takvim-i Vekayi vb.: 1850'ler-1860'lar. Münif Paşa'nın "idare-i mülkiye" başlıklı yazıları (1861 civarı) önemli erken örneklerdir. Mehmet Şerif Efendi'nin Tercüman-ı Ahval'deki tefrika ve makaleleri (1861'den itibaren): "Ekonomi Politik İlminin Tarikiyle…" gibi yazılar ve İlm-i Emval-i Milliye tefrikası. Ohannes Efendi'nin Mecmua-i Fünun'daki "İlm-i Servet-i Milel" makalesi (1862) Tasvir-i Efkâr, Terakki vb.) ve Mecmua-i Fünun'da iktisat ilkelerine dair makaleler anılabilir. Osmanlı'da iktisat, "ilm-i tedbir-i menzil / mülk", "ilm-i servet" gibi isimlerle anılırdı. Eğitimde ilk dersler 1830'larda Mekteb-i Tıbbiye'de (Arşizen), sonra Mekteb-i Mülkiye'de (1859 sonrası) verildi. Cumhuriyet döneminde 1932'de Kadro dergisi, 1936'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nin kuruluşu ve 1939'da İktisat Fakültesi Mecmuası ile kurumsallaşma hızlandı; Gülten Kazgan'ın da ait olduğu "İstanbul İktisat" geleneği bu ortamda şekillendi.


***

Yapay zekânın hayatın her alanını dönüştüreceği vaadi doğrudur. Bu evrimsel adımların uzmanlara veya görünmez bir teknik akla bırakılabileceği savıyla birleştirildiğinde, özgürleşmeden çok tahakkümün sofistike yollardan tüm kurumsal kontrol mekanizmalarına ve yasal mecralara sirayet edeceği bir kehanet değildir. Cezalandırmadan önce mümkün olan çevrelenecek, yurttaşlar itaatkâr kılınacak, ekonomik-politik sisteme zincirlenen öznenin kendi kendini denetlemesi sağlanacaktır. Teknolojinin son evresinde özgürleştirici bir araç olmaktan çıkacak; ideolojiyi yeniden üreten aygıt haline gelecek, disipliner, üretken ama masum olmayan bir tekno-oligarşinin himayesinde topluma göz kırpacaktır. YZ, dünyayı daha görünür, daha hesaplanabilir ve daha yönetilebilir kılarak tedhişi kontrolü özgürleşme maskesi altında illaki derinleştirecektir.


***

ABD, 30 Eylül 2026’da Irak’taki muharip görevini sonlandırıp Erbil’den çekildiğini duyurdu

Siyasette bir aktör bir şeyi yapıyorsa, bunu yapabiliyor olması ve elindeki gücün buna izin vermesi yeterlidir; eğer yapamıyor ise bunun adı irade eksikliği değil, güç kaybıdır. Devletler, ordular ve ittifaklar, Spinoza'nın "şeylerin kudreti" kavramıyla konsolide olurlar; ancak yapabildikleri kadar vardırlar. Kapasite düşünceyi değil düşünce kapasiteyi izler. Bir imparatorluk bir coğrafyadan elini çekiyorsa, orada tutunmanın maliyeti artık gücünün kaldırabileceği eşiği aşmış, kuvveti kuşatıcı güçler tarafından zafiyete uğramış, politik meşrutiyeti eprimiş demektir. Lojistik yorulmuş, meşruiyet incelmiş, içerideki rıza dağılmış, yaşam enerjisi azalmış, rakibin direnme kudreti ise artmıştır. Yapamamak burada bir tercih gibi görünse de aslında bir bilançodur. Machiavelli'nin fortunası ile virtùsu arasındaki gerilim budur. Ibn Haldun'un asabiyye dediği bağ da aynı yasaya tabidir. Çözülen dayanışma, fethedilen toprakların elde tutulmasını imkansız kılar. Nietzscheci bir dille söylersek, güç kendini ancak icra ederek kanıtlar. Dolayısıyla kölelik vadesi dolmadı ya da asıl amaç mıntıka temizliği gibi anlatılar, şayet hareketin dinamiğini bir öznenin gizli planına havale ederse kudretin görünür gramerini örter. Asıl ders şudur: Siyaset, aktörün ne istediğinin değil neyi hâlâ dayatabildiğinin tarihidir. Yapmak, izin verilenin gerçekleşmesidir; yapamamak ise gücün, olabilir sınırına çekilerek zafiyetini ilam ve itiraf etmesidir.


***