Bu Blogda Ara

29 Eylül 2026 Salı

Günlük / Eylül 2026

Her ikisi de ideolojik olarak benzerdir ancak SSCB sosyalizmi ile Çin'in hem devrim mekaniği hem ülkede örgütlenişi hem yönetim biçimi, iktidar odağının rakiplerini etkisizleştirme yöntemi, kamuyu kontrol araçları, parti kadrolarını cezalandırma ve tasviye usulleri, tarihsel tecrübeleri ise kökten benzersiz, temelden farklıdır...



SSCB ile Çin arasındaki bu fark, sadece karakter veya iyi niyet meselesi değildir. Değerlendirmede kurumsal miras, kapasite, ideolojik çıkarım ve jeopolitik öncelikler bir araya gelir. Kısaca: SSCB dünya komünist hareketini merkezî bir komuta sistemi olarak örgütlemiştir. Çin ise bunu hem yapamadı hem de bir noktadan sonra yapmak istemedi.

SSCB modeli: Komintern'den uluslararası birime kadar hegemonya uyguladı.

1919'da kurulan Komünist Enternasyonal (Komintern), Lenin'in dünya partisi fikrinin kurumlaşmış halidir. Üye partiler teoride eşit seksiyonlardı; pratikteyse Moskova'daki Yürütme Komitesi (ECCI) strateji, kadro, para ve hatta lider değişimini belirliyordu. 1920'lerden-30'larda bu kontrol çok somuttur:

Çin'de 1927'de Kuomintang ile ittifakın nasıl yönetileceği Komintern tarafından dayatıldı; sonuç Şanghay katliamı ve ÇKP'nin neredeyse yok olması oldu.

Almanya'da sosyal faşizm çizgisi, komünistlerle sosyal demokratları Hitler'e karşı birleştirmek yerine birbirine düşürdü.

İspanya İç Savaşı'nda NKVD ve Komintern ajanları, yalnızca faşistlere karşı değil, anarşist ve POUM gibi sol gruplara karşı da tasfiye yürüttü.

1943'te Komintern resmen dağıtıldı (Stalin'in Batılı müttefiklere jesti + örgütün fiilen SBKP'nin aracı hâline gelmesidir). Lakin işlev kaybolmadı. Dosyalar ve kadrolar SBKP Merkez Komitesi Uluslararası Bölümü'ne (International Department) aktarıldı; 1947'de Kominform kuruldu. Doğu Avrupa'nın kardeş partileri fiilen uydu partilerdir. 1956 Macaristan, 1968 Çekoslovakya müdahaleleri bunun en çıplak örnekleri olmuştur. Batı Avrupa ve Üçüncü Dünya partilerine ise para, eğitim (KUTV, uluslararası okullar), sığınak ve çizgi aktarıldı. Sovyet çıkarları ile dünya devrimi çoğu zaman iç içe geçti.​

Bu yapı, SSCB'nin erken endüstriyel güç, geniş coğrafya, istihbarat ağı ve (1945 sonrası) Doğu Bloku'nu kontrol etme kapasitesine dayanıyordu.

Çin neden aynı modeli kurmadı?

Birkaç katmanlı neden var.

1. ÇKP'nin kendi Komintern travması

ÇKP 1921'de Komintern ajanlarının (Voitinsky, Sneevliet/Maring) yardımıyla kuruldu; erken yıllarda finansman ve örgüt modeli Sovyetlerden geldi. Ama 1927 felaketi, kentsel işçi ayaklanması dayatması ve birleşik cephenin nasıl yönetileceği konusundaki müdahaleler, Mao kuşağında kalıcı bir ders bıraktı: "Uzak bir merkez, yerel koşulları bilemez."

Mao, Komintern'in 1943'teki dağıtılışını açıkça savundu. Gerekçeleri şunlardır:

Ülkelerin iç durumları ve uluslararası ilişkiler artık çok daha karmaşık ve hızlı değişiyor; tek bir uluslararası merkez buna uyum sağlayamaz.

Doğru önderlik, her ülkenin somut şartlarının ayrıntılı analizinden çıkmalıdır; bu işi o ülkenin kendi partisi yapmalıdır.

Partiler “olgunlaşmıştır; artık bir uluslararası önderlik merkezine ihtiyaç yoktur. Form olarak Komintern, mücadelenin ihtiyaçlarına uymuyorsa kaldırılmalıdır.​

Bu, sadece taktik bir açıklama değildi. Mao'nun Marksizmin Çinleştirilmesi (Sinicization) çizgisinin uluslararası uzantısıydı: evrensel şablon dayatmak yerine her ülkenin kendi yolunu bulması tercih edildi.

2. Kapasite ve öncelik farkı

1949'da iktidara gelen Çin, SSCB'nin 1917-1945 arasında biriktirdiği araçlara sahip değildi:

Yoksul, tarımsal, sanayi tabanı zayıf bir ülkeydi.

Nükleer silahı 1964'e kadar yoktu; küresel lojistik, deniz gücü ve Doğu Avrupa tipi bir uydu sistemi kuracak imkâna sahip değildi.

Büyük İleri Atılım (1958-61) ve Kültür Devrimi (1966-76) gibi iç felaketler, dışarıya bir dünya partisi konsepti ihraç etmeyi fiilen ikinci plana itti.

Çin, yabancı partilere sığınak, radyo yayını, sınırlı silah ve eğitim verdi; ama SSCB'deki gibi sistematik bir barınma + komuta + mali bağımlılık ağı kuramadı. Pekin'deki "Eighteen Mansions" gibi tesislerde Güneydoğu Asya'dan sürgün kadrolar (Tayland, Malaya, Endonezya, Filipinler) yaşadı; bu, hegemonya değil daha çok sığınak ve propaganda altyapısıydı.

3. Sino-Sovyet ayrılığı ve eşit kardeş parti söylemi

1950'lerin sonundan itibaren anlaşmazlık ideolojik + jeopolitik hale geldi: Stalin eleştirisi, barış içinde bir arada yaşama, nükleer paylaşım, sınır sorunları. Çin, SSCB'yi büyük devlet şovenizmi ve sonra sosyal emperyalizm ile suçladı. Bu noktada kendi hegemonya iddiasını da meşrulaştırması zordu: Moskova dayatıyor eleştirisini yapan tarafın aynı şeyi yapması tutarsız olurdu.

Bu yüzden ÇKP, partiler arası ilişkilerde ısrarla şunu vurguladı: kardeş partiler ebeveyn-çocuk değil, eşit ilişkiye sahip olmalıdır; büyüklük veya iktidarda olma üstünlük hakkı vermez. 1982'de 12. Kongre'de resmi hâle gelen dört ilke şudur: Bağımsızlık, tam eşitlik, karşılıklı saygı, iç işlere karışmama.​

1960'larda Çin, SSCB'ye karşı dünya komünist hareketinin merkezi olmaya çalıştı (özellikle Asya, Afrika, Latin Amerika'daki partiler ve ulusal kurtuluş hareketleri üzerinden). Ama bu, Komintern tipi bir örgüt değil, ideolojik rekabet + seçici destek idi. Sonuç: Birçok ülkede partiler parçalandı (pro-Sovyet / pro-Çin / Maoist fraksiyonlar), hareket zayıfladı, monolitik komünizm miti çöktü.​

1974'teki Üç Dünya Teorisi (Mao'nun Kaunda ve Bumedyen ile görüşmelerinde şekillenen, hemen ertesinde Deng'in 4 Nisan'da BM'de duyurduğu çerçeve) bu dönüşümün diplomatik ifadesidir: ABD ve SSCB, birinci dünya (hegemonlar), Avrupa/Japonya/Kanada ikinci, Çin + Asya-Afrika-Latin Amerika üçüncü dünya olarak adlandırıldı. Devrim ihracı yerine anti-hegemonik bloklaşma öne çıkar.

4. Deng sonrası pragmatik kopuş

1978 reformlarıyla ideolojik ihracat fiilen durdu. Dış politika, ekonomik kalkınma ve istikrarlı devlet-devlet ilişkilerine bağlandı. Uluslararası İrtibat Dairesi (ILD / Zhonglianbu, 1951) hâlâ yabancı partilerle görüşür; ama artık yalnızca komünist partilerle değil, her tür partiyle parti diplomasisi yürütür. Amaç, devrim değil Çin'in kalkınma ortamını ve imajını desteklemektir. 1980'lerde Güneydoğu Asya'daki gerilla destekleri kademeli olarak kesildi veya donduruldu (Tayland, Burma, Malaya).

Somut örnekler: Çin ne yaptı, ne yapmadı?

Güneydoğu Asya: Tayland Komünist Partisi ve Burma Komünist Partisi'ne görece daha fazla maddi/ideolojik destek; Malaya ve Filipinler'e daha sınırlı. Destek çoğu zaman devlet-devlet ilişkilerini (örneğin Burma'da tarafsızlık karşılığı sınırlı yardım) tamamen bozmayacak düzeyde tutuldu.​

Endonezya PKI: 1960'ların başında dünyanın en büyük iktidar dışı komünist partisiydi, Pekin'e yakındı. Ancak Çin aynı anda Sukarno hükümetiyle de ilişkiyi korumaya çalıştı. 1965 G30S olayında Pekin'in "kudeta mimarı" olduğu iddiası abartılıdır; Aidit planı Çin'e aktardı, uygulama Pekin'i de şaşırttı. Kontrol değil, sempati + sınırlı temas vardı.​

Arnavutluk: En sadık ideolojik müttefik. Ama Çin, Enver Hoca'ya Komintern tipi emirname göndermedi; ilişki bilateral ve simgesel kaldı.

Vietnam: Büyük askerî-ekonomik destek. Sonra 1979 savaşı: Kardeş parti ilişkisi, devlet çıkarları çatışınca hızla bitti.

Latin Amerika ve Avrupa: Küçük Maoist gruplar (Peru Aydınlık Yol gibi) Çin'den ilham aldı; Çin bunları sistematik olarak finanse edip yönetmedi. Batı Avrupa'nın büyük KP'leri (İtalya, Fransa) büyük ölçüde Moskova'da kaldı.

Yapmadıkları:

Merkezî bir Çin Kominterni kurmadı.

Yabancı partilerin genel sekreterini atayıp azletmedi.

Doğu Avrupa tipi askerî müdahale ile çizgi düzeltmesi yapmadı.

Militanlara Rusya/Doğu Bloku ölçeğinde kalıcı, kurumlaşmış bir sığınak-imparatorluğu sunamadı.

Parti çizgisini kendi dış politikasının basit uzantısı hâline getirmedi (en azından SSCB kadar sistematik biçimde).

SSCB, 1917'den itibaren kendini dünya proletaryasının tek başarılı karargâhı olarak gördü; örgüt, para, istihbarat ve (1945 sonrası) blok disipliniyle bunu kurumlaştırdı. Çin ise:

Kominternin kendi devrimini neredeyse yok ettiği deneyimi yaşadı,

Her ülkenin kendi somut şartları tezini ideolojik ilke yaptı,

Küresel bir komuta ağı kuracak maddi güce uzun süre sahip olmadı,

1960'lardan sonra SSCB hegemonya eleştirisini kendi pratiğine de uygulamak zorunda kaldı,

1978'den sonra devrim ihracını kalkınma diplomasisine bıraktı.

Bu yüzden Çin'in ilişkisi çoğu zaman ilham + seçici yardım + parti diplomasisi düzeyinde kaldı; direktif + bağımlılık + sığınak imparatorluğu düzeyine çıkmadı. Bu, Çin'in “daha demokratik” olduğu anlamına gelmez; farklı bir tarihsel yol, farklı bir kapasite ve farklı bir öncelik hiyerarşisi yaşandı. Dünya komünist hareketinin 1960'lardan sonra parçalanmasının önemli nedenlerinden biri de tam olarak bu iki merkezin birbirini karşılıklı olarak delegitime etmesidir.

***

11 Eylül 2001'de ve sonrasında ne oldu?



Hippolu Aziz Augustinus (354–430) "olaylar sonuçlarıyla değerlendirilir" der.

Resmi açıklamalara göre 11 Eylül 2001 saldırıları, gerçek bir terör eylemidir. El Kaide tarafından planlanmış ve 19 hava korsanı tarafından dört ticari uçağın kaçırılmasıyla gerçekleştirilmiştir. Düzmece / içeriden iş iddiası uzun yıllardır dolaşan bir komplo teorisidir. Aşağıdaki metin, resmi araştırmalar (9/11 Komisyonu, NIST, FBI, Pentagon performans raporu), çağdaş haber kayıtları ve mühendislik incelemelerine dayanarak olayın ne olduğunu, kayıpları, sıkça tekrarlanan iddiaları ve siyasi sonuçlarını özetler. İddiaları kanıtlanmış gerçek gibi sunmak doğru değildir.

11 Eylül 2001 sabahı El Kaide mensubu 19 kişi dört uçağı kaçırdı:
American Airlines 11 Kuzey Kulesi'ne (WTC 1),
United Airlines 175 Güney Kulesi'ne (WTC 2),
American Airlines 77 Pentagon'a,
United Airlines 93 ise yolcuların müdahalesi sonucu Pennsylvania'daki bir tarlaya çarptı (hedefin Washington’daki bir kamu binası olduğu düşünülür).
Saldırının operasyonel planlayıcısı Halid Şeyh Muhammed, siyasi-ideolojik çerçevesi Usame bin Ladin ve El Kaide'dir. 9/11 Komisyonu Raporu, istihbarat kayıtları, uçuş kayıtları, yolcu listeleri, finansal izler ve daha sonra yakalanan kişilerin ifadeleri bu çerçeveyi destekler. Resmi açıklamalarda kayıplar şöyle tasniflenmiştir
Resmi ölü sayısı (19 korsan hariç) 2.977’dir. Kullanıcı mesajındaki 2.976 rakamı, 2003 civarındaki geçici bir revizyona yakındır; sonraki düzeltmelerle 2.977’ye oturmuştur.
Dağılım kabaca şöyledir:
Dünya Ticaret Merkezi ve çevresi: yaklaşık 2.753 kişi (343 itfaiyeci dahil),
Pentagon: 184 kişi (uçaktakiler + binadaki 125 kişi),
Flight 93: 40 kişi.
Yaralı sayısı tam olarak 6.291 olarak sabitlenmiş bir resmi toplam değildir. O gün binlerce kişi yaralandı; sonraki yıllarda toz, duman ve asbest benzeri maddelere maruziyet nedeniyle on binlerce kişide solunum, kanser ve diğer hastalıklar görüldü. WTC Sağlık Programı’na kayıtlı yüz binlerce kişi vardır; dolaylı ölümler zamanla artmaya devam etmektedir. Yani asıl trajedi yalnızca o sabahki çarpışmalarla sınırlı kalmamıştır.
Sık tekrarlanan iddialar şunlardır:
1/ Pentagon’da uçak gövdesi yok.
Yanlış. Yüksek hızda betonarme bir yapıya çarpan dolu yakıt tanklı bir Boeing 757 parçalanır; büyük gövde parçalarının ayakta kalması beklenmez. Buna rağmen: Pentagon güvenlik kameralarında uçağın binaya çarptığı görüntü, FBI'ın yayınladığı enkaz fotoğrafları vardır. Olay yerine ilk giden yapı mühendislerinden biri kanat izlerini, havayolu işaretli parçaları, kuyruk bölümünü ve kara kutuyu gördüğünü anlatmıştır. CNN muhabiri Jamie McIntyre o gün heliport civarında uçak parçaları (kokpit camı benzeri parça dahil) gördüğünü rapor etmiştir. Gövde duruyor olmalıydı beklentisi, yüksek enerjili çarpışma fiziğiyle uyuşmaz.
2/ Pasaport yangın denizinden fırlayıp sağlam bulundu.
Satam el-Sukami’nin (AA 11) pasaportu, kuleler çökmeden önce bir yaya tarafından sokakta bulunup bir NYPD dedektifine teslim edilmiştir. Kağıt bir belgenin basınç dalgası ve enkazla dışarı savrulması olağandışı ama imkânsız değildir; uçaktan mektup, koltuk parçası gibi başka hafif nesneler de bulunmuştur. Bu tek başına “sahne kuruldu” kanıtı değildir. Pasaportun sahte damga/manipülasyon izleri taşıdığı da sonradan belirtilmiştir.
3/ Havalimanı otoparkındaki araçta Kuran ve uçak kılavuzu.
Hava korsanlarının bıraktığı bagaj, araç ve evlerde dinî metinler, talimatlar ve uçuşla ilgili belgeler bulunması, El Kaide operasyonlarının bilinen örüntüsüne uyar. Bu, delil ekildi demek için yeterli değildir; aynı zamanda operasyonun amatör ve ideolojik karakterini de gösterir.
4/ Kuleler kontrollü yıkım gibi yukarıdan aşağı çöktü.
NIST araştırması çöküşü şöyle açıklar: uçak darbesi kolonları kesti, yangın yalıtımını sıyırdı, jet yakıtı yangını başlattı; ardından ofis malzemesi yangını çelik taşıyıcıları zayıflattı. Üst bölüm çökmeye başlayınca alttaki katlar taşıyamadı. Çöküş darbe ve yangın katlarından başladı; patlayıcı yerleştirildiğine dair NIST’in kabul ettiği kanıt yoktur. “Çelik erimedi o halde bomba vardı” iddiası da yanlıştır: çeliğin erimesi gerekmez, yüksek sıcaklıkta mukavemet kaybı yeterlidir.
Bu teorilerin kalıcılığının nedeni, felaketin büyüklüğü, istihbarat başarısızlıkları, WTC 7’nin daha geç çökmesi, Pentagon görüntülerinin ilk günlerde sınırlı yayınlanması ve ABD’nin sonraki savaşlarıdır. Şüphe duymak meşrudur; şüpheyi kanıt yerine koymak değildir.

Siyasi sonuçlar
Saldırının ardından ABD "Teröre Karşı Savaş" ilan etti.
2001'de Afganistan’a müdahale (Taliban’ın El Kaide’ye sığınak vermesi gerekçesiyle),
2003'te Irak’ın işgali (kitle imha silahları ve El Kaide bağlantısı iddiaları; ikisi de sonradan çöktü),
Patriot Act, gözaltı ve istihbarat yetkilerinin genişlemesi,
Guantanamo, olağanüstü teslimler, işkence tartışmaları,
Hava güvenliği ve sınır kontrolünün kalıcı sertleşmesi.
Bu politikaların bir kısmı saldırıya verilen tepkiydi; bir kısmı ise önceden var olan jeopolitik hedeflerle (Orta Doğu’da askerî varlık, enerji koridorları, rejim değişikliği) birleşti. Irak işgalinin 11 Eylül ile doğrudan operasyonel bağı yüksektir; bu durum bile saldırının Washington'dan sahnelendiğinin bir kanıtıdır. Gerçek bir terör saldırısı, halihazırda tartışılan stratejiler için meşruiyet penceresi açtı. Afganistan ve Irak'taki savaşlar yüz binlerce sivil ölümüne, istikrarsızlığa ve radikalleşmeye yol açtı. Bu sonuçlar eleştirilebilir ve eleştirilmelidir; ancak sonucu, olayın kendinin uydurma olduğu anlamına gelmez. 11 Eylül 2001 eylemi, El Kaide'nin ABD topraklarında gerçekleştirdiği kitlesel bir terör saldırısıdır. Ölü sayısı 2.977'dir; yaralı ve sonraki hastalıklardan ölenlerin sayısı çok daha fazladır. Pentagon'da uçak enkazı vardır, kule çöküşleri yangın ve yapısal hasarla açıklanmıştır, pasaport hikâyesi bile düzmece sahnede yer alan tek başına kanıttır. Saldırı ABD'nin güvenlik devletini ve Orta Doğu politikasını sertleştirmiş, uzun savaşlara kapı açmıştır. Komplo anlatısı bu gerçekleri silmez; istihbarat ihmalleri, savaş kararlarının yanlışlığı ve sivil kayıplar ayrı, ciddi tartışma konularıdır.

Hippolu Aziz Augustinus, (354–430) "olaylar sonuçlarıyla değerlendirilir" der. Anlatılmak istenen İncil'de "Onları meyvelerinden tanırsınız" cümlesinin paralelidir. (Matta 7:16) çizgisi; Augustinus vaaz ve tefsirlerinde niyeti ve öğretiyi ürününe bakarak tartar.
De Civitate Dei (Tanrı Devleti): dünya tarihindeki felaketler ve imparatorluklar, o anki bahaneyle değil, nereye vardıkları ve Tanrı’nın takdirindeki yerleriyle okunur. Kötülük/teodise tartışması: bir olayın görünür nedeni yetmez; uzak sonucu ve nihai anlamı da hesaba katılır.
Yani Augustinus’ta yöntem vardır: niyet ve söyleme değil, ortaya çıkan ürüne bak, der. Stratejist ajan Mahir Kaynak'ın olay bitmeden hüküm verme; bitince faili değil sonucu oku, cümlesi aynı dikkat ve rikkatı dile getirir.​

11 Eylül ile BOP arasında siyasi bir bağlantı vardır; saldırı görülüyor ki Türkiye'nin eşbaşkanlıkla taltif edildiği "Büyük Ortadoğu Planı", Bush yönetiminin 2004'te G8'e taşıdığı "Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi"dir (Broader Middle East and North Africa / Greater Middle East Initiative). Resmî adı kabaca "Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile İlerleme ve Ortak Gelecek Ortaklığı"dır.​

Resmî metinlere göre amaç üç başlıktır: Demokrasi ve yönetişim, bilgi toplumu, ekonomik fırsat. Dayanak olarak BM'nin Arap İnsani Gelişme Raporları'ndaki özgürlük, bilgi ve kadın açığı teşhisi kullanılır. Coğrafya klasik Ortadoğu'nun ötesine çekilir: Arap ülkeleri + Afganistan, Pakistan, İran, Türkiye, İsrail. Türkiye, Demokrasi Yardım Diyaloğunun eş sponsorlarından biri olarak resmi belgelerde yer alır.​

Proje Arap devletlerinde dışarıdan dayatma tepkileriyle diye karşılanmıştır. Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere kitlesel direnç gördü. Pratikte iddialı bir harita yeniden çizme planından çok, zayıf kalan bir reform/diplomasi paketine dönüştü.​

Zaman çizelgesi: BOP 11 Eylül'den sonra gelir
11 Eylül 2001: El Kaide saldırısı
Ekim 2001: Afganistan müdahalesi
Mart 2003: Irak işgali
Kasım 2003: Bush'un "özgürlük için ileri strateji" konuşması
Şubat 2004: Greater Middle East taslağının sızması
Haziran 2004: G8 Sea Island zirvesinde BMENA'nın ilanı. adım adım hazırlanan BOP girişimi saldırıdan yaklaşık üç yıl sonra resmileşir. 11 Eylül BOP'u başlatmak için üretilmiş bir operasyon olduğunu gösteren kanıtlar şunlardır: Saldırı, zaten var olan bir Ortadoğu müdahale gündemini siyaseten kullanılabilir hale getirdi. 11 Eylül bir kılıf oldu, proje daha eskiydi
Bağlantı üç katmandadır.
1. Tehdit tanımı değişti.
11 Eylül'den sonra Washington'da yaygınlaşan anlatı şuydu: terör, yalnızca örgüt meselesi değil; Ortadoğu'daki otoriterlik, eğitim ve ekonomik tıkanıklığın ürünüdür. Bu yüzden teröre karşı savaş ile bölgeyi dönüştürme aynı cümlede kuruldu. BOP bu cümlenin diplomatik ambalajıdır.
2. Neo-muhafazakâr gündem 11 Eylül'den önce vardı.
1997'de kurulan Project for a New American Century (PNAC) Irak'ta rejim değişikliğini, ABD askerî üstünlüğünün korunmasını ve daha geniş bir güvenlik çevresini savundu. Eylül 2000 tarihli Rebuilding America's Defenses raporunda askerî dönüşümün yeni bir Pearl Harbor gibi felaket ve hızlandırıcı bir katalizor olmadan yavaş gerçekleşeceği yazılır. Bu cümle bile tek başına saldırının planlandığının bir delilidir; metnin konusu ABD silahlı kuvvetlerinin dönüşümüdür, 11 Eylül senaryosu değildir. Ama şu doğrudur: aynı çevre 11 Eylül’den dokuz gün sonra Bush'a yazdığı mektupta, Irak'ın saldırıyla doğrudan bağlantısı kanıtlanmasa bile Saddam'ın indirilmesi gerektiğini söyler.​
3. Irak başarısız olunca demokrasi elde kalan gerekçe oldu.
Irak önce kitle imha silahları ve El Kaide bağlantısıyla satıldı; çok geçmeden ikisi de çöktü. Geriye bölgeyi demokratikleştirme söylemi kaldı. BOP, işgalin yarattığı tepkiyi yumuşatmak ve Avrupa'yı sürece bağlamak için 2004'te öne çıkarılan çok taraflı yüzdür. Eleştirmenlerin petrol, üsler, İsrail'in güvenlik çevresi, enerji koridorları dediği çıkarlar bu paketin içindedir; resmî manifestolardaysa ise özgürlük ve refah yazar.​ Kısaca: 11 Eylül, sadece BOP'u doğurmadı; lakin BOP'un siyasi zeminini genişletti. Yeni Ortadoğu haritası, enerji yollarının denetimi, ılımlı İslam modeli, Türkiye'nin vitrin ülke yapılmasını doğurdu. 2011 sonrası Arap ayaklanmalarının BOP'un devamıdır.
2006’da yayımlanan bazı Yeni Ortadoğu haritaları (ör. Ralph Peters tipi spekülatif çizimler) BOP'un resmî belgesi değildir. BOP metinlerinde sınırların silinip yeni devletler kurulması yazılı değildir; pratikte ise Irak'ın dağılması, Libya'nın çökmesi, Kaddafi'nin infazı, Suriye savaşı bölgeyi fiilen parçalamıştır. Yani niyet belgesi ile savaşın sonucu denktir.
Türkiye’nin eşbaşkan söylemi de buradan gelir: 2004'te Ankara'ya diyalog mekanizmasında rol verilmiştir. Bu, Türkiye'nin projeyi yazdığı anlamına gelmez; Washington'ın Müslüman çoğunluklu, NATO üyesi bir ülkeyi meşruiyet kalkanı olarak kullanmak istemiştir. Velhasıl, sonuçta:
11 Eylül ABD'nin Ortadoğu politikasını sertleştirdi. Saldırıdan önce Irak ve dönüşüm gündemi bazı çevrelerde hazırdı. Saldırıdan sonra bu gündem teröre karşı savaş diliyle meşrulaştırıldı.
2004 BOP/BMENA, bu “özgürlük gündeminin G8'e giydirilmiş halidir.
Irak, Afganistan ve sonraki müdahaleler enerji, üs ve rejim değişikliği çıkarlarıyla iç içe geçti; sonuç felaket oldu.
11 Eylül ABD tarafından tanzim edilmiş ve figuranlara destek verilmiş bir El Kaide saldırısıdır. BOP ise bu saldırının açtığı siyasi pencereden geçen, kısmen önceden tasarlanmış bir hegemonya ve rejim dönüştürme programının 2004'teki resmî adıdır. Arap Baharı, 11 Eylül, BOP aynı düz çizgide ilerleyen stratejik aktivitelerdir. Önce yerel bir isyan dalgasıdır; sonra bölgesel ve küresel güçler bu dalgayı kendi çıkarlarına çekmeye çalışmıştır. İkisini bir arada okumak ne halk hareketini siler ne de dış müdahaleyi gizler. Kıvılcım 17 Aralık 2010'da Tunus'ta Sidi Bouzid'de sebze satıcısı Muhammed Buazizi'nin kendini yakmasıdır. Polis tezgâhına el koyup satıcıyı aşağılamıştı. Protestolar büyüdü; 14 Ocak 2011'de Zeynel Abidin Bin Ali Suudi Arabistan'a kaçtı. Ardından tepkiler zincirleme yayıldı:
Mısır: 25 Ocak 2011 Tahrir; 11 Şubat'ta Hüsnü Mübarek düştü.
Libya: Şubat 2011’de protesto hızla silahlı çatışmaya döndü; NATO Mart'ta müdahale etti; Kaddafi Ekim'de linç edildi.
Yemen: Ali Abdullah Salih 2012'de yetkiyi bıraktı; ülke sonra iç savaşa kaydı.
Suriye: Mart 2011 Deraa'da başlayan protesto, rejim şiddetiyle iç savaşa evrildi.
Bahreyn: 14 Şubat protestoları Suudi müdahalesiyle ezildi.
Ürdün, Fas, Cezayir, Umman'da daha sınırlı reform veya bastırma görüldü. Körfez monarşilerinin çoğu ayakta kaldı.
Ortadoğu Baharı deyimi Batı medyasının adıdır. Bölgede daha çok devrimler, intifadalar veya sonradan Arap kışı denmiştir; çünkü sonuç umulan bahar olmadı.
Asıl yakıt yereldeydi
Tek bir gizli merkezden yönetilmiş bir senaryo gibi durmaz. Ortak yapısal nedenler vardır:
Genç ve kalabalık nüfus, yüksek işsizlik
Ekmek ve yakıt fiyatları, 2008 krizinin artçı etkisi
Yolsuzluk, polis şiddeti, ömür boyu iktidarlar
Sendikalar, avukatlar, sol ve İslamcı muhalefetin önceden birikmiş örgütlenmesi (Tunus'ta UGTT, Mısır'da 6 Nisan, Kifaye)
El Cezire ve sosyal medya: örgütlemedi, yaydı ve tempo kazandırdı
Tunus ve Mısır'da ilk evre büyük ölçüde içeriden geldi. Washington ilk günlerde tereddütlüydü; Mübarek uzun yıllar ABD müttefikiydi. Hepsi CIA'nin işi anlatısı, meydanlardaki öfkeyi ve yıllardır biriken toplumsal krizi yok sayar.
Dış güçler sonra girdi — ve seçici davrandı
Yerel isyan başladıktan sonra her başkent kendi hesabını yaptı.
Ülke
Dış müdahale
Sonuç
Tunus
Sınırlı
En başarılı geçiş; 2021'de Kays Said ile geri kayış
Mısır
ABD önce Mübarek'i savundu, sonra bıraktı; ordu süreci kontrol etti
2012 Mursi seçimi, 2013 Sisi darbesi
Libya
NATO (UNSC 1973 sivil koruma)
Kaddafi gitti, devlet çöktü, iki hükümet, milisler
Bahreyn
Suudi-BAE müdahalesi
İsyan ezildi; ABD 5. Filo üssü durduğu için sessiz kaldı
Yemen
GCC planı, sonra Suudi-BAE savaşı, İran'ın Husilere desteği
Ülke parçalandı, insani felaket
Suriye, Katar, Türkiye, Suudi muhalifi; İran, Hizbullah, Rusya rejimi
Yüz binlerce ölü, milyonlarca mülteci
Bu tablo tek bir BOP şalterine uymaz. ABD Libya'da rejim değişikliğine gitti, Bahreyn'de müttefik krallığı korudu. Suudi Arabistan hem istikrar hem de İhvan düşmanlığıyla hareket etti. Katar ve Türkiye İhvan hattını büyüttü. İran ve Rusya Esad'ı tuttu. Yani 2011 sonrası tablo, Washington’ın tek başına yazdığı bir senaryo değil; çok aktörlü bir vekâlet savaşıdır.

BOP (2004) kâğıt üzerinde yumuşak reform, sivil toplum, seçim ve piyasa dilidir. Arap Baharı ise 2010–11'de sokaktan patlar. Aradaki bağ üç noktada kurulur; üçünü de abartmamak gerekir.
1. Dil çakışır.
Bush dönemi özgürlük gündemi, Condoleezza Rice'ın 2006'daki yeni Ortadoğu'nun doğum sancıları sözü ve eski Ortadoğu zaten kalmayacaktı çizgisi, 2011'de bazı Batılı başkentlerde isyanı meşrulaştırmak için hazır bir kelime dağarcığı sundu. Rice'ın 2006 Lübnan savaşı sırasındaki "New Middle East" ifadesi, sonradan "yapıcı kaos" literatürüyle birleştirildi. Bu, niyet belgesi gibi okunabilir; 2011 ayaklanmalarının sahada kim tarafından başlatıldığını kanıtlamaz.​
2. BOP'un kendi tasarımı isyan değildi.
2004 belgesi rejimleri devirmekten çok, mevcut elitlerle kontrollü geçiş ve radikalizmi evcilleştirme ister. Arap Baharı ise ABD'nin müttefiklerini de vurdu (Mübarek, Bahreyn). Körfez'de beklenen demokratikleşme olmadı. Bu, plan bire bir uygulandı tezini zayıflatır.​
3. Fırsatçılık vardır.
İsyan çıktıktan sonra bazı Batılı ve Körfez aktörleri süreci yönlendirmeye çalıştı: Libya'da NATO, Suriye’de silah ve para, Mısır'da önce seçim sonra darbeye yeşil ışık. 11 Eylül–Irak–BOP hattındaki bölgeyi dönüştürme arzusu burada hazır alıcı buldu. Filhakika Arap Baharı'nın BOP'un bir üst evresi olduğudur.
Neden "bahar" kışa döndü? Eski rejimlerin kurumları (ordu, istihbarat, kabile, mezhep) sandıktan güçlüydü; muhalefet birleşik değildi; dış aktörler demokrasi değil nüfuz istedi.
Tunus: Anayasa ve seçim oldu, ekonomi ve güvenlik toparlanamadı.
Mısır: İhvan seçimi kazandı, ordu ve Körfez parasıyla geri alındı.
Libya: Merkezî devlet yok edildi; silah deposu Sahel’e yayıldı.
Suriye: Protesto, mezhep savaşı + vekâlet savaşı + IŞİD'e evrildi.
Yemen: Devrim, iç savaşa dönüştü.
11 Eylül sonrası "terörü kökünden kazımak için bölgeyi dönüştürme" vaadi, 2011'de yeni bir meşruiyet penceresi açtı. Pencere kapanınca ortada demokratik bir Ortadoğu değil; kırık devletler, mülteci dalgaları ve daha sert otokrasiler kaldı. Bu, BOP'un tasarımcıları tarafından öngörülemez sonucudur, hem yerel devrimlerin hem de dış mühendisliğin ortak iflasıdır.

***

Stalin'in ölümünün ardından Sovyet diktatörlük makamını devralan Nikita Kruşçev, kınanmış ve kovulmuş olarak 1971 yılının 11 Eylül'ünde öldü. Kruçev, coğrafyadan kaynaklanan stratejisiyle çarlık döneminden günümüze devam eden stabil Rusya politikalarının amacını değil ama merkezi solun tarihini değiştiren adamdır. Baba idolünü sarsan Nikita'nın kötü biten öyküsünden tam 30 yıl sonra, gene Gregoryen takviminin 254. günü olan 11 Eylül 2001'de bu defa ABD, bir başka fetişe girişilen saldırıyla sarsıldı. İkiz kulelerde gerçekleşen terör eylemleri nedeniyle 2.976 kişi öldü; 6.291 kişi yaralandı. İki hedeften biri olan Pentagon başlıbaşına ayrı bir muammadır; düşen uçağın gövdesi enkazda yoktur. Dünya Ticaret Merkezi kulelerine ise çarpan uçaktaki teröristlerden birinin pasaportunun şaibeli hikayesi inandırıcılığa gölge düşürür; çünkü pasaport uçağın kuleye çarpmasından sonra ateş deryasına aşarak kabinden aşağıya fırlamış ve bölgedeki bir polis tarafından bulunmuştur. Teröristlerin havaalanına gelirken kullandıkları ve havaalanına otoparkına bıraktıkları araçta uçak kullanım kılavuzu ve Kur'an vardır. Bu ve buna benzer akıl dışı delillerle kamuoyu yaratılmaya çalışılan 11 Eylül olayları gerçekte ABD derin politikasının uzantısıdır ve olayların manipülasyonu Amerika'nın İslam coğrafyasının rezervlerini, enerji yollarının denetim altına almasını sağlayacak işgallerin bir nedeni olur. Bugün ne merkezi bir sol, ne de nedensiz bir ilerleme ya da ilericilik tanımlaması vardır. Dünyanın geldiği noktada yeniden biraz geriye dönüp düşünmenin tam da vaktidir..

New York Ticaret Merkezi'ne uçak saldırısındaki kamera görüntüleri, sistemli bina yıkımlarındaki görülen yukarıdan aşağıya doğru çökme süreci, yanan bedenlerin yanında yanmadan kalan ya da daha uçak çarpmadan aşağıya düşen pasaportlar ve bütün ayrıntılarıyla mizansenin tüm kurgusu büyük soru işaretleriyle dolu. Bu sürecin devamında saldırganlaşan militarist Beyaz Saray politikaları meşrulaşmış ve devlet terörü sıradalanlaşmıştır. Dünya kamuoyunun 11 Eylül saldırılarını hala teröristlerin gerçekleştirdiğine inanmak istemesi ABD açık toplumuna ve uygarlığına duyulan güvenin gereğidir . Dünya üstünde sağ ya da sol temsiliyetçi burjuvazinin kendi ideolojisinin temel çelişkisi, dayanak yaptığı haklar retoriğiyle uyumsuzluğudur. Voltaire'den gelen 'kadroculuk' zihniyeti İncil kökenli 'kurtuluş' inancını taşır ve cennete rehberliği toplumu temsil eden kahramanlardan bekler. Havariyun, sivil toplumda teoriyi ve misyonu yüklenmiş seçkinlerdir. Geri toplumların, ileri toplumlar tarafından ehlileştirilme mücadelesi, sanayi devrimi sonrasında mesihçi ütopyayla yoğrulmuş 'baba' inancına dayalı ortak kültüre sahip tüm Avrupa'nın yüzyıllardır süregelen ortak bilinç zaafiyetidir; hafızasının çekirdeğinde mevcutlu korunur.


***

Bir toplumsal sosyal yapının karakterini belirleyen şey, doğayı baskılamak için gerekli üretim sürecinin içerdiği emek ilişkileridir. Bir toplumun temel hiyerarşisi, insanın doğa üzerindeki etkinliğinden ve bunu sağlamak için gerekli emek süreci zincirinin ilişkilerinden türüyorsa bu toplum sınıflıdır. Üretim olduğu sürece , sol ya da sağ masallar/ütopyalar, reçetelerle teoriler yazılsa da 'doğanın verdiğiyle yetinelim, üretmeden yaşayalım' demeden buna çare yoktur; çünkü devletçi ya da serbest pazar tarafından 'üretim' organizasyonu, meta üretmek dizilimi hiyerarşiyi, işbölümünü kadroları ve sınıfları doğuracak bir olgudur. Kapital'de çok sarih ifade eder: "Sermaye üretiminin genel yasaları tarafından, üretici güçlerin belirlediği sınıra varana dek üretmek için, yani piyasanın fiili sınırlarını veya arkasında ödeme gücü olan ihtiyaçlarını göz önüne almadan, verili olan sermaye miktarı ile maksimum emek miktarını sömürmek için koşullandırılır." Marksın itirazı bu düzensiz üretimin aşkın mantığınadır. O düşünür ki, ancak disiplinli merkezi üretim, yoksul nüfusun ihtiyacı olan büyük tüketimi karşılayabilecektir. Görüyoruz ki onun sorunu 'özgürlük' ile değil. Aksine üretim anarşisine neden olan sınırsız özgürlüklere karşı merkezi planlamayı gerçekleştirecek proletaryanın diktatörlüğünü talep eder . Herkesin ihtiyacına göre tüketim, istediği kadar çalışmak, 1844 yazılarında bahsettiği zevk için çalışmanın teorileri, fabrika düzeninin köleleştirici etkisi düşüncelerini rafa kaldırmak mecburiyetindedir; o da 1844 yazıları ve Alman İdeolojisi sayfalarını farelerin kemirici eleştirisine terkettiğini açıkça söyler. Çünkü insanın üreterek, Marks'ın yazarak kendine yabancılaşması kaçınılmazdır. Liberty, Equality, Fraternity diyen sağ ekonomistler ya da markscı sol; sloganlarını sıralayıp finans değerlerin serbest dolaşımının yolunu açacak 'özgürlük', endüstriyel toplumun yapılanması için sosyal adalet derken 'doğayı baskılamaktan vazgeçelim' demezler. Marks, ne olursa olsun 'ilerleme' diyor; böyle olunca 'sınıfsız toplum' hayalini, materyalist solun fragman değeriyle literatüründe bulundurması kaçınılmazdır. Yalnız Lenin/Stalinci 'sol'un değil, tüm Batı kaynaklı liberal yapılanmaların sanayileşme/modernleşme konusunda bakışlarındaki ortak payda, sorumluluğun, özgürlükten önce geldiği mutabakatıdır. Ne ki, David Harvey'in tespit ettiği gibi 'kapitalist devleti yalnızca işçilerin sömürülmesi için büyük sermayenin bir komplosu olarak görmek kesinlikle doğru değildir.' (1) ama kadroların, mağduriyetler üzerinden işleyen kitlesel melankoliye ihtiyaç, taşlanacak idole duydukları da bir gerçektir . Toplum katmanlarında özerk bir alan varmışçasına suçlu bulunmuştur; toplumun emeğini gasp ettiğini söyledikleri 'komprador' fenomenik bir figürdür. İşbölümü içinde suçu yüklenendir, kısmen kurumsaldır fakat tamamen işlevseldir. Dikey özneleri vardır ama zemin, üretmeye endeksli yatay bir oluşumdur. Rejim değişiminde kompradorun yerini 'devlet' aldığında emek üzerinden sömürü ve fabrika düzeni kalkmamış olsa, artı değeri yaratan gasbedilen emekle modern zamanların yarattığı sosyal burjuvaziyi yani parti aparaçikleri, rantiye kadrolar beslense de sorun teoride çözülmüştür. Sosyal 'İnsan dış dünyayı eyleyerek ve onu değiştirerek, kendi doğasını da değiştirmiştir' (2) Oysa adalette anomaliye yol açan başat kavram, üretimin ne'liği olmalıdır. Üretim talebi ve üretici güçler arasındaki bağlantıyı yaratmaktan başka görevi olmayan sıraiçi özneden kapitalist toplumda bir 'Şeytan' yaratılmıştır; tüketim arzusu baskılansa da sosyalist toplumda doğayla restleşmeyi bitirmeye yönelik değişen bir üretim ideolojisi yoktur; daha derin sorular sorulmaz. Siyasal alan daraldıkça taraflarda rekabet itaatkar dost ile isyankar düşmana indirgenir. Küresel diyalektik gereği teoriler, siyasi ya da ekonomik kazancı realize, büyükten küçüğe paylaşımı koordine eder; kimsenin pazarın/oyunun dışında kalmasına izin vermeden düşmanlarıyla güç kazanarak kârlılığını rejimleştirirler. Arap Baharı gibi tepeden inme, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda bir 'iteleme'dir ama ilerlemenin çağdaş 'uygar'lığın gerekli dinamiklerini taşıması her rengiyle materyalist idealizm açısından övgüye değerdir. Marks'a göre "Sorun, İngilizlerin Hindistan'ı fethetmeye hakları olup olmadığı değil, Türkler, Persler, Ruslar tarafından fethedilmiş Hindistan'ı, İngilizler tarafından fethedilmiş Hindistan'a yeğleyip yeğleyemeyeceğimizdir." Devam eder: 'Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile son derecece kolaylaşmış iletim araçlarıyla bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile uygarlığın içine çekiyor" der (3) Hindistan'daki İngiliz işgalini yorumladığı 8 ağustos 1853 tarihli New York Daily Tribune yazdığı makalesinde "İngiliz kılıcının dayattığı bu birlik, şimdi elektrikli telgraf ile güçlenecek ve süreklilik kazanacaktır. İngiliz eğitim çavuşları tarafından örgütlenen ve eğitilen ordu, Hindistan'nın kendi kendisini kurtarmasının ve önüne gelen ilk davetsiz yabancıya av olmaktan çıkışının olmazsa olmaz koşulu" olduğunu ileri sürer. Görüldüğü gibi sorun sağcı/solcu olmak değil, endüstri toplumu, sanayi kültürünün tepeden inme meşru dinamiklerini, kısaca dünyanın insan eliyle değiştirilip hayatın makinalar aracılığıyla kolaylaştırılmasını talep edip etmemek meselesidir. İlerlemeden yanaysanız Arap Baharı'na yol açan koşulları ve ABD'nin ikiz kuleleri bahane ederek giriştiği saldırıları ilerleme adına görmezten gelmeniz Marksın deyişiyle 'sine qua non' yani olmazsa olmaz koşul olarak önünüze çıkar. Aslında görüyoruz ki insan biyolojisinin hastalıklarla boğuşmasının, içimizdeki/dışımızdaki kolektif korkularımızı yeni endişelerle takas etmemizin asli nedeni mülkiyetin bir nedeni 'güvenlik' nevrozumuz ve bunun mütemmimi 'düşman' paranoyamızdır. Tartışılması gereken, bütün sosyal ayrımları, eşitsizlikleri doğuran tahıl toplumundan başlamak üzere, yerleşik toplum modelinin bir kaçınılmazı insan tarafından gittikçe daha zeki araçlarla geliştirilen üretimin karakteridir. Doğanın kendi içinde kurduğu dengelerle beslediği kendi nüfusunun dışında yapay alanlar yaratan insanın 'bilgi' ile ilerleyip sonunda varacağı en son durak hâlâ konu dışı ve tartışmaya açıktır .

(1) Davit Harvey, Sermayenin Mekanları,Sel Yay. s 331
(2) M.1967 c1,175, Harvey s.mek.77
(3-4)Sömürgecilik Üzerine Marks/Engels, Soly. s 13 ve 87

***



Eduard Bernstein (1850–1932), Alman sosyal demokrasisinin önde gelen teorisyenlerinden biri ve revizyonizmin (Marksist doktrinin güncel verilere göre gözden geçirilmesinin) kurucu figürüdür. Asıl ekonomik tezlerini 1896–1898'de Die Neue Zeit'ta yayımladığı "Sosyalizmin Sorunları" makalelerinde ve bunların genişletilmiş hali olan 1899 tarihli temel kitabı Die Voraussetzungen des Sozialismus und die Aufgaben der Sozialdemokratie (Sosyalizmin Önkoşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri; İngilizce'de genellikle Evolutionary Socialism) içinde geliştirdi.
Bernstein, Marx'ın 19. yüzyıl ortasındaki gözlemlerinin 1890'ların gerçekliğiyle örtüşmediğini istatistiklerle göstermeye çalıştı. Ekonomik olarak savunduğu şey, kapitalizmin iç çelişkileri yüzünden yakında çökeceği beklentisini bırakıp, demokratik kurumlar, sendikalar ve kooperatifler aracılığıyla kademeli, evrimsel bir sosyalizme geçmekti.
1. Kapitalizmin çöküş teorisini reddetti
Marx ve Engels'in Komünist Manifesto'daki öngörüsüne göre krizler giderek şiddetlenecek, sermaye birkaç elde toplanacak ve sistem çökecekti. Bernstein bunun gerçekleşmeyeceğini savundu. Kredi sistemi, karteller ve genişleyen dünya pazarı kapitalizme esneklik kazandırmıştı; genel krizler giderek daha az olası hale geliyordu. Bu yüzden sosyal demokrasi taktiklerini büyük bir ekonomik felaket beklentisine göre kurmamalıydı. Örnek: 19. yüzyıl sonu Almanya ve İngiltere'de yaşanan krizler, önceki dönemlere göre daha kısa ve daha az yıkıcıydı; bankacılık ve kartelleşme sayesinde sistem kendini toparlıyordu.
2. Sermaye yoğunlaşması ve orta sınıfın yok olması beklenmiyordu
Marx, küçük işletmelerin ve bağımsız üreticilerin hızla yok olacağını, toplumun iki kutba (az sayıda büyük kapitalist + yoksul proletarya) ayrılacağını düşünmüştü. Bernstein 1895 Alman meslek sayımı gibi verilere dayanarak bunun tam tersinin olduğunu söyledi: Anonim şirketler sayesinde mülk sahibi sayısı hem mutlak hem göreli olarak artıyordu; küçük ve orta ölçekli işletmeler (özellikle tarımda orta büyüklükteki işletmeler) direniyordu. Yeni bir "orta sınıf" (beyaz yakalılar, teknisyenler, memurlar) oluşuyordu.
Örnek: Almanya'da 1890'larda tarımda orta ölçekli işletmelerin sayısı artmıştı; İngiltere'de ise hissedarlık yaygınlaşarak sermayeyi daha geniş bir kesime yaymıştı. (Marx, Kapital 3'te şirketlerin vereceği hisselerin yeni bir bölüşüm tarzı yaratacağını söyler. Kapital'in III. cildi 27. Bölüm'de, kredi sistemi ve anonim şirketlere bir pasaj ayırır. Şirketleri kapitalizmin kendi içindeki bir çelişki olarak ele alır. Anonim şirketleri tarihsel olarak ilerici bir kapitalist form olarak görür çünkü üretimi toplumsallaştırır ve özel mülkiyeti kendi içinde aşındırır.)
3. İşçilerin mutlak yoksullaşması teorisini eleştirdi
Marx'ın artı-değer ve sömürü analizine dayanarak işçilerin durumunun giderek kötüleşeceği (immiseration) beklentisini reddetti. Gelişmiş sanayi ülkelerinde sendikalar ve sosyal mevzuat sayesinde gerçek ücretler ve yaşam standardı yükseliyordu; kitle tüketimi artıyordu. Sömürü vardı ama bunu kanıtlamak için soyut emek-değer teorisine ihtiyaç yoktu; pratik gözlem yeterliydi. Asıl mesele üretim tarzını bir anda yıkmak değil, gelir dağılımını iyileştirmekti.
Örnek: İngiltere’de 19. yüzyılın ikinci yarısında sendikaların etkisiyle işçilerin gerçek gelirlerinin ve tüketimlerinin arttığını istatistiklerle gösterdi.
4. Sendikalar ve kooperatifler: Sanayideki demokratik unsur Bernstein'a göre sosyalizme giden yol, sendikalar ve kooperatifler üzerinden geçiyordu. Sendikalar sanayideki demokratik unsurdu; kapitalin mutlak gücünü aşındırıyor, işçilere işletme yönetiminde dolaylı etki sağlıyordu. Tüketim kooperatifleri (İngiltere'deki Rochdale modeli gibi) ticari kârı azaltırken, üretim kooperatiflerinin büyük sanayide başarılı olmasının zor olduğunu da kabul etti. Belediye sosyalizmi ve fabrika yasaları da bu süreci desteklemeliydi.

Örnekler:
İngiltere'deki güçlü sendika hareketi ve tüketim kooperatifleri (Rochdale Pioneers ve Cooperative Wholesale Society) ona pratik model oldu; Londra'daki Fabian Society etkisi de buradan gelir.
Almanya'da sendikaların ücret pazarlığı ve iş güvenliği kazanımları, devrim beklemeden somut iyileşme sağlıyordu.
5. "Hareket her şeydir, nihai amaç hiçbir şey" - Bernstein'ın en çok alıntılanan (ve bazen bağlamından koparılan) sözü budur. Nihai bir sosyalist toplum hayalinden çok, bugünkü demokratik ve ekonomik reformların kendisinin sosyalizme doğru ilerleme olduğunu savundu. Sosyalizm etik bir ideal ve liberalizmin tutarlı devamıydı; Hegelci diyalektik determinizm değil, ampirik gözlem ve kademeli pratik eylem rehber olmalıydı. Kısaca: Bernstein kitaplarında kapitalizmin kaçınılmaz çöküşü ve proletaryanın kaçınılmaz sefaleti yerine, kapitalizmin kendini uyarlama kapasitesini, sendikaların ve kooperatiflerin demokratikleştirici rolünü ve parlamenter-yasal reformları savundu. Bu görüşler SPD içinde büyük tartışma yarattı (Kautsky, Bebel ve Luxemburg karşı çıktılar) ama Bernstein'ın tezleri 20. yüzyıl sosyal demokrasisinin reformist çizgisinin temelini oluşturdu.

Ne var ki bunca benzerliğe karşın Bernstein ile Daron Acemoğlu aynı geleneğin devamı değillerdir. Biri 19. yüzyıl sonu Marksist revizyonist, diğeri 21. yüzyıl kurumsal iktisatçısıdır (2024 Nobel). Yine de ekonomik ve siyasi düşüncelerinde birkaç ciddi ortak nokta vardır: her ikisi de "ekonominin kendi yasaları her şeyi belirler" iddiasına karşı çıkar ve refahın kurumlara, demokrasiye ve örgütlü emeğe bağlı olduğunu savunur.
1. Ekonomik determinizme ve "kaçınılmaz yasalara" itiraz: Bernstein, Marx'ın çöküş, mutlak yoksullaşma ve sermayenin birkaç elde toplanması teorilerinin 1890'ların verileriyle uyuşmadığını istatistiklerle göstermeye çalıştı. Kapitalizm krizlerle otomatik yıkılmıyordu; kredi, karteller ve dünya pazarı sistemi uyarlıyordu. Acemoğlu, Marx ve Piketty tarzı "kapitalizmin genel yasaları" arayışını eleştirir. Ona göre eşitsizlik, kâr oranı veya emek payı evrensel bir yasa değil; teknoloji yönü, kurumlar ve siyasi denge tarafından şekillenir. Bu üçü de içseldir (endojen), yani toplumun siyasi seçimleriyle değişir.
Ortak nokta: Ekonomi "kendi başına" bir yola girmez. Siyaset ve kurumlar sonucu değiştirir.

2. Demokrasi ve kapsayıcı kurumlar refahı belirler: Bernstein için sosyalizme giden yol parlamenter demokrasi, yasal reform, sendika ve kooperatifti. Devlet salt bir "burjuva sınıf aygıtı" olmak zorunda değildi; demokratikleştirilebilirdi.
Acemoğlu'nun da temel tezi budur: Kapsayıcı (inclusive) siyasi ve ekonomik kurumlar — mülkiyet hakları, hukukun üstünlüğü, geniş kesimlere açık fırsatlar, iktidarın sınırlanması — uzun vadeli refah üretir; sömürücü (extractive) kurumlar ise elitlerin kaynak çekmesine yarar ve durgunluk getirir. Demokrasiye geçen ülkelerde uzun vadede kişi başı GSYİH’nin yaklaşık yüzde 20 daha yüksek olduğunu gösteren çalışmaları vardır. Her ikisi de siyasi düzeni ekonominin "üstyapısı" değil, büyüme ve dağılımın belirleyicisi görür.
3. Devrim/felaket yerine kademeli, kurumsal değişim
Bernstein'ın evrimsel sosyalizmi, büyük bir çöküş bekleyip devrim yapmak yerine mevcut kurumları reforme etmekti.
Acemoğlu'nda da benzer bir mantık vardır. Economic Origins of Dictatorship and Democracy'de elitler bazen devrim tehdidi karşısında demokrasiyi bir taviz olarak verir; değişim çoğu zaman pazarlık, kriz ve koalisyonlarla gelir. The Narrow Corridor'da özgürlük, devleti yok etmekle değil, güçlü devlet ile güçlü toplum arasındaki dengede durur. Yani yıkım değil, kurumların dönüşümü.
4. Sendikalar, işçi gücü ve "paylaşılan refah" Bu belki en somut kesişimdir.
Bernstein sendikaları "sanayideki demokratik unsur" saydı: kapitalin mutlak gücünü aşındırır, ücretleri yükseltir, işçilere işletmede etki sağlar.
Acemoğlu da 19.–20. yüzyıldaki paylaşılan refahı üç etkene bağlar: demokrasi, sendikalar/toplu pazarlık ve emeği tamamen dışlamayan teknoloji yönü. 1980 sonrası ABD'de sendikaların zayıflaması ve otomasyonun işçi aleyhine yönelmesi, ona göre eşitsizliğin ana nedenlerindendir. Nordik ülkeler ve Almanya'daki sektör düzeyinde pazarlığı olumlu örnek olarak gösterir. Sosyal demokrasiyi "fenomenal başarı" diye niteler; ama asıl mekanizmanın yüksek vergiden çok emek kurumları, iş yaratma ve ücret pazarlığı olduğunu söyler.
5. Teknoloji nötr değildir; yönü kurumlara bağlıdır
Bernstein kapitalizmin teknoloji ve örgütlenmeyle (kartel, kredi, anonim şirket) kendini yenilediğini gözlemledi.
Acemoğlu bunu sistematik hale getirir: otomasyon işleri yok edebilir; yeni görevler yaratmak ise emeği güçlendirebilir. Hangisinin baskın olacağı piyasa kaderi değil, şirketlerin, devletlerin ve işçi örgütlerinin seçimidir. AI tartışmasında da aynı çizgiyi sürdürür: teknolojiyi işçi dostu kılacak kurallar ve karşı-güç gerekir.
6. Toplum iki kutba indirgenmez
Bernstein, proletarya ile burjuvazi arasındaki uçurumun kapanmadığını, orta sınıfın ve mülk sahiplerinin arttığını savunur.
Acemoğlu da analizi tek bir "işçi–kapitalist" dikotomisine kilitlemez. Elitler, farklı toplumsal gruplar, siyasi koalisyonlar ve dar koridordaki güç dengesi vardır. Kapsayıcı kurumlar fırsatı geniş kesime yayar; sömürücü kurumlar dar bir elitte toplar. Farkı unutmamak gerekir: Ortaklık aynı, teori birebir değildir. Bernstein hâlâ sosyalist bir ufuk içinde konuşur (kolektif mülkiyete evrimsel geçiş, kooperatifler, hareketin kendisi). Acemoğlu ise piyasayı refahın temel motoru görür, tarihsel sosyalist rejimleri hem refah hem özgürlük açısından başarısız sayar, mülkiyet haklarını merkeze koyar. "Working-class liberalism" dediği şey, Bernstein'ın kooperatif-sendika reformizmine yakın duran bir sosyal liberal / sosyal demokrat duruştur; Marksist kolektivizm değildir.
Kısaca: İkisinin ortak noktası ekonominin kendi kendine işleyen demir yasalara bağlı olmadığı, demokrasinin, kapsayıcı kurumların ve örgütlü emeğin dağılımı ve büyümeyi değiştirebileceği iddiasıdır. Bernstein bunu 1890'larda Marksist kehanetlere karşı reformist sosyal demokrasi olarak formüle etti; Acemoğlu aynı sezgiyi kurumlar, tarihsel nedensellik ve teknoloji politikası diline çevirdi.

***

Bazıları mesafeyi kapatılması gereken bir aralık, iki kişinin arasındaki derin boşluk, yabancılık olarak görür. İlişkileri dostça ihlal ya da düşmanca istismar etmekte mahzur görmezler. Halbuki insanın varlığını sınırları belirler. Hudutu aşan yakınlığın ötesi biraz da istiladır



Bazıları mesafeyi kapatılması gereken bir aralık, iki kişinin arasındaki derin bir boşluk, bir yabancılık olarak görür; uzak durmak soğukluktur, susmak reddediştir, kapalı bir kapı düşmanlığa davettir. İlişkiyi, aradaki boşluğu doldurmak için verilen bir savaş gibi yaşarlar. Dostça ihlallerde mahzur görmezler. Sorulmamış sorular, istenmemiş öğütler, izin alınmadan açılan mektuplar, seni daha iyi tanımak bahanesiyle karıştırılan defterler, küçük kaçamaklar. Halbuki insanın varlığını sınırları belirler. Ten, yalnızca eti örten bir kılıf değildir; ben buradayım ve buradan ötesi başkasına aittir diyen ilk mimaridir. Soluk aldığımız yer, bakışımızın durduğu nokta, adımızın söylenişindeki tını, evimizin eşiği, sessizliğimizin hakkı — bunların hepsi birer sınırdır. Sınır, nefretin duvarı değil varoluşun çizgisidir. Sınırsız bir varlık, sis gibi dağılır; herkesin içinden geçebileceği bir boşluğa dönüşür.

Mesafe, eksiklik iki ağaç arasındaki açıklık, ormanın yokluğu değil, her birinin kök salabilmesi için gereken havadır. İnsanlar birbirlerine yaslanarak büyüdüklerini sanırlar; oysa çoğu kez birbirlerinin üzerine yıkılarak küçülürler. Yakınlık, ancak iki ayrı varlığın birbirini tanıyabildiği yerde, bir kol mesafesinde mümkündür. Düşman en azından niyetini gizlemez; dost kisvesindeki istilacı ise sizi kendi rızanızla teslim almaya çalışır. Rıza gösterilmeyen yakınlık, olumlama değildir. Adı ne olursa olsun, zorlamadır.

Bir insanı insan yapan şey, başkasının onda durabildiği yerdir. Duramıyorsa, o yer artık otonom bir beden değil bir geçittir. Çağımız yakınlığı mutlak bir erdem, mesafeyi ise bir kusur gibi tezyin eder. Oysa her yakınlık masum değildir. Annenin evladını boğan şefkati vardır, âşığın sevgilisini izleyen kıskançlığı vardır, dostun dostunu iyiliği için küçük düşüren sözü vardır. Bütün bunlar yakınlığın adıyla yürür. İstila da çoğu kez gülümseyerek gelir.

Dostça ihlal, merhamet ve samimiyet maskesi takar. Düşmanca istismar ise daha çıplaktır. İstismar, yalnızca bedene yönelmez, insanın hikâyesini çalmak, zaaflarını koleksiyon yapmak, kırılganlığını silah haline getirmek de birer istismardır.

Gerçek yakınlık, mesafeyi yok etmez; onu ölçülü kılar. İki insan birbirine yaklaşır fakat birbirlerinin ufkunu çalmaz. En derin bağlılıklar, birbirine en çok yer bırakan sadakattedir. Mesafe, nezaketin en eski biçimidir. Kapıyı çalmak, sormadan girmemek, bakışını zorla çevirmemek, birinin yalnızlığına "neden yalnızsın", diye saldırmamak — bunlar küçük jestler gibi görünür, oysa uygarlığın temelidir. Medeniyet, insanların birbirine değmeden de birlikte durabilmesidir, bazı boşluklar oldukları haliyle gereklidir. O boşluklarda insan nefes alır, iki soluk arasına sıkışmıştır kelimeler, tutunulur.

***

Bulunduğumuz yüzyıl, ruhlar alemiyle irtibatı kesmede acelesi olan modern özneye, psiko-yaşamın perspektifini ve içinde konuşlandığımız hayatın optik kurallarını acı tecrübelerle öğretti. Hayatta en imkansız durum, karşılıklı konuşan iki insanın birbirlerini tamamen görmeleri ve anlamalarıdır. Beyan ettiğimiz fikir sadece kendi gerçeğimizin kısmi ifadesidir; bunu da parça parça serpiştirerek, eksilterek beyan ederiz.

***

Unutulması gerekeni durmaksızın anımsayan zihin, zamanın doğal merhametine karşı durur; direniş, kendi kuyusunu kazar. Geçmişin ölülerini diri tutma saplantısıdır her hatırlayış. Kapanması gereken yarayı taze kanla besler; şimdiyi artık hiçbir şeyin büyüyemeyeceği bir toprağa, bir mezara çevirir. Ağırlığın asıl kaynağı geçmişin tiranlığıdır, unutulması gerekenin hatırlanışıdır. Depresyon, belleğin zulmüdür. Zihnin istibdatı altında şimdinin çöküşüdür. Kim ki geçmişi mezarına bırakır —onu inkâr etmeden, onu yüceltmeden, yalnızca bırakarak— o kişi yaşamın bağışladığı tek gerçek lütfu, yani şimdiki anın boş ve henüz lekelenmemiş alanını yeniden kazanır.

***

Gerçek dünya fantastik dünyadan çok daha küçüktür diyen Nietzsche'nin aksini düşünse de gerçek dünya, fantastik dünyadan çok daha fantastiktir. En yetenekli romancının, hiçbir hikayecinin aklına gelmeyen sıradışı öyküler sıradan insan hayatlarının olağan parçasıdır.


***


Teodise (Theodicy), Tanrı'nın iyiliğini, adaletini ve gücünü, dünyadaki kötülük ve acı gerçeği karşısında savunmaya çalışan felsefi ve teolojik açıklamalara verilen isimdir. Kötülük Problemi şunu sorar: Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve tamamen iyi bir Tanrı eğer var ise neden bu kadar acı, adaletsizlik ve kötülük var? Epicurus'tan bu yana (MÖ 3. yüzyıl) Augustine, Aquinas, Leibniz, Hume, Dostoyevski (Karamazov Kardeşler'deki İvan'ın isyanı), Plantinga ve birçok modern filozof bu soruyla boğuşmuştur. Euthyphron ikilemiyle bağlantılı: iyilik Tanrı'dan mı geliyor, yoksa ondan bağımsız bir standart mı var? Platon'un Euthyphron adlı diyalogunda ortaya koyduğu soru şudur: Bir şey, Tanrı emrettiği için mi iyidir? Yoksa bir şey zaten iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?

***

Çağdaş Sanat sistem içinde maruz kaldığımız sınırları vurgular. Düşünen öznenin katılımcısı olduğu oyunu etkili kılansa ironidir, humordur. Zira ironi, öznenin kendi zincirlerini gülümseyerek fark etmesini sağlar; böylece sınır artık bir duvar değildir; aşılacak bir eşiğe dönüşür. Karmaşık sorunları basit bir oyuna dönüştürmek kadar basit konuları da entelektüel bir gösteriye tevil etmek çağdaş sanatın en büyük şovudur.

***


Kurumlar sadece formel kuralların mekanı değildir; onları ayakta tutan anlatılar, gerekçelendirmeler ve meşruiyet çerçeveleri de vardır. Değişim çoğu zaman bu konfigürasyonların yeniden bağlanmasıyla (saltational, ani kaymalarla) gerçekleşir. Dolayısıyla iktisat bilimi aktüelin içinden seslenen taraflı bir anlatı teknolojisidir. Toplumsal hareketler ve bireysel davranışlarda reel faktör kadar psikolojik refleksler de önemlidir. İktisat, insanların kıtlık ve bağımlılık altında birbirini etkileme biçimlerini inceleyen, lakin bu incelemeyi her zaman belirli bir güç ve mülkiyet düzeni içinde yapan bir disiplindir. İktisat, insanların kıtlık ve bağımlılık altında birbirini etkileme biçimlerini inceleyen bir disiplindir; ancak bu inceleme hiçbir zaman boş, nötr, iklimsiz bir zeminde gerçekleşmez. Kaynakların sınırlı olduğu, emeğin, zamanın ve bilginin eşitsiz dağıldığı bir ortamda toplumsal varlıklar birbirlerine bağımlı ve birinin diğerine göre aldıkları konumlara göre konuşlanırlar, birlikte devinir, birarada hareket ederler. Biri üretirken diğeri tüketir, biri tasarruf ederken diğeri borçlanır, biri risk alırken diğeri güvenlik arar. Bu etkileşim biçimini, yani kimin neyi neden, nasıl ve kimin hesabına yapacağını belirleyen şey ise mevcut güç ve mülkiyet düzenidir. Mülkiyet haklarının nasıl tanımlandığı, sözleşmelerin kim tarafından korunup kim tarafından ihlal edilebildiği, akarların, paranın ve kredinin kimin elinde toplandığı, devletin vergi ve regülasyon gücüyle kimin lehine müdahale ettiği; bütün bunlar ekonomik davranışın zeminini oluşturur. Dolayısıyla iktisat, yalnızca ne kadar üretilir, nasıl bölüşülür sorusunu sormaz; aynı zamanda bu soruların hangi kurumsal ve siyasi çerçeve içinde sorulduğunu, hangi çıkarların doğal kabul edildiğini, hangi bağımlılık ilişkilerinin görünmez kılındığını da açığa çıkarır. İktisat, farkında olsun ya da olmasın, daima belirli bir güç ve mülkiyet düzeni içinden, sınıf ve iktidar örgütlenmesinin esasları, talepleri, arzularıyla seslenir. Kültürel özellikler bir araya gelerek kültürel konfigürasyonlar oluşturur; bunlar toplumsal anlamı organize ederken rejimlerin iktisadi yaşamında koordinasyonu gerçekleştirir ve kurumlara siyasal meşruiyet sağlar.

***


Geçen yıl, 2025’te Springer yayınevinden continued fractions (sürekli kesirler) üzerine bir ders kitabı çıktı. Matematik dahisi ve cinayet hükümlüsü Christopher Havens 'in 2030'a kadar mahkumiyeti sürecek. Yalnızca bir tecrit hücresinde kilitli kalan, cinayet suçundan uzun bir hapis cezası çeken bir adam, sonsuz saatleri sudoku bulmacalarıyla geçirdi — ta ki bir gün başka bir mahkûmun matematik problemleri dolu küçük zarflar dağıttığını fark edene kadar. Bir tane istedi. Çözdü. Bir tane daha istedi. Ve sonrasında ne olduğu, hapishane hücresinin içinden, elinde sadece bir kalem ve kâğıtla, dünyanın öbür ucundaki matematikçileri hayrete düşürecekti... Adı Christopher Havens. Hikâyesinin nasıl başladığı konusunda dürüst olalım, çünkü bu önemli. 2010 yılında Havens, uyuşturucuyla ilgili bir silahlı saldırıda bir adamın hayatını aldı. Cinayetten mahkûm oldu ve Washington eyaletinde 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yirmili yaşlarının sonlarındaydı, hayatı harabeye dönmüştü ve demir parmaklıklar ardındaki ilk günlerinde büyük zorluklar çekti. Başka bir mahkûmla yaşadığı bir tartışma sonrası, yaklaşık bir yıl tecrit hücresine atıldı. Ve tam orada, o izolasyonda, tamamen beklenmedik bir şey oldu. Ezici saatleri geçirmek için Havens sudoku yapmaya başladı. Sonra bir fellow mahkûmun matematik problemleriyle dolu küçük zarfları dolaştırdığını fark etti ve bir tane alabileceğini sordu. Üzerinde çalıştı. Sonra bir tane daha istedi. Ve bir tane daha. Matematikteki bir şey — onun mantığı, düzeni, sessiz, sarsılmaz gerçeği — Christopher Havens'i hayatında daha önce hiçbir şeyin yapmadığı şekilde etkiledi. Matematik öğrencisi olmamıştı. Konuyu hiç kovalamamıştı. Ama şimdi, bir hücrede yalnız başına, o onu buldu. Ve Havens kendini tamamen buna kaptırdı, kendi ifadesine göre günde on saate kadar çalışarak. Hapishane kütüphanesindeki her matematik kitabını yuttu — ve sonra tükendi. Bu yüzden 2013'te Havens cüretkâr bir şey yaptı. Oturdu ve bir akademik matematik yayıncısına mektup yazdı, bir araştırma dergisine nasıl abone olabileceğini sorarak ve dünyanın herhangi bir matematikçisinin, bir mahkûmla ileri matematik hakkında yazışmaya istekli olup olmadığını sorarak. Böylesi mektupların çoğu doğrudan çöpe gider. Ama bu, İtalya'daki Torino Üniversitesi'nde profesör olan sayı teorisyeni Umberto Cerruti'ye ulaştı. Profesör Cerruti, hafif bir ifadeyle, şüpheciydi. Havens'in muhtemelen bir "çıldırmış" olduğunu varsaydı — sayıları seven ve kendilerinin bir şey keşfettiklerine inanan pek çok amatörden biri. Bu yüzden onu test etmek için, çözmesi zor bir problem postaladı. Gelen posta onu dondurdu. Havens, yaklaşık dört fit —yaklaşık 120 santimetre— uzunluğunda bir kâğıt şeridi geri postaladı; üzerinde tek bir, devasa, el yazısı formül kaplıydı. Cerruti, saçmalık bekleyerek, dikkatle her şeyi bilgisayarına yazdı ve kontrol etti. Ve hayretine, doğruydu. Tamamen doğruydu. Bu bir çıldırmış değildi. Bu, gerçek bir matematiksel zihin — yalnız başına, bir hapishane hücresinde kendini yetiştirmiş biriydi. O andan itibaren, okyanusu aşan el yazısı mektuplarla yürütülen olağanüstü bir transatlantik işbirliği doğdu. Cerruti, Havens'e sayı teorisi alanında gerçek materyaller göndermeye başladı — matematiğin en eski dallarından biri, kökleri antik Yunan Euclides'e uzanan iki binden fazla yıl öncesine dayanan. Ve işte onu gerçekten olağanüstü kılan kısım: çalışma asla onun için basitleştirilmedi. Havens'e, eğitimli, profesyonel matematikçileri zorlayan türden gerçek, çözülmemiş araştırma problemleri verildi — ve o bunları sadece bir kalem, kâğıt ve hapishane postasıyla çözdü. Bilgisayar yok. Sınıf yok. Koridorda bir profesör yok. Engeller sürekliydi. Cerruti ona matematik kitapları göndermeye çalıştığında, hapishane onları engelledi, ta ki Havens idareyle pazarlık edip geçmelerine izin alana kadar. Çalışmalarını bilgisayarda dizmek için bilgisayarı olmayınca, LaTeX'i —matematikçilerin denklemleri biçimlendirmek için kullandığı karmaşık kodlama dilini— tamamen elle öğrendi, her sembolü kafasında görselleştirerek ve işbirlikçilerine el yazısı kod sayfaları postalayarak.

1980 doğumlu Christopher Havens gibi tarihte iz bırakan suça eğilimli diğer önemli adları da saymak gerekir: Michelangelo Merisi da Caravaggio (1571-1610), Benvenuto Cellini (1500-1571), Bernard Stiegler (1952-2020), Ted Kaczynski (1942-2023), Jean Genet (1910-1986), Nathan Leopold (1904-1971), Richard Loeb (1905-1936), O. Henry (1862-1910), Paul Verlaine (1844-1896).

***

iktisat, tam bilim kriterlerini her zaman karşılamaz ama sosyal bilimler içinde en matematiksel ve ampirik olanlardan biridir.

***

İnsan ömrü günümüzde ortalama 70 yıl civarındadır. Böcekler kelebekler birkaç gün, sürüngenler birkaç yıl, kedi köpek türleri 10 yılı aşkın yaşar. İstatistikler aslanlarla kaplanların biraz daha uzun, fillerle kaplumbağaların en uzun ömür sürdüğünü söyler. İstisnaları olmakla birlikte beden formları küçüldükçe hayvanlarda ömür azalır. Eğer insan ömrü 20 yıl olsa kişiler bambaşka amaçlar edinebilirlerdi. Tabii bu sadece bir fikir temrini. Gerçek hayatta ömür uzadıkça insanlar daha çok ertelemeye, daha çok plan yapmaya, daha çok “yarın” demeye başladılar. 70-80 yıllık ömür bize bazen nimet bazen lanet olarak geri döndü; zamanı bol buldukça kullanım değerini eksilttik.

***

Devletler ahlaki söylemlerle meşruiyet üretirken, yapısal çıkarlarla menfaatlerini tanzim ederek hazinesini besler. Toplumsal öfke ve kolektif vicdan, siyasi elitler tarafından sembolik düzeyde yönetilir; ancak enerji güvenliği, ticaret ve jeopolitik denge gibi maddi faktörler ekonomik ilişkileri şekillendirir. Netanyahu'ya karşıyız söylemi, iç kamuoyunun duygusal ihtiyaçlarını karşılar, kimlik siyasetini besler. Buna karşılık petrol akışının ve diplomatik bağların devam etmesi, sistemin pragmatik mantığını reelde gösterir. Burada bireysel ikiyüzlülükten ziyade çıkar odaklı toplumsal düzenin hesap algoritması ve işleyiş haritası vardır. Söylem ile eylem arasındaki boşluk, gücün ve çıkarların rasyonalitede yeniden üretim mekanizmasıdır.

***

Francis Fukuyama'ya atfedilen "Tarihin Sonu" tezi aslında Marxsist öngürünün "sıralı toplum" tezlerinin bir yansımasıdır. Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde( Der Ursprung der Familie, des Privateigentums und des Staats) üreticilerin özgür ve eşit bir birlik temeli üzerinde baştanbaşa düzenlecek yeni toplum modelinde eski mekanizmanın asar-ı atika müzesinde, çıkrık ve tunç baltanın yanına konulacağını söyler. Bkz. Yordam s. 215 - Sol, s. 203

***

SSCB, tek ülkeye sıkışmışlığın ezasına rağmen bir avuç tufeyliye karşı geniş yığınların ekonomik refahını gözeten; sağlık, konut ve işsizlik gibi temel sorunları çözmüştür. Birlik'te çok kültürlülüğü yaşatan eşitlikçi programlar uygulamıştır. Yıkılmasının nedeni salt iç dinamikler değildir.

***

Kişinin ortamda hangi misyonla bulunulduğu önemli. Önerilen kerteriz grubun ortalaması ise eğer insan dışarıda kalmamak için vasatın sınırlarında dolaşarak da diyalog sağlayabilir, yoksa emrivaki bir monolog olur konuşmalar, iletişim kendi karşıtına dönüşür. Burada "irade sahibinin seçimleri elinden alınarak metazori olarak kümenin içine fırlatıldı mı?" diye sormak gerekir.

***

Sabit sermaye ile değişken sermaye arasındaki oranın denetimi, üretim araçlarının ve yöntemlerinin sahiplerinden teknik uzmanlara geçmesi gerekir. Emeğin ve teknolojinin diyalektik ilişkisi yeniden kurulduğunda mülk sahipleri, canlı emeğin bedensel ve iradi bir unsuru olarak görünürken; teknik uzmanlar, sermayenin makineleşmiş, ölü emek birikimine denk düşen payını temsil ederler. Böylece denetimin el değiştirmesi, canlı emeğin yabancılaşmış biçiminden kurtularak, bilginin ve yetkinliğin özneleri eliyle yeniden sahiplenebileceği bir sürecin habercisi olur: makine artık yalnızca mülkiyetin pasif aracı değil, uzmanlığın aktif ve bilinçli yönlendirmesi altında emeğin kendi potansiyelini açığa çıkaran bir vasıtaya dönüşür. Klasik mülkiyet ilişkilerinin ötesinde emeğin hem canlı hem de nesneleşmiş boyutlarını bir arada düşünen, teknolojik rasyonalite ile özgürleşme umudunu muhafaza eden birleştirilme düşüncesi adil paylaşım fikriyatının felsefi ufkunun bir ifadesi olarak okunmalıdır. Karl Marx Kapital'in I. Cildinde (6. Bölüm: “Emek Gücünün Alımı ve Satımı) ortaya koyduğu meşhur "üretimin gizli meskeni (hidden abode of production / die geheime Werkstätte der Produktion) argümanı, kapitalist sömürünün ve artık-değerin kaynağını anlamak için dolaşım alanından üretim alanına geçmenin zorunluluğunu vurgular. Marx, meta dolaşımı alanını (pazar, alışveriş, sözleşme) "gürültülü alan" olarak kodlar. Burada her şey yüzeyde, herkesin gözü önünde olup bitiyormuş gibi görünür. İşçi ile kapitalist eşit ve özgür bireyler olarak karşı karşıya gelir: İşçi emek gücünü satar, kapitalist bunu satın alır. Sözleşme adil görünür; her iki taraf da kendi malının (emek gücü / para) sahibidir. Bu alan, Marx'ın ironik ifadesiyle insanın doğal haklarının gerçek cennetidir: Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham (çıkarcılık) hüküm sürer. Klasik ekonomi politik ve liberal ideoloji de genellikle burada kalır; kârın kaynağını bu eşit mübadelede arar. Marx şöyle yazar (İngilizce çeviriden): "Mr. Moneybags [Bay Para Torbası] ve emek gücünün sahibi eşliğinde, her şeyin yüzeyde ve herkesin gözü önünde olup bittiği bu gürültülü alandan bir süreliğine ayrılıyor ve ikisini de üretimin gizli meskenine takip ediyoruz. Kapıda "İşi olmayan giremez" yazısı bizi karşılıyor. Burada yalnızca sermayenin nasıl ürettiğini değil, sermayenin nasıl üretildiğini de göreceğiz. Sonunda kâr etmenin sırrını zorla açığa çıkaracağız.” Burada olan şey şudur: Eşitlik görünümü kaybolur. İşçi fabrikaya/atölyeye girdikten sonra artık eşit meta sahibi değildir; kapitalistin emri altındadır. Artık-değerin sırrı burada yatar. İşçi, emek gücünün yeniden üretimi için gerekli olan emeği (gerekli emek) verdikten sonra da çalışmaya devam eder. Fazla emeğe (artık-emek) kapitalist tarafından ücretsiz olarak el konur. Piyasada “adil” görünen mübadele, üretim sürecinde sömürüye dönüşür. Üretim alanı gizlidir. Çünkü burası özel mülkiyet alanıdır; dışarıdan bakıldığında, sözleşmenin eşitliği maskesiyle örtülüdür. Sömürü, hukuki eşitlik biçiminin arkasında gizlenir.

***

Kendi para birimini basan, dalgalı kura sahip ve borçlarının büyük kısmını kendi para biriminde tutan bir devletin nominal harcama kapasitesi sınırsızdır. Sınır; işgücü, üretim kapasitesi, teknoloji, bilgi birikimi, kurumlarının uygulama, denetim ve koordinasyon gücü, ithal girdiler, enerji, altyapı, döviz gibi gerçek kaynaklardır, bunların yol açabileceği öngörülebilir ya da (ani arz şokları, darboğazlar, beklenti değişimleri, ithal maliyet sıçramaları, kurumsal başarısızlıklar vb.) öngörülemez enflasyondur.

***

Platon dostumdur ama hakikat daha fazla dostumdur. / Amicus Plato, sed magis amica Veritas- Aristoteles, Nikomakhos'a Etik, 1096 Isaac Newton, 1661'de Cambridge öğrenci defterinin 88. yaprağının ön yüzüne şöyle yazar: Amicus Plato amicus Aristoteles magis amica verita / Platon dostumdur, Aristoteles dostumdur ancak en iyi dost hakikattir.

Emin Çetin Girgin / Eylül 2026

***