Bu Blogda Ara

1 Ağustos 2013 Perşembe

Günlük / Ağustos 2013

 Hades, Yunan mitolojisinde, 'Ölüler Ülkesi' diye geçer. Ölüler neden geri döner?' sorusuna Lacan, 'Uygun şekilde gömülmedikleri için' diye cevap verir. Yaşasaydı 195 yaşında olacaktı! 'Avrupa'nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor!' repliği tekrar moda olduğu için dönüp dönüp Marks'a bakmak zaruret oldu. Utku Varlık'ın yazısı,  Hayal kavramını yaratan 'çarpık' insani fenomenlerin yanısıra, yaşarken 'canlı' gömülenleri de hatırlamıza neden oluyor. Ne Nietzsche ne, Marks ne, ne de hatırasına hürmet ettikleri herhangi bir aile üyesi ;  büyüklerin ölmesine müsade etmiyorlar.. Küçüklerin yaşamasına izin vermedikleri gibi.. Bir de nakarata bağladıkları ruhsal tebliğlerini hala sürdüren Duchamplar, Beuyslar var. Ruhlara sığınmada çareyi bulan hikaye eski.. Asalakça varoluşunu ekonomik doğasında sürdüren çağdaş bireyi kurtaracak mekanın hayaletlerine  eski toplumlarda olduğu gibi uygarlık kült'ümüzde de anbean rastlamak olağan. Sorun, yaşarken görmediklerimizi sonra anımsamak değil. Fetişler biz onlara yatırım yaptığımız için canlıdırlar ; imajlar, telkin etme potansiyeline sahiptirler. Cesetleri gereğince saklarlarsa, sonradan dirileceklerine ve hane halkını koruyacaklarına inanılan tahnitci bir kültürün devamıdır Müze; evde ölüyü saklayan nomos'a teğellenmiş kompulsif/patolojik biriktirme beyanlarıyla birlikte ele alınmalıdır uygarlık birikimi. Kapitalizmin kurumlaşmış serveti, uhrevi olan/olmayan arasında köprüyü simgesel düzende kurar. Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşam olması ihtimaline karşı, fiziği, metafizikle dengeler.. Müşterisi olduğumuz mana, zengin mabedi müzede eşiği aşıp maksata hasıl olmamızı engelleyen mâniadır.. Sanat tarihinin argümanlarıyla bilgilenmek başkadır, tarihi yazanlara karşı bilinçlenmek başka.. 










Yıl 1937 , Malraux Amsterdam'da Carel Willink'in atölyesine geliyor ; konuşuyorlar , resimlere bakıyorlar ve Malraux ayrılırken Willink'e MİRO gibi resim yapmasını tavsiye ediyor . Ressam sonra ne düşündü , bilinmiyor.
Hayal Müzeleri / Utku Varlık

http://utkuvarlik.blogspot.com/2013/08/hayal-muzeleri-17-carel-willink.html






***





Philip Wollen'in , 'Hayvanlar Menülerden Çıkartılmalıdır' isimli tartışma platformunda yaptığı mükemmel konuşma..





***



KAYIP / THE LOSS

Ahmet Duru, Buğra Erol, Candan Öztürk, Deniz Rona, Evrim Kavcar

4 Eylül – 5 Ekim 2013 // Daire Galeri

Açılış / Opening: 4 Eylül, 18.00




Daire Galeri, 4 Eylül – 5 Ekim tarihleri arasında Ahmet Duru, Buğra Erol, Candan Öztürk, Deniz Rona ve Evrim Kavcar’ın katılımlarıyla gerçekleşecek “Kayıp” isimli grup sergisine ev sahipliği yapıyor. 


http://www.dairesanat.com




***




Martin Luther King Jr, 28 Ağustos 1963’te Lincoln Anıtı’ndan 250 bin kişiye “Bir hayalim var” diye seslenmişti..

“Bir hayalim var: Gün gelecek dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil, karakterlerinin içeriğine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar” 



ABD’de siyahların yurttaşlık haklarını kazandığı sürecin tek değil ama en ünlü lideri olan Martin Luther King Jr, 28 Ağustos 1963’te Lincoln Anıtı’ndan 250 bin kişiye “Bir hayalim var” diye seslenmişti. King’in konuşmasının sonundaki bu cümle, bir anda siyahların sessiz mücadelesinin epizotu oldu. Dünyanın her yerinde mağdurlara uygulanan şiddeti hatırladığlımızda önce bu söyleve başvurduk.  Amerika'nın başkenti Washington’da dün 100 bin kişi o günü anmak için 50 yıl sonra bir araya geldi. Siyahtı, Çinliydi, Müslüman ya da anarşistti ; çoğunluğu Amerika'da azınlıktı. 1963’te olduğu gibi dün de zalimin hikayesinin, kendi hikayelerinin ve Amerika Birleşik Devletlerinin karanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olduğunun bilincindeydiler.. Gençler, çocuklar, 1963’teki yürüyüşe de katılmış olan yaşlılar bir aradaydı.  http://dunya.milliyet.com.tr/hala-bir-hayalleri-var/dunya/detay/1754272/default.htm






***









İstiklal'de Robinson zarar ediyorsa, şehirde tüm kitapçıların kepenk indirmesi, indirmiyorsa Robinson'un makul şartlarda İstanbul'un en şenlikli caddesinde zarar etmemesi gerekir!



Beyoğlu, İstiklal Caddesi'ndeki Robinson Crusoe Kitapevi'nin önünden insan geçmiyormuş. Kirasına çok zam yapılmış. Zarar ediyormuş.. Çıkarttıkları Rob Kart'larla müşterisinden destek istiyor. Fiziki olarak Türkiye'nin en  güzel ve müdavimleriyle en ayrıcalıklı kitapçısının bunları söylemesi çok mantıklı değil.. Bu talepte kapalı cümleler, eksik olan kelimeler var!  

'Robinson Crusoe 389, Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerinde, yaklaşık 20 yıldır kendi imkânlarıyla hizmet veren, bağımsız bir kitabevi. Agos gazetesinin haberine göre son dönemde maddi açıdan sıkıntıya düşen kitabevi, internet sitesinden bir çağrı yaparak okurlarından destek istedi. ‘Önce öde, sonra al’ adıyla başlatılan kitap kampanyası çerçevesinde, 500 ve 1000 liralık RobKart’lar hazırlandı. Tutarı, 50 liradan az olmamak koşuluyla kart sahibi de belirleyebiliyor. Açıklamada “RobKart kullanarak sadece kitap değil, bir kültür varlığının geleceğinin de korumanız altına gireceğini hatırlatmak isteriz” dendi.

Peki, neye direniyor Robinson Crusoe 389?   Kitapevi çalışanı Seda Ateş, bağımsızlığın kimliklerinin bir parçası olduğunun altını çizerek, kurumun maddi sıkıntısının İstiklal Caddesi’ndeki masa-sandalye yasaklarının başlamasına tekabül ettiğini anlatıyor:  “O yasaklardan sonra caddede tek tük insan görür hale geldik. Bu ilk darbeden sonra Taksim Meydanı’nda başlayan trafik düzenlemesi ikinci darbe oldu.  Bu değişikliklerle beraber insanlar Beyoğlu’na gelme alışkanlıklarını yitirdiler.  Kitabevi, bulunduğu binada kiracı. Binanın kirası, son dört-beş yıl içinde orantısız bir biçimde artmış.  Ateş, yapılan destek çağrısının amacının, bir yandan da, insanlara Beyoğlu’na gelme ve buradan kitap alma alışkanlığını yeniden kazandırmak olduğunu söylüyor. ‘Önce al, sonra öde’ kartları bu amaçla tasarlanmış.  “İnsanlar bu uzun süreli kartlarla buradan alışveriş yapmaya devam etsinler ve Beyoğlu’na tekrar gelmeye başlasınlar istiyoruz.  Umudumuz bu yönde” diyen Ateş, çağrıya gelen yanıtların şimdilik bekledikleri gibi olduğunu belirtiyor.'   Buraya kadar Agos gazetesinin haberini paylaştık.

Ne ki, bu açıklamalar biraz garip görünüyor.  Gerçi, medya kültür dünyası, acil görev bilinciyle olayı sahiplendi, gazeteler haberi kültür sayfalarına taşıdılar, yazarlar destek mesajları yayınladı ama böyle bir kitapevinin okurlardan avans talep etmesinin nedenlerini anlamakta güçlük çekiyoruz.  İstiklal Caddesi üzerinde toplam üç-beş kitapevine göre, arkasındaki kilisenin vakfının müsteciri olması muhtemel Robinson'un kirasının caddeye nispeten oldukça düşük olduğunu tahmin etmek güç değil.  Mefisto'nun , sokak içindeki Pandora'nın, DR'nin birbiri ardına açtığı şubelerden sonra kitabın İstiklal Caddesinde satılmadığını söylemek tek kelimeyle abestir.  Zarar ettiğini söyleyen yayınevi çalışanı Ateş'e hak verirsek, İstiklal'in arka sokaklarında, şehrin ya da Anadolu'nun varoşlarında adanmış bir fedakarlıkla çalışan hiçbir kitapevinin ayakta kalamaması gerekirdi.  Ateş, 'yasaklardan sonra caddede tek tük insan görür hale geldik. İnsanlar Beyoğlu’na gelme alışkanlıklarını yitirdiler.' diyor. Daniel Defoe'nun ıssız adası hiç değil Robinson ;  önünden saatte binden fazla insan geçmesine rağmen bunlar söylenebiliyorsa ortada ciddi bir veri zaafiyeti var demektir.  21 Ağustos'ta Türkiye Yayımcılar Birliği Başkanı Metin Celal'in yazdığı gibi 'Türkiye’de kültür ekonomisinin büyüklüğü 46, 1 milyar dolar. 2011 yılında turizm gelirlerimiz ise 30 milyar dolar  ; bu önemli bir kitle ve kültür sektöründe, turizmden fazla yoğun bir hareket demektir..

Kültür sektörünün özeti yayın ; arşiv bilgisi  kitap, dergi..  Mübadelenin mekanı kitapevi..


İstanbul’un fahri amazon.com’u yıllar evvelinden beri bu kitapçıdır. Hâlâ da yurt dışından istediği kitapları internet yerine Robinson’dan ısmarlayanlar vardır. Nefis mimarisinin altında ünlü mimarımız Han Tümertekin’in; o önünde kimbilir kaç fotoğraf çekilmiş logosunda ise Türkiye’nin en önde gelen grafik tasarımcısı Bülent Erkmen’in imzası bulunur. Zamanında tüm bu isimleri bir araya getirme zevkine ve birikimine sahip, nüfusu hababam artsa da kitap okuyanlarının sayısı mütemadiyen azalan bu ülkeye bu “hediye”yi veren kurucu ortaklar Deniz Kunkut ve Uğur Eruzun’a bence Kültür Bakanlığı bizde şövalyelik nişanının muadili neyse onu takmalı.
http://cadde.milliyet.com.tr/2013/08/22/YazarDetay/1752947/




Radikal'den Nilay Vardar'ın haberinden öğreniyoruz Beyoğlu'nun asırlık kitapçısı kapanıyor. Galata'daki 93 yıllık kitapçı ve Türkiye'nin ilk müzayede mekanı Librairie de Péra kirasını ödeyemeyeceği için kapısına kilit asıyor. Oysa, o dükkana herkesin bildiği ama kimsenin görmediği bir divan şairinin şiirleri bile gelmişti.


http://kitap.radikal.com.tr/Makale/beyoglunun-asirlik-kitapcisi-kapaniyor-372373
http://www.radikal.com.tr/hayat/beyoglunun_en_eski_kitapcisi_kapandi-1148977



Galatasaray'ın arka sokaklarında, Beyoğlu'nun pasajlarında, hanlarında kitapçılık yapmaya çalışan esnafın, esnaf olmanın ötesinde birikime sahip sahafların da sorunları var. Kimse onları şımartmıyor.. Sanki İstiklal'de tek sorunu olan cadde üstündeki bu güzel mağazaymış gibi  'Diren Robinson!' kıvamında  yazılar yazılıyor. Yazar ve okur camiası, bu seçkin işletmeye sonsuz kredi veriyor. Ünlü isimler birbiri ardınca imza günleri düzenliyor. Tam bir kırlangıç fırtınası hali.. Entellektüelizmin yangın alarmını pek anlamıyoruz. Bu fanatik taraftar tepkisi tüm İstiklal'in kitapevleri için kullanılsa, iyi niyetin yarattığı bir kollektif, çıkartılacak avans kartlarını tüm kitapçı esnafına dağıtsa, ortak sorunlar eşitlenir. Ama öyle değil de, birini takdir ederken diğerlerini görmezden gelip, sesi çıkmayanları susarak kaderlerine terkediyorsak, bu işte bir yanlış var demektir!  Sorun beyaz Robinson'u yaşatmaktan öte caddenin gerçek Cuma'larını görebilmekte .. Küçük burjuva zekası, şartlanmışlığı içinde işi yine abartıyor!..


Problem içindeki kiracısının, türbülansa giren yayınevinin yaşatılmasıysa eğer, bunun yolu kapitalizmin imkanlarını sonuna kadar kullanmaktır. Vicdanla, erdemle kuşatılmış mübadele rejiminin mahirane boyunduruğu altındaki küçük burjuvazi eğitilmek, bilmek, öğrenmek ister ; işbirliğine açıktır.  Sistemin irtibatları görgülü ve değerlidir ; uzmanlaşmış bilgeler,  metalaşmış kültüre ruh nakleden  profesyonellere danışmak, morali bozuk tacirlere iyi gelir.  Kitabı internet ortamında satan Amazon kurucusu Jeff Bezos, geçen ay Washington Post'a ikiyüzelli milyon dolar sayarken eli titremedi ; tereddüt etmedi.  Büyüyen Türkiye'de iyi eğitimli nüfus Batıdaki akranlarıyla eşit nitelikli. Telif eserlerin, kategorik hizmetlerin görünür biçimde arttığı bir ekonomik alandan bahsediyoruz. Uluslararası standartlarda yazarların varlığını düşünürsek ortam mümbit. Kitap için karamsarlıkla mağduriyet edebiyatı yapmak, binlerce yayınevinin varlığını tekzip eden eski tarz bir jargonu güncellemek inandırıcı olmuyor.  İstiklalde kitapçılıkta yeise kapılmanın gereği yok. Elimizde sektöre ait somut istatistikler, kitap okur profili analizleri varken, Ekşi Sözlük'te  'Robinsonu yedirmeyiz'  cümleleriyle şevk verenlerin sosyolojisiyle uğraşmak ya da münferit kitapçı/okur diyalogları üzerinden psikanalize başvurmak  doğru sonuçlar vermeyebilir. Ticari başarıyı ölçenler, iktisadi kararlılığı ve totali  göz önüne alıyorlar. Bu yoksa resmi, gayri resmi kültürel teşvikler için çabalamaktan başka çare kalmıyor.  Okurun ticarethaneye kredi açan  finans kaynağı olmasının sürekliliği yok.  Flanörün yan sokağında, hanların arka bahçesinde, İstiklalin pasajlarında, caddenin arka sokaklarında  tutunmaya çalışan yüzü aşkın sahafın sesini duyan yok..
 
Her ay İstiklal Caddesi üzerindeki kitapçılardan on'dan fazla kitap aldığım halde doğruyu söylemek gerekirse ne yerli ne de yabancı yayın için Robinson'a  çok uğramam. Her gittiğimde ortadaki raflar nedeniyle içerideki iki üç kişiyle dükkanın dolu olması, kitap raflarını taramak için gerekli fiziki şartların bulunmaması zayıf da olsa bir engeldir.  Gene de onun bütün ciddiyeti, zeki personeli ve bohem edasıyla orada bulunması her zaman 'okur' olarak bana keyif verir.  Bundan dolayı yaşamasını, tutunup başarmasını, iyi kazanmasını isterim.  Kalıcı çözüm müşterilerden avans istemek olamaz ; üç adım sonrasında hareket alanı kalmaz. Sokak içindeki Pandora'ya okuru çeken, niteliklerinin yanısıra yeni çıkan kitapları yüzde yirmi indirimle satmasıdır.  Banal bulunabilir ama zayıf bütçeli okur için toplamda yekûn tutar. Sahibi orada olduğu zaman müşteriyle laflamayı sever ; bu bilgiye açık mutevazı okur için talep edilir ölçülü bir muhabettir. Kitapların araştırmacının konusuna göre tasnifli bulunması, yayınlar rafta yoksa  temin etmeye istekli, hatta ek masraflar açan işgüzar, şevkli bir ekibin olması vd. önemlidir. Robinson'un kendine has nitelikli, ne aradığını bilen seçkin bir müşterisi var ; İstiklalin mahir gezginleri 'hizmeti övgüye değer!' bulur. Kuşkusuz anlaşılıyor ki bu kitlenin methiyesi, yankılanan sesin büyüklüğüyle ters orantılı ; kapalı toplumun sirkülasyonu bir mağazanın hayatta kalmasına kifayet etmiyor.  En ilginç kafa karışıklığı, failin 'biricik'  faaliyetinde gizli.

Robinson, sıradan okuru istiyor mu? ; buğulanmış  gerçek bu!


Okura doğru bilgilendirip, gerekli adımları attıktan sonra bu seçkin kitapçıda darlığın sürmesi için maddi bir sebep yok.. 'Yasaklardan sonra caddede tek tük insan görür hale geldik!' saptaması bir tevatür..

Bu kültürel kampanya dolayısıyla hissettiğimiz kadarıyla firma sahibi medyaya konuşmaya pek istekli değil. Mekanın düzeniyle ilgili dükkanın zaafiyetleri, mekan işletmecisinin ya da yetkilisin disiplinine, ilkeli yaklaşımına karşın okurla diyalog eksikliği, Beyoğlu'nun bu en şanslı kitapçısını umulmadık biçimde zora sokuyor. Durumun tecimsel çözümlerle, konunun uzmanlarının fikirlerinden, kültürel dünyanın, yazarların sempatisinden yararlanarak, kitapevine okuru getirmek için sevimli, hakiki nedenlerin bulunmasıyla çözülmesi gerekir.  Bu kampanya, iyi niyet kolektifleriyle, tesadüf ya da yardımlarla yürümez.  Kamuoyu araştırması yapmadan, istatistiki argümanları kullanmadan reel değerlere ulaşılmaz. Medyadaki sırt sıvazlamalarla  moraller tazelenir belki. Ancak, işletmenin bugünkü tükenmişlik sendromuna doğru teşhis konulamaz. Argümanları topladıktan sonra kalıcı çözüm müşteriyle ilişkideki diyalogda,  vakur pozisyonunu gözden geçirerek güleryüzlü iletişim mekanizmalarına kapıyı aralayan terakkiperver karardadır. 

Sonuç olarak : Robinson zarar ediyorsa, tüm kitapçıların kepenk indirmesi, indirmiyorsa Robinson'un makul şartlarda İstanbul'un en şenlikli caddesinde bu kadar imtiyaz ve ilgiyle zarar etmemesi gerekir..  Yapılan açıklamalardan anlaşılıyor ki, sefaletten sorumlu aranıyor ;  müzmin bakış açısının ivedilikle değiştirilmesi lazım.  İstanbul'un göbeğinde bu kadar ümitsizliğe kapılacak bir yoksunluk, varlık içinde yokluk üreten söylemi doğuracak mağduriyet yok ; tabii bilinç, sahip olduğu fiziki ayrıcalığı kaybetmez ve şehirli ruhuyla kolektif, akılcı maddi çözümler üretebilirse!

Yaptığımız eleştiriye rağmen, bu zorlu günlerde Robinson'un yanıbaşında durmak  konunun mahiyeti nedeniyle bir aydın görevi.. Bir kere daha tekrar edelim : Yoldan geçen okuru Robinson398 gerçekten istiyor mu? ;  diğer esnafı yok saysak bile cevap bekleyen esas soru bu!


İstanbul'un butik kitapçıları  /  Zor günler geçiren Robinson Kitabevi sayesinde, medyada onun kadar pohpohlanamayan ama şımartılmayı sonuna kadar hak eden İstanbul'un butik kitapçılarını yeniden gündeme taşıdı.. Darısı isimsiz kahraman sahafların başına.. http://www.radikal.com.tr/kultur/istanbulun_butik_kitapcilari-1147579



Psikoterapi niyetine! ; bu yaz çıkan üç kitap..
http://www.aksam.com.tr/yasam/kultursanat/edebiyata-yaz-dopingi/haber-239863



Bilgi Eğitim’de ilgi çekecek bir Çizgi-Roman Sertifika Programı : Eğitmen, Gazi Mehmet Emin Adanalı, boğaziçi Üniversitesi, Fen ve Edebiyat Fakültesi, Batı Dilleri Edebiyatları Bölümü’nde öğretim görevlisi. Aynı üniversiteden Kimya Mühendisi çıkmış ve SFSU’da Finans üzerine M.B.A. yapmasının ve 20 seneye yakın San Francisco şehrinde hayatını IT ve internet üzerine danışmanlık yaparak kazanmış olmasının kendisini buraya nasıl getirdiği hakkında pek bir fikri yoktur. Üç senedir içeriğini ve pedagojik yapısını kendi düzenlediği çizgi-roman teorisi, metodolojisi ve tarihçesi konulu iki ayrı ders yanında ‘graphic novel’ sürecinde çizgi-romanın politik izdüşümlerini ve post-modern mitolojilerle bağlantılarını inceleyen iki ders ile birlikte toplam dört ayrı çizgi-roman dersi vermektedir; Türkiye’de akademi/üniversite seviyesinde Boğaziçi Üniversitesi çizgi-roman konusunda ders veren ilk ve tek üniversitedir.
http://www.bilgi-egitim.com/tr/programlar/104/cizgi-roman





***




Tophane-i Amire binasında “Unknown Forces/ Gestures Beyond Surfaces” ismiyle açılacak olan sergi 31 Ağustos itibariyle ziyaretçilerini ağırlamaya başlayacak. 12 ülkeden 25 sanatçının katıldığı bu serginin küratörlüğünü Sadık Karamustafa ve Sunjung Kim üstleniyor.Sergiye Katılacak sanatçılar ve sanatçı grupları: Young-Hwan Bae, Caner Aslan, Alicia Frankovich, Cevdet Erek, Liam Gillick, Nilbar Güreş, Yang Ah Ham, Beom Kim, Joo-Hyun Kim, Meiro Koizumi, Ahmet Öğüt, Nam June Paik, Changkyung Park, Fahrettin Örenli, Vandy Rattana, Tino Sehgal, Do-Ho Suh, Tadasu Takamine Koki Tanaka, The Propeller Group Apichatpong Weerasethaku http://www.msgsu.edu.tr/msu/pages/tophane-i_amire_k_s_m.aspx

Başlangıç: 08/31/2013/20:00
Bitiş: 09/21/2013/20:00





***




Bundan yıllar yıllar önce Almanya’da yaşayan bir adam aslında herkesin sanatçı olabileceği fikrini ortaya atar. Herkesin yarı deli, yarı dâhi biri olarak gördüğü adam bir sanat profesörüdür. Hocası olduğu üniversiteye önceden hiç sanat eğitimi almamış pek çok kişiyi ücretsiz kabul etmeye başlar. Birlikte ders yaparlar. Bir süre sonra, üniversite bu duruma tepki gösterince, profesör kendi okulunu açar ve buraya gelen farklı mesleklerden ya da hiç meslek sahibi olmamış kişilere yaratıcılığın aslında öğrenilebilecek bir şey olduğunu gösterir. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/isil_egrikavuk/care_drogba_mi_alparslan_mi-1147770




***





Istanbul,  neden beni bir başıma bıraktın böyle!

Istanbul Modern'de bugün!
23 Ağustos 2013 Cuma, 17.30
Marmara'yı Ziyaret : Bir Monali Meher Performansı ..


YAP İstanbul Modern, IPA-Uluslararası Performans Platformu işbirliğiyle, Monali Meher’in Marmara’yı Ziyaret başlıklı performansına ev sahipliği yapıyor. Sanatçı, daha önce Çin’in Guangzhou şehrinde tütsülerle geri geri yürüyerek gerçekleştirdiği “İnciyi Ziyaret” isimli performansını, İstanbul için tekrar yorumluyor. İstanbul Modern’in bahçesinden başlayan performans, Boğaz’ın sır bir noktasında tamamlanıyor. Herkese açık..
http://www.istanbulmodern.org/tr/etkinlikler/yap-etkinlikleri/marmarayi-ziyaret-bir-monali-meher-performansi_1221.html


Gökyüzü#: Bir Rob Sweere Projesi
22 Ağustos 2013 Perşembe, 18.00

Rob Sweere’in Sessiz Gökyüzü# adlı çalışması, IPA-Uluslararası Performans Platformu işbirliğiyle “YAP: Yeni Mimarlık Programı” kapsamında İstanbul Modern’in bahçesinde gerçekleşiyor. Sanatçı Rob Sweere’in tasarladığı Sessiz Gökyüzü#, dünyanın değişik bölgelerinde sanatçı tarafından gerçekleştirilen küçük etkinliklerin birleşmesiyle büyük bir happening’e dönüşüyor. Sessiz Gökyüzü#, katılımcılara sanat yapıtıyla yoğun etkileşime girebilecekleri bir atmosfer yaratmak için sanatçının rehberliği ve izleyicilerin işbirliğiyle gerçekleşiyor.
http://www.istanbulmodern.org/tr/etkinlikler/yap-etkinlikleri/sessiz-gokyuzu-bir-rob-sweere-projesi_1220.html


Dolunay Obruk / Istanbul Kafası
http://www.youtube.com/watch?v=G4XauoARx0w
http://www.dolunayobruk.com




***


Robert Redfort filmi
Yine bir Amerikalı eleştirmenin deyimiyle ‘Yaşlı Radikallere Yer Yok’ tadındaki ‘Geçmişin İzleri’, hatırlattıkları ve altını çizdiği bazı değerleri bakımından önemli bir çalışma. Bu dönemde, bu tür filmlere pek itibar eden yok ; dolayısıyla Redford hâlâ önemli bir işlevi yerine getiriyor. Biraz polisiye, biraz hukuk, biraz basın ilkeleri, biraz ‘kırık bir aşk hikâyesi’ ve çokça siyasi geçmiş dolu bu yapımı kaçırmayın derim… http://www.radikal.com.tr/hayat/eski_tufeklerden_kim_kaldi-1147368

Toronto, Kadın film yönetmenleri etkinliği
Dünyanın önde gelen sinema etkinliklerinden Toronto Film Festivali , Türkiyeli kadın yönetmenleri özel bir programla konuk ediyor. 'İsyan Çığlığı: Türkiye'den Yeni Kuşak Kadın Yönetmenler' başlıklı program, 1990'ların yeni Türkiye sinemasışlf beraber hem sayıları hem de görünürlükleri artmaya başlayan kadın sinemacıların uzun metrajlı filmlerine, belgesellerine ve kısa filmlerine yer veriyor. Bugün Belmin Söylemez'in 'Şimdiki Zaman'ıyla açılacak programda gösterilecek diğer yapımlar Pelin Esmer'in 'Oyun'u, İlksen Başarır'ın 'Atlıkarınca'sı, Somnur Vardar'ın 'Yolun Başında'sı, Aslı Özge'nin 'Köprüdekiler'i. Bölümde Berke Baş, Belmin Söylemez ve Zeynep Dadak'ın kısa metrajlı belgeselleri de yer  alıyor.  http://www.radikal.com.tr/hayat/turkiyeli_kadin_yonetmenler_torontoda-1147302



Lore / Savaşın Gölgesinde
Nazi genç kızın değişimi,  yaz mevsiminin sinemaseverlerce kesinlikle kaçırılmayacak filmlerinden..


22 Ağustos Perşembe : 2013 
En değerli vakitlerinizi bana ayırdınız .. sağolunuz efendim.. gökyüzünün sonsuz olduğunu bana öğrettiniz.. öğrendim.. yeryüzünün sonsuz olduğunu öğrettiniz öğrendim.. hayatın sonsuz olduğunu öğrettiniz.. öğrendim .. zamanın boyutlarının sonsuzluğunu.. ve havanın bazan kuşa döndüğünü öğrettiniz.. öğrendim efendim .. ama sonsuz olmayan şeyleri öğretmediniz ..  baskının zulmun kıyımın açlığın.. bir yerlere kıstırılıp kalmanın susturulmanın .. aşk mutluluğunun ve eski hesapların .. aritmetiğin bile .. bunları bulmayı bana bıraktınız .. size teşekkür ederim 


İkinci Yeni şiirinin iki büyük ismi: Turgut Uyar ve İlhan Berk. İkisi de ağustos ayında ayrıldılar aramızdan. “Kafiyeye ve ölüme inanırım.” diyen Uyar, 22 Ağustos 1985’te; Berk ise 28 Ağustos 2008’de. Ece Ayhan’ın da vurguladığı gibi, onlar Türkçenin “vazgeçilmez ve sivil şair”lerindendi. Yakın arkadaşlardı. Şiirin göğüne birlikte baktılar..
http://www.radikal.com.tr/hayat/ilhan_berkin_guzel_devedikeni_turgut_uyar-1147210



***








21 Ağustos 2013 : Çarşamba . .  Suriye'de aynı gün 1100 kişi öldürüldü.  Aksi olabilirmiş, katliam saklanabilirmiş gibi, resimlerin gerçek, olup olmadığı tartışılıyor.  Fotografın kalıcılığının , imajların sürekliliğine terkedildiği post modern uygarlıkta sabit ve kararlı bir dili görseller üzerinden kurmak mümkün değildir.  Levinas'ın dediği gibi, 'Neden ve Sonuç, bir zaman dilimiyle ayrılmış olsalar dahi aynı dünyaya aittirler.'    Neden zulümse, sonuç da zulüm üretir.    Üstünlük, dünyada gerekli bir mevcudiyetten değil, geri döndürülemez bir aşkınlık, korkaklık, sınırı geçen bir maraziyetten kaynaklanır.  Bedelini ödeyen o olsa da hiçbir  savaş, sıradan insanın savaşı, 'zafer',  sıradan insanın zaferi değildir ..  Hangi meşru gerekçe bu insanların ölüm nedenini kutsar?  Hangi talep, biçare mazlumları hedef haline getiren organize savaşları mazur gösterir!  Eylemlerimizi, 'ahlak' belirliyorsa, tartışılması gereken Vicdan'ın ne olduğudur ; soyut, felsefi bir muamma mıdır?  Günahlara ortak edilmek istenen politik bir tanrı icat edilmiştir. Neyi savunursa savunsun ; O'ndan İnsan 'hepsini' ister.  Herkesin, herkesle savaşında siyasi olanla, akli olanı ya da gayri maddi olanla şahsi ikbal için olanı ayırmak olanaksızdır.  Paradoksların birbirini kuşattığı alandan makul bir çıkış yoktur.  Siyasetin ideolojisi sonuna kadar bencilliktir ;  kullanım değeriyle 'düşman' olmasa yaşayamaz..




***





                          
 


13.Bienal küratörü Fulya Erdemci'nin açıklaması..


Bienal sanatçısı, İKSV isimli kurumdan dünyanın her yerinde olduğu gibi çok sesli enstürmanlarını ;  zilleri, davulları, trampetleri, fagot ve kemanları uygun bir akustik, coşku ve şenlikle kullandırmasını ister. Böyle uluslararası bir etkinlikte loş salonlarda infaz, bohem inzivada hıçkırıklar işin doğasına aykırıdır. Başkalarının acısını çekmeye meyyal küratör, 'Anne ben barbar mıyım? diye sorarken,  verilen cevaplar sansürlememeli, işgüzarlıkla gereksiz engellemeler çıkarılmamalıdır..


Quid rides? Mutato nomine de te fabula narratur. 
(Horace, Satires 1.1.69-70)


Sosyal argümanları kullanarak çağdaş sanat aracılığıyla sosyal eleştiri yaptığını / yapanlara sipariş verdiğini iddia eden İstanbul Bienali organizatörü İkaseve, yıllardır zekamıza hakaret ediyor diye yazmışız Şubat ayında..  Demek ki beklenti büyük ; öyle de kalacağa benziyor..  Fulya Erdemci'nin her halde hayatı boyunca unutamayacağı, belki de hiç hatırlamak istemeyeceği bir koordinasyon görevini yerine getiriyor ; büyük beklentileri asgariye indirdiğinden, bienali kuşa çevirip minimize ettiğinden dolayı sıkıntılı olduğunu tahmin etmek güç değil.  Vitrinde o olduğu için tüm taşlar ona atılıyor.  Orada bulunmak, dışarıda kalanlar ya da oyuna hiç katılmayanlar tarafından yeterli bir neden!  Sanatçının durumu, özgürlük için eksik parçanın, her şartta hep  namevcut olanın talebiyle ilintilidir.  Sanatın ontik yapısında bulunan doldurulamayan boşluk haslettir ; hep daha fazla demokrasi için haslet! Eksik parça, hep bir fazlalık olarak görülür ; kurumsal organizasyon tarafından engellenmek, sterilize ya da kamufle edilmek, lafı bölünmek, hızı kesilmek, 'yetti artık! denilerek kıvamında tutulmak, durdurulmak için çabalanılır ; küratör, sınırları belirleyendir.   Sanat, hayata yönelttiğimiz her eleştiriden nasibini almıştır ; suptil alana havale ettiklerimizin şifrelerini çözmek, sindiremediklerimizi öğütemediklerimizi geri çıkartmak zorundadır.  Eleştiriden payını almayacak kimse, pazarın dolaşıma sokmadığı tek bir özne, meta düzenine boyun eğmeyen hiçbir üretim yoktur.  Büyük şamatalarla ilan edilen ünlü isimler, aktiviteler ; bir yana koyalım. Hayatın şu anda vücuda getirdiklerine bakalım : Coğrafi, siyasi, tarihi üretkenliğin zamanla irtibatları eşsizdir. Özgün olan yerelin ifade noksanlıklarına rağmen Türkiye, çevremizle kıyasladığımızda olabildiğince toleranslı bir tecrübe geçirmektedir.  Bunca kültürel tarafa, çokluğa,  çelişkilere ve zenginliğe karşın, sırça köşkte bir bienal düzenlemesi tatsızdır.  Demokrasi açısından ifa edilen etkinliğin misyonu değerlidir ; tartışma vazgeçilmezdir. Kurumsal olanın sevimsizliğiyse mukadder..  Muhalif söyleme baştan yazgılı böyle bir etkinliğin bu noktalara taşınma absürdlüğü İKSV'nin iktisadi değerler sistemi içindeki sanatsal programı ifade edememe, tarafsız entellektüel rekabet zeminini oluşturamama zaafiyetindendir.  Sanatçının söylemi gördükleri, yaşadıkları üzerinedir ;  bugün, buradayımın hikayesini vurgular ; intibalarını sembolik göndermelerle anlatmaya çalışır.  Yitik bir paradigma ya da kopya veya ütopya, sinik bir bahane, olmadı kuyruklu bir yalan ; hepsi olabilir! Tüm toplumsal figürlerin portreleri, her ülkede iktidarın yasaları, evrensel meşruluğun sınırları ve toplumun kanaatleri çerçevesinde oluşur.  Bienal sanatçısı, kurumdan çok sesli eleştiri enstürmanlarını, zilleri, davulları, trampetlerini kullandırmasını ister. Böyle bir şenlikte loş salonlar, bohem inziva işin doğasına aykırıdır. Kültür izleyicisi, gereksiz engellemeler çıkarmamasını ondan beklemek durumundadır.  Yeni düşünsel sınırların çizildiği demokratikleşme paketinin açıklanacağı günlerde yaşadığımızı gözönüne alırsak neşeli istekler yadırgatıcı olmaz.  Ancak toplumsal basınca baktığımızda kutuplaşmaların ortasında kaldığını hisseden Erdemci'nin sanatçının eleştirel coşkusu karşısında bugünlerde daha yalnız ve hareket alanının  daha da dar olması kaçınılmazdır.  Bienal küratörü , şartlar muvacehesinde durumunu yeniden konumlandırıyor ve kendisinin belirttiği gibi Gezi eylemlerinin etkisi ve küratöryal bir tercihle kentsel kamusal mekanlardan nedenini açıklayarak ricat / çekilme kararı alıyor. Muhteşem yalnızlığını arttırıyor. 'Kamusal Alan' temalı 13. İstanbul Bienali'nin son rötuşu yapılmış haliyle sergi mekanlarını Antrepo No.3, Galata Rum Okulu, ARTER, SALT Beyoğlu ve 5533 olarak tespit ediyor...  İKSV basın bülteni ve Erdemci'nin tarihsel açıklaması ekte.. http://bienal.iksv.org/tr/arsiv/haberarsivi/p/1/814
 Beral Madra adlı deneyimli eleştirmen Twitter sayfasında 'Şimdi gerçekleşmeyeceği bildirilen, İstanbul'da daha önce gerçekleştirilmiş 'Kamusal Alan Projeleri' için bkz:  http://supremepolicy.blogspot.com
demiş..




***



Beynin kimyasal örgütlenmesiyle, bir insanın toplumsal örgütlenmesi, sosyolojik varlığı, kişinin fizik/metafizik, beden/moral, teklik/çokluk mütekabiliyeti arasında nasıl bir hormonal ilişki var?




Zeynep Direk'e :  İnsan, ait olduğu çokluktur! ;  yoksa değil midir?  

Facebook'ta Zeynep Hoca, "L'ambiguité du corps est la conscience". (Cümle "Bedenin muğlaklığı vicdandır" diyor ama belki de daha da güzel şöyle çevrilebilir: "Bedendeki muğlaklık vicdandır." şeklinde yazmış : Levinas, Totalité et infini, (Bütünlük ve Sonsuz), p. 178.

Aynı kitapta Levinas, 'Kimse, isteyerek iyi değildir.  Kimse isteyerek iyi değilse, iyiliğinin de kölesi değildir' diyor. Bir başka sayfada ekliyor : Sanki nesnel bütünlük, varlığın gerçek ölçüsünü doldurmamışcasına, sanki başka bir kavramı, bütünlükle kapsanamayan ve onun kadar ilk sonsuzluk kavramını, bütünlük bakımından bu aşkınlığı ifade etmek için gereksinmekteymişcesine..' Levinas, bütünlüğünü 'Masumiyet, vicdanın sıfır derecesi değil, vicdanın yüceltilmiş halidir.' dediği 28 Eylül 1982 tarihli Sabra ve Şatila konuşmasında zedelemiştir. Bu anlamıyla bedenden önce vicdandaki muğlaklıktan bahsetmek daha doğru olur. 

Zeynep Direk'in alıntıladığı cümle, Bedenin muğlaklığı vicdandandır' dese de ne 'insan' , ne de 'vicdan' , bedene ait, özerk bir oluşum değildir. İnsanın içinde bulunduğu boşluk, içinde taşıdığı boşluk da ; şahsi, standart ve  nizami değildir.. Özgür irade, ne özgürdür, ne de vicdan, geride kalan her şey mutlakmışcasına muğlaktır. Mutlak olan rastlantıdaki belirsizliktir ; ontolojideki muğlaklıktır. İnsan nedir sorusuna , zamana karşı akan çokluktur deriz. Şimdi biz Sn. Direk'e soralım : İnsan yalnız biyolojik bedenden ibaret midir?   Bedeni terk ettiğinde topluma bıraktığının içinde kemikleşmiş 'vicdan' yok mudur?

Levinas'ın cümlesi nedeniyle başladık, onla bitirelim :
'Nesnelliğin kendindenliği, varlığın başkalığına, bu başkalığa ihanet ederek katlanır.'

Yani varlığın başkalığına, kendine rağmen, içteki vicdanın zuhuru ile dıştaki anlamın tezahürü arasına sıkışarak ; tereddütle! . Katılır!
Vicdandaki muğlaklık, (Levinas, iyi bir örnektir) kimlik kazanmış bedendendir..



***


IPA performansları bu hafta Mixer'de! / IPA performances are at Mixer all week
www.mixerarts.com





***




Istanbul Art News; niye art news!


Kültür ve sanat yayıncılığına iki ayrı platformda başlayan Istanbul Art News ‘sıfır sayısı’ ile yayında.

Istanbul Art News, uluslararası sanat dünyasına odaklanan aylık bir gazete. Güncel sanat takvimini eleştiri, röportaj ve tanıtım yazılarıyla takip ederken piyasanın iç dinamiklerine dair rakamsal verilerin tartışılıp anlamlandırılacağı bir yayın olan Istanbul Art News, Türkiyeli sanatçı ve sanat profesyonellerinin dünya ölçeğindeki etkinliklerini sağlam bir haber akışı ve nitelikli yazar kadrosuyla okurlarıyla paylaşıyor.

Toplam 84 sayfadan oluşan ‘sıfır sayısı’nda 16 sayfalık ana gazetenin yanı sıra 5 ek yer alıyor: 'Piyasa & Koleksiyon' çağdaş sanat piyasasına dair güncel haberleri gündeme alırken, 'Portre' sanat dünyasından isimlerin öykülerine, 'Web'www.istanbulartnews.com site içeriğinden seçilmiş haber, yazı ve röportajlara, 'Stil' özel moda çekimlerine, 'Venedik Bienali' ise 55. Uluslararası Venedik Bienali’nden haberlere yer veriyor.

Ali Akay, Beral Madra, Özgür Uçkan gibi Türk sanat dünyasının önemli isimlerinin yanı sıra değerli yabancı yazarların da katkıda bulunduğu Istanbul Art News'un 'sıfır sayısı', yalnızca güncel sanat takvimini yakından takibe alan özel ekleriyle değil, tasarımı ve görselleriyle de öne çıkıyor.

İlk sayısı Eylül ayı başında 15.000 adet basılacak olan Istanbul Art News; plastik sanatların yanı sıra mimari, tasarım, gösteri sanatları, edebiyat gibi başlıkları da bünyesine dâhil ederek kültür ve sanat alanında geniş çaplı bir kaynak olmayı hedeflemektedir.

Türkiye sanat sahnesi için birleştirici bir online platform olmayı hedefleyen www.istanbulartnews.com adresinde ise hem aylık gazetenin içeriği hem de web sitesine özel haber, yazı, röportaj ve videolar okuyucuyla buluşuyor.

Istanbul Art News dağıtım noktaları aşağıdaki linklerden yakında duyurulacaktır.

istanbulartnews.com
facebook.com/IstanbulArtNews
twitter.com/istanbulartnews



***

Bisiklete Yaşam hakkı ..
http://www.radikal.com.tr/hayat/cift_tekere_yasam_hakki-1146897


***

SAHA, Bağımsız Sanat İnisiyatiflerinin Sürdürülebilirliğine Yönelik Destek Projesi devam ediyor..



SAHA Derneği, Londra Whitechapel Gallery’de 12 Eylül ’e kadar ziyaret edilebilen ‘The Spirit of Utopia’ sergisi kapsamında, Türk sanat kolektifi Ha Za Vu Zu’nun gerçekleştirdiği ‘Crying’ isimli performansın üretimine destek verdi. 2005’ten bu yana müzik, video, performans ve tasarım gibi farklı disiplinlerde çalışmalarını sürdüren Ha Za Vu Zu’nun yanı sıra Claire Pentecost, Ostengruppe, Pedro Reyes, Peter Liversidge, Superflex, Theaster Gates, Time/Bank, Wayward Plants ve Yto Barrada gibi uluslararası 10 sanatçı ve kolektifin katıldığı ‘The Spirit of Utopia’ sergisi ekonomi , çevre ve toplumun kendisine ilişkin alternatif gelecekler üzerine “...olursa ne olur?” sorusuna odaklanıyor.



***


Göçebeyiz Hepimiz! 
12 Eylül, 8 Ekim 2013
Deniz Pireci- Çetin Pireci
Galeri Bu / Galata
http://www.galeribu.com/#blog_section



***



Belki de Tanrı, uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için senden istedi. Belki de tam tam tersi!.. Kendini çok zorlama, en güzel şeyler onları en az beklediğinde olur. Yaşanan her şeyin bir sebebi, sıkıntılarının, tahammül etmen gereken bir nedeni,  ateşte kavrulsan da hayatı bilgeleştirecek, başkalarına nazaran sana farklı bir tecrübe kazandıracak bir işlevi mutlaka vardır.. Olmalıdır!

'Bitti' diye üzülme,  'yaşandı' diye sevin!...





Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü artık bildiklerimi bir çantaya kilitlemek zorundayım. Mutsuzlukla!. 


1982'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığında üç ülke kendi yazarları olduğunu iddia ediyordu. Üçü de haklıydı. Kolombiya'da doğmuş, Meksika'da yaşamış, ömrü boyunca sevmiş ve Küba için çalışmıştı.. Birkaç sene önce yakalandığı lenf bezi kanseri nedeniyle sağlık durumu kötüleşen ve inzivaya çekilme kararı alan yazar Gabriel Garcia Marquez, yakın dostlarına bir veda mektubu gönderdi.. 1927 doğumlu edebiyatçı çaresiz ve hüzünlüydü : Veda başlıklı mektubu, çeşitli dillere çevrildi ve o günlerde internet üzerinden yayınlandı..

Gitme vakti gelmişse durmanın,  zaman geçmişse  dönmenin ve aşk bitmişse 'yeniden' demenin  hiçbir anlamı yoktur!..

Bu mektuptan sonra öykü ağırlaştı ve uluslararası romancının kanserine -beklendiği üzere- kalıtımsal demans hastalığı eklendi. Geçtiğimiz yıl, 85 yaşındaki yazarın yakın arkadaşı Plinio Mendoza Kolombiya basınına konuştu ve “Uzun zamandır Gabriel ile görüşmedim ama oğlu Rodrigo, bana ünlü yazarın insanları tanıyamadığını söyledi” dedi.

Mendoza, Marquez’in insanlarla konuştuktan sonra onları hatırladığını belirtirken, “Gabriel’in hafızası zaten çok iyi değildi. Bazen nerede kaldığımı ve ne zaman geldiğimi sorardı, ama bazen de 30 yıl önceden bahsederdi” diyordu..

Arjantinli La Nacion gazetesi, Marquez’in anne ve ağabeyinin de Alzheimer hastası olduğunu vurguluyor. Sık sık çıkan 'öldü' söylentilerine rağmen Gapito  hâlâ yaşıyor. Ne var ki, unutulmaz roman Yüzyıllık Yalnızlık'ın yazarı , yakalandığı Alzeimer hastalığı nedeniyle zor zamanlar geçiriyor ; bu da bir gerçek.  Nobel ödüllü Marquez'i  birkaç yıl önce önce kaleme aldığı veda mektubuyla bugün bir kere daha saygıyla hatırlamakta yarar var..

Parça parça gelen ölümün yaşlanma ile değil,  unutma ile geldiğini öğrendim! 

http://www.museumofhoaxes.com/marquez.html



***


Bilincimiz nerededir?


"İnsan beyninin en gelişmiş kısımıdır. Düşünme, algı ve dil gibi işlevlerden sorumludur. Serebral korteks gri madde olarak da adlandırılan beyin'de bulunan bir örtüdür.  Korteks serebrum ve Cerebellum'un dış kısımlarını örter ve kalınlığı 1.5-5.0 mm arasındadır. Korteks'in serebrum'u örten kısımı serebral korteks olarak adlandırılmaktadır. Ağırlık bakımından beyinin 3'te 2'sini teşkil etmekte ve beyinin neredeyse tüm yapılarının üzerini örtmektedir."
http://tr.wikipedia.org/wiki/Serebral_korteks


Descartes'in  Cogito ergo sum/Düşünüyorum o halde varım cümlesi eksiklidir. Camera obscura'da Descartes başaşağı durmaktadır; cümleyi tamamına erdirecek yarım kalan tahayyülün tamamlanması için sorulması gereken şudur :  Nerede? ; varlığın nerede; bilinçte mi, bir müddet sonra toprak olacak malzemede mi varsın?
Biliyoruz ki Descartes düşündüğü için var değil; var olduğu için düşünebiliyor. Varlığı fiziksel bedeninin kimyasıyla sınırlandırılmış bütünüyle eşsiz, biricik, ve nörometrik yapısıyla diğer ben'lerden ayrı özerk bir modül yok. Düşünen 'ben' bir biyolojik aksiyom, rastlantısal bir doğa olayı değil ise, insana ve ondan sonraki düşünme eylemini gerçekleştireceklere bu imkanı tanıyan toplumsal bilgi'nin server / sunucusu nerededir? 


Bilinç denilen 'birikim' ve insanı diğer türlerden ayıran 'soyutlama' yeteneğimizin Serebral Korteks'le ilişkisi olduğunu söylüyor bilim adamları. Yalnızca hayvanlarla kıyaslandığında korteksin  kalınlığıyla ilgili bir tespit bu. Somut bir veri yok. Peki ya bu gözlem, alet,edevat, günlük kullanım değeriyle sınırlıysa, ötesindeki 'zeka' ve büyük 'hafıza' beynin içinde değilse! Freud, eseri Traumdeutung'ta  ortaya attığı üzre 'ruhsal yaşamda bilinçdışının bilgisini edinmek için rüyaların kral yolu olduğu' savı ; bu iradelerinin dışında bir gizli irade olduğu anlamına gelmez mi? Kolektif bilinç gibi kümülatif bir değer olarak dışarıdaysa ; şayet böyleyse uzay fiziğin içindeyse, bulunduğu yapıyı yani insan zekasının uzay fiziğini dönüştürme, değiştirme kapasitesi var mıdır?  Böyle bir soru, yersiz ve münasebetsiz olacağı kuşkusu yaratmıyor değil insanda. Gene de 'şüphe' doğamıza giydirilmiş, DNA'mıza monte edilmiş kişisel deney olduğu kadar toplumu da üreten bir faktör ; vasıflarımızı olumlamak durumundayız. Zaten tıp'ta  (Charles Brenner) süperegonun işlevinin 'bilinç'in bilinen anlamına zıt olarak, büyük oranda ya da tamamen bilinç dışında olduğunu söylüyor. Brenner'in tanımının yaygın kabul gören bir kavram  olduğunu belirtip devam edelim. Teorik olarak fenomenal bilincimizin farkındalığı bedensel malzemeyle sınırlı ve bireysel midir ; gayri şahsi, tikel yahut bütünsel midir? Tıp, bilicin dışını adres gösteriyor. Her metafor sonuçta bir maddi duruma tekabül eder.  Her alegorinin işaret ettiği bir fenomen/oluşum vardır. İnsan, Şey'ler ile öğrenir, nesneler/eşyalar, maddi yapılarla ilişkileri sayesinde tecrübe ve bilinç kazanır.


Halil Cibran Yalnız bir kere dilsiz kaldım ; biri bana, ‘Kimsin sen?’ diye sorduğu zaman diyor..


Aziz Augustain'in  Si fallor sum / Yanılıyorsam varım!  önermesine Descartes'ın verdiği cevap mahiyetindeki söylediği Cogito ergo sum/Düşünüyorum o halde varım cümlesi eksiklidir. Camera obscurada hem Augustin hem de Descartes başaşağı durmaktadır ;  cümleyi tamamına erdirecek yarım kalan tahayyülün tamamlanması için sorulması gereken şudur :  Nerede? ; çünkü biliyoruz ki Descartes düşündüğü için var değil ; var olduğu için düşünebiliyor.. Hülasa, varlığı kemale erdiren malzemeye bilincini veren 'bilinç' nedir?  Bilinçdışı uzay/mekansal olarak nerededir?  Hafıza nesneler/özneleri, duygu ve planları derlemeyi, bitiştirmeyi değil, kendi dışındakilerle mesafeleliği, parçalanmış benliği temsil etmektedir. Bilmek ve bilgi'den türeyen bir kavramın, arı gözünü sorguluyoruz! Malzemeyle sınırlı olsa bile bilinç fenomenleri, beyindeki hücreleri, sinir ağlarını, düşünceyi olumlu-olumsuz etkileme komutunu Neden verir?  Bir tohumu toprağa ektiğimizde, o tohumun varlık bilgisi ve gelişim potansiyelinin tüm şifreleri, yazılımın kodları vücudunun mevcudiyetinde depolanmıştır. Sosyolog Gabriel Tarde'nin söylediği gibi annenin, kızın, buğdayın, yağmurun, hasatın zamanı bellidir.  Peki, ait olduğumuz merkezin/doğanın  süreçlerine hakim olan plan ve denetimi sağlayan  hiyerarşik mekanizma birbirine bağlı mıdır? ; bağımsız sandığımız mevcudiyetler hakikaten özerk midir?  Yoksa, 'özgür irade', bireysel kontrol alanımızın  dışındaki 'bilinç' bir tahayyül müdür?  Gabriel Garcia Marquez'in demansından yola çıkıp sorarsak ; unutmaya yol açan nöral süreçlerin, kolektif yahut bütünsel zekayla madde dışı maddeyle, (tekrarlanır mahiyette elektrik, frekans, matematik vd.) irtibatlı mıdır?  İçkin psiko dinamikleri değil de, asıl olarak varlığın unutmaya yol açan aşkın doğasını, bilince şeklini veren, algıyı kuşatan tertibatı, görselliği yaratan tassavurun coğrafyasını , uzama indirgenmiş zaman ile indirgenmemiş bütünün amacını sorgulamamız gerekiyor.. Kant, ışığı görmez insan diyor ; ışıkla görür!. Işıkla görür, maddelerle tatbikat yapar ; öğrenir. Sonuçlar, bilince aktarılır. Geçmişten elimizde kalan, geleceğe aktarabileceğimiz, belki ölürken götürebileceğimiz tek mateyal bilgi ve tecrübedir. Onun organik malzemeye bağımlılığı, hırpalayarak aşındırdığımızda okunmaz olan ontolojiye ihtiyacı sabit midir?  Bilincimiz beynin içinde midir? ; yoksa bilincin uzay zamanda titreşimlerinin zaptedildiği, anıların, sinyal, ses ve görüntülerin saklandığı gayri maddi/şahsi bir muhafaza alanı mevcut mudur? Merkezi bir bellek varsa silinen/kaybolan veriler geri çağırılabilir mi? Spinozacı mercekten baktığınızda rüyalar, halüsinasyon ve keramet değil ama sezgi gücü bünyede oldu-bittiye getirelemeyecek kadar sıradışı bir vechelerin olurluğunu tespit ve ifade ediyor.  Tanrısal imkanları kuşanmış insan bir muamma! Olağanüstü olan, olağanüstünün her an düşünce kudretiyle aşılabilir olması. Varlığın ölümlü olduğu kadar belirli adlarla tanımlandığı,  toplum tarafından işlevselliğine yatırım yapıldığı yerde görünmezin  imkanlarını, metafizik diyalektiğin olasılığını, yaşanmış olanın silinmez izlerini bulmayı, var olmuş olanın bellediğimize kaydedilmiş isimlerini, isimlerin çağrıştırdığı duyguları geri çağırmaya, anıları kurtarmaya davet ediyoruz. Konuyu bilinmezliğe  taşımadan araştırabilir miyiz ;  mana dünyasının fiziksel düzlemde olası, anlaşılır, aritmetiksel bağını, inkişafın bir merhalesinde görüntüye çevrilmiş resmin öncesine ait doğrulanabilir zihinsel cevabı, beynin psişik, organik vd. teknik imkanlarıyla keşfedebilir miyiz? Asıl soru bu!


***


Stradivarius kemanlar için pek çok
kitap yazıldı, ama kusursuzluğunun sırrı çözülemedi..

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=433754&kn=16&ka=4&kb=16



***




Maskeli Süvari / Lone Ranger..
Vizyonda Bir Kızılderili Filmi!..

Kılavuzu Karga adlı Fim eleştirmeni güzel yazmış : 'Batının "Medeniyet getireceğiz" dediği şeyin orayı sömürmek olduğu , Buffalo'ların öldürülmesi ile "every dead buffalo is every dead indian'' sözüne gönderme yapıldığı, bir ülkeye tren rayları döşemenin, bilgiyi taşımak değil o ülkeyi işgal etmek olduğunun anlatıldığı, Politik Olarak Doğrucu bir film!' diyor tamamlıyor : Yüzyıllık Yalnızlık'ta Gabriel Garcia Marquez adlı üstat, medeniyet denilen yıkımın trenle geldiğini anlatır..



Butch Cavendish, Vahşi Batı eyaletlerinde nam salmış azılı bir hayduttur ve çetesiyle işlediği cinayetler, yıllardır sürdürdüğü zulüm nedeniyle idama mahkum olmuştur. Tren yolu açılış töreninde halka 'armağan' olarak asılmasına karar verilmiştir, fakat onu kasabaya taşıyan tren vagonundan kaçmayı başarır. Peşine takılan bölge süvarilerini ise pusuya düşüren Cavendish'in önünde şimdi kimse kalmamıştır. Kendisini adalete adamış, gizemli maskeli bir süvari ve yüzü 'savaş' boyasıyla kaplı Kızılderili Tonto dışında...

İlk kez 1930'lu yıllarda ABD'de bir radyo programında ortaya çıkan Maskeli Süvari karakteri daha sonra televizyon dizisi ve sinema filmleriyle ete kemiğe bürünmüştü. Bu son Maskeli Süvari filmde Kızılderili ruhani savaşçı Tonto'yu Johnny Depp canlandırırken, hukuk adamlığından süvariliğe geçiş yapan John Reid'ı ise Armie Hammer canlandırıyor. Birbirlerine zıt iki karakterin, yolsuzluk ve açgözlülükle savaşmak için bir araya geldiği macerayı ise Karayip Korsanları serisine imza atan Gore Verbinski üstleniyor.


http://kilavuzkarga.blogspot.com/2013/08/maskeli-suvari.html
***




İstiklal Caddesi'nde Çağdaş Sanat Etkinlikleri..

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki binası ilginç bir yenileme sürecine girdi. Binada inşaat sürerken 8 ay boyunca ‘Transition/Geçiş’ projesi kapsamında pek çok performans gerçekleştirilecek. 1 Ağustos’ta başlayan proje 15 Mart 2014’e kadar devam edecek. Yerli/ yabancı birçok sanatçının canlı performansları ve performansların video gösterimlerinin gerçekleştirileceği ‘Transition/Geçiş’ projesinin bitiminde mekânda kapsamlı bir sergi düzenlenecek, ayrıca projenin kitabı yayımlanacak. Royal College of Art işbirliğiyle gerçekleştirilen projenin ilk bölümünde Ali Cherri, ‘O Zaman Bana Bir Beden Ver’ isimli bir canlı performans sundu. Beş bölümden oluşan ‘Transition/Geçiş’ projesinin ilk ayağı, 23 Ağustos’a kadar Bjorn Melhus, Victor Alimpiev, Lida Abdul ve Harold Offeh’in canlı performanslarına ev sahipliği yapacak. Ana Prvacki, Anahita Razmi, Anna Konik, Fatma Bucak, Guido van der Werve, Güneş Terkol, Jesper Just, Lucy Beech&Edward Thomasso, Maria Jose Arjona&Nicoline Van Harskamp, Nigel Rolfe, Victor Alimpiev ve daha birçok ismi İstanbul ’da buluşturacak projenin ikinci bölümü 13. İstanbul Bienali’yle aynı dönemde yapılacak..


***


Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 6. Uluslararası Öğrenci Trienali Sergisi Pera'da açıldı..





***




Dünyanın en büyük sanat organizasyonlarından sayılan Edinburgh Fringe Festivali başladı. 


Her yılın Ağustos ayında üç hafta süreyle devam eden festival bu yıl 2 Ağustos’ta başladı. 1947’de İkinci Dünya savaşının ardından Avrupa’daki kültür hayatını hareketlendirmek için başlayan festival bugün onlarca uluslararası sanatçı ve gruba evsahipliği yapıyor. Bu yıl 66.sı düzenlenen festivalde bu yıl kabare, çocuk şovarı komedi, dans, fiziksel tiyatro, müzikal, opera ve tiyatro gibi kategoriler var. Özellikle tiyatro alanında önemli olan festivale bu yıl Fransa ’dan İngiltere başta olmak üzere pek çok ülkeden gruplar katılıyor.
Edinburgh Fringe Festival’i 26 Ağustos’ta sona erecek.


https://www.edfringe.com
http://www.edinburghfestivals.co.uk/festivals/fringe
http://en.wikipedia.org/wiki/Edinburgh_Festival_Fringe
http://www.radikal.com.tr/kultur/sanat_dunyasinin_gozu_edinburgh_fringe_festivalinde-1145025




***




Şair öldü!

“Sana artık Ahmet Erhan diyorlar
Akdeniz 1958. 1,72 kg. evli. karısı hamile. iki paket 
sigara. sabah dokuz akşam yedi. –sahi ne vardı
başka?” 55 yaş, yolun hepsi etti ; kansere yenik düştü. 
Cenaze nedeniyle kapalıyız..


***


New York'ta Serkan Özkaya açılış filmi.


New York / Postmasters, yeni mekânı Tribeca’nın ön açılışını Serkan Özkaya ile yaptı. Açılışta sanatçının ‘Mirage’ (Serap) adlı video yerleştirmesi sergilendi. Henüz mekân içerisindeki galerilerin ve ofislerin inşasının tamamlanmadığı Tribeca, ziyaretçiler için inşası süren, alternatif bir alan duygusu yaratıyor. Bir uçak gölgesinin belli aralıklarla sergi mekânı içerisinde gezindiği, Özkaya’nın ‘Mirage’ (Serap) adlı videosu, uçak kazaları, bombalamalar ve savaşlar gibi felaketleri akla getiriyor. . ‘El Yapımı’ işinden hatırlanan Serkan Özkaya, ağırlıklı olarak temellük (kendine mal etmek) ve yeniden üretim gibi konularla ilgili yapıtlar üretiyor. Sanatçı, dev ‘Davut’ heykeli, İstanbul Modern koleksiyonundaki ‘Yumurtacı Çırağı’ gibi işleriyle tanınıyor.

https://www.facebook.com/PostmastersGallery
http://vimeo.com/71416074



***





Yeryüzünün şen sivilleriyiz!..

Spinoza'nın ünlü cümlesini biraz değiştirelim : Doğa, hiçbir zaman uluslar, milletler, tilkiler, kediler yaratmaz. Doğa yalnızca bireyler, tek tek varlıklar yaratır. Hayvanlar hakkında bilgimiz sınırlı. Kanaatimiz ise kozmosun zekasından, amacının bilgisinden yoksun. Evrensel Hayvan Hakları Bildirgesi 11. maddesi 'Zorunluluk olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi yaşama karşı suçtur der. Zorunluluk dediğimiz, üzerlerinde her türlü tasarrufu hak iddia edebileceğimiz onların mal/meta olma kanaatimizdir. Bu insanmerkezci bir tavırdır. Oysa ki, onlar insan gibi kendisi için değil, yalnızca kendi kendilerine bireylerdir. İtiraz etme hakları dünyayı sarmalamış ekonomik organizasyonun kurumsal denetimiyle geçersiz kılınmıştır. Heidegger'in işaret ettiği budur : Yalnızca öbür insanlar üzerinde değil, genel anlamıyla egemenlik kurmak söyleminden, özgür bilinçleri sömürgeleştirme muhteviyatından vazgeçmeliyiz. İnsani bilinç, bilinç, bilinç dışına ya da altına karşı savaşabilir. Bilginin kendimize ait bölümünde doğanın vücut bulmuş halinin deneyiminin olağan akışını zorluyoruz. Doğanın hayat bilgisiyle savaşıyoruz. Hayvanda bilinç yok diyemeyiz. Yavrusunu yetiştirirken kendi tecrübesini aktardığına göre hem çevre, hem de organlarını, uzuvlarını kullanabilme beceriyle hayatta kalma bilinci gelişmiştir. Zaten bilincin özü hayatta kalabilme tecrübesini içkinleştirmesidir. Fazlası başka hayatların deneyimlerinin önünü kesmeye doğru gereğini aşan bir bozulma, çürümedir. Buradaki örnek, uç bir örnek değil ; gayet sıradan bir durum. Almanya'da kapatıldıkları fabrika düzeninde yaşamları boyunca gün yüzü görmemişler. Endüstriyel ahırlarından çıkarılmadan ömürlerini tüketen sağmal ineklerin bu görüntülerde kısa mutluluk anına şahit oluyoruz. Ürünlerini süt sanayine veren ve kapalı bir ortamda kasaplık hayvan olarak istihdam edilen 25 ineğin çimenlerle buluşma videosu ; belki bir anlık farkındalık bilincimizi etkileyecek. Verdiğimiz sıkıntıya bir nebze ayna tutacak.  Bir vegan derneğinin girişimiyle ilk kez güneş ışığına çıkmışlar. Öldürerek yediğimiz bu canlıların güneşle ve özgürlükle tanışma anları, bir ergenin ya da ömrünü okul ile apartmandaki odası arasında geçiren küçük çocuğun hafta sonu kırlara çıkmasından, arkadaşlarıyla doğayla buluşmasından farklı değil... İtişip kakışmaları, koşup zıplamaları, oyunları, bedenin içindeki kıstırlılmış hali dışarıda ifade eylemi mahiyeti itibariyle muhtemelen bizleri durup düşündürecek.. Tabiata dönük coşkuları aynı coşku ; insandaki neşe, aynı neşe.. Kollar, bacaklar, sinir, sindirim, üreme sistemi, duygular, korkular, öfkeler..  insan ile hayvan arasında bir fark yok. Hürriyet, kafeste, akvaryumda, ahırda tutsak edilen için aynı hürriyet. Doğaya kavuşma ve özgürlük anının sevincini izleyin. Onlar, barınaklarında insanlık adına sağladığımız uygarca imkanlarla, şimdilik yaşamlarına devam ediyorlar ; cellat olansa cürmünün takipcisi..

http://youtu.be/5W2aVWuKiOI
http://www.youtube.com/watch?v=uMRIkwDxscI


***


Pazara Kefal geldi!

Eline her olta alan delikanlılık yapmasın!’ sloganıyla yayın hayatına başlayan Kefal Edebiyat Dergisi'nin kadrosu, iletişim fakültelerinde eğitim alan öğrencilerden oluşuyor. Ekip ‘Kefal’ adının derginin edebi olmasının yanında mizahi bir duruş da sergilemesi oluşundan geldiğini söylüyor. Sefaköy metrobüs köprüsünde uçakları izleyen vatandaşların öyküsü, 90’lı yılların çocukları, Hürriyet Mahallesi’ndeki Hollandalı Leo, kaos teorisi, sınıf başkanlığı ile devlet başkanlığı arasındaki benzerlik, ‘bir ayrılık hikâyesi’ olarak ‘ sünnet ’, İstanbul’un lekeleri ve 20. yüzyılın ütopik memleketleri ve dahası ilk sayıda...


***


Şener Şen / Domates...

http://www.youtube.com/watch?v=n01Y7C75XM0



***




Yemek ve ve Politika..



ABD’de yaşayan Irak asıllı sanatçı Michael Rakowitz ‘Düşman Mutfağı’ adlı projesinde, Amerikan ordusunun Irak’ta kullandığı yük vagonlarına benzer bir kamyonu kiralayıp Şikago sokaklarında bedava Irak yemeği dağıtmıştı. Projenin ilginç tarafı da yemeği yapanların Iraklı, servisi yapanların ise Irak’ta savaşmış Amerikalı savaş gazileri olmasıydı. Sanatçı Rakowitz’e göre, sunulan köfteyi bu savaşın içinde bulunmuş birinin elinden yemek aslında dolaylı yoldan bir vicdan muhasebesi yapmak anlamına geliyor.





***



Hem bulunduğumuz şehre sor , hem içinde yol aldığımız kafileye ; emin ol ki biz cidden doğru söylüyoruz .. 12/81






Görüneni entelijansiya kabulde zorlanıyor . Çünkü ,soyutun bulanıklığı işlevsel ; kavramın anlam karışıklığının bir nedeni var. Kaosun keşmekeşinden herkes memnun . Sorun, Batı uygarlığının kendini yeniden üretememesi.. Amaç, yıkımın perdelenmesi . Çöküşün gizlenmesi hüner ister . Hegel, 'gerçek olan hakikattır' der. Bugün hakikat perdeleniyor. Her doğan ölümlüdür ; ahir zaman bilgisi çürüyen cesetten bir öncesini gösteriyor . Greenwich zamanın efendisi değil ; sermaye kendini yenilemiyor, bilgiyi yeniden üretemiyor .. Bilge'nin ömrünü doldurduğu bugün , tek çıkış yolu kalıyor meczubu oynamak, yani şarlatanlık . Onlar da öyle yapıyorlar . Simurgların konduğu doruk artık bir göçük. Sürekli söylüyoruz ; artık ne gerçek bir öğreti, ne bir bilgi, ne de öğrenilmesi gereken bir ders kaldı ortada; kültür endüstrisi çöken rejimine payanda, görüntülerini temizlemek isteyen şirketler yalanlarına ortak arıyor.. Ünlü sanatçılar, uyanık küratörler, akil eleştirmenler, ruhsuz sanat tarihçileri, oryantal kültür editörleri kendini meşrulaştırmaya çalışan sermayeye, kültür hamisi bankalara, sanat rejimi kralla soytarılarına emanet.. Niye gülüyorsun? Anlatılan senin hikayen!

Quid rides? Mutato nomine de te fabula narratur.
Horace, Satires 1.1.69-70





***









*This other, dripping from eyes and nose, that you see leaving his study after midnight, do you think he is searching among his books how to become a better, wiser, or more contented man? Not a bit of it. He will die or he will teach posterity the metre of a line of Plautus, or the correct spelling of a Latin word.
Quid rides? Mutato nomine de te fabula narratur. (Horace, Satires 1.1.69-70)
Why do you laugh? Change the name, and the joke's on you.http://en.wikipedia.org/wiki/Horace


Yazışma Adresi/ emin çetin girgin ecg.okur@gmail.com


***