Bu Blogda Ara

1 Kasım 2015 Pazar

Günlük / Kasım 2015

 Bu 14. Bienal. Kanonik anlatıda büyük kopuşlar, dikkat çeken sıçramalar yok. Her defasında yeniden şahit oluyoruz: Çağdaş sanatın her eseri, ne derse desin müşterisi belli sınıfsal bir değer, tümel bakışı baskılayan kadraja alınan perspektiften soyut/somut bir eder üretiyor; tarihi yaratan güç birikimi ve iktidar mücadelesi sürüyor..






Yer Salıpazarı. Rüyalar ve riyalar arasında dolaşırken kendi kendimize soruyoruz : 'Sanat camiasının seçkinleri buradaysa, kopilleri nerede? Entelektüel feryatla başkalarının acısına ortak olanlar burada toplandıysa şayet, hikayesi anlatılan, kendi acısına küfürü meze yapan gerçek ötelenmişi nerede arayacağız?' İyiler buradaysa, kötüler nerede? Doğruluğu, adaleti, erdemi emreden insan suretindeki melekler buradaysa, aksini yapan şeytanlar nerede?

Geçen gün Jaki'nin resimlerine bakarken Mahir'e söylediğim gibi: Hivli Hamor'un oğlu Şekem'in, Dina'ya tecavüz etmesi, Yakupoğullarının topluluk olmaktan, halk olmaya geçişinin eşiğidir. Ondan önce hayvancılıkla geçinen halkın mülkiyeti İbrahim'in karısı Sara'yı gömmek için aldığı Efronun tarlası ve içindeki Makpela mağarası ile sınırlıdır. Çobanlıkla geçinen misafir bir aşiretin, bir halk olmasının serüveninde din önceliklidir. Mamafih, kavramın tamamına ermesinde yerleşilen toprağın ötesinde bir başka dinamik etkin olmuştur. Tarihi yaratan şiddettir; kurumsal örgütlenme ve özbilincin evrimleşme sürecini başlatan odur. Tüm kültürel sınırlar ve ahlaka ait hudutlar, tarihi yazan bu gücün eseridir. Dışarıda kan dökmek, milletlere 'devlet' bilincini verir. İçeride kan dökme hakkı performansı, umuma iktidarların dehşet hakkını ve egemenin ahlakı biçimlendirme gücünü hatırlatır. Devletin yönetim aygıtlarıyla, kültürün ideolojik aparatlarını bilmeden kullanan özneler kalabalıktan ötedir; bir nahoş neden olarak savaşların hem nedeni hem de sonuçlarıdırlar. Kitlelerin ötekiler üzerindeki kültürleri olduğu kadar, bunu sürdürecek olan seçkinler yönetiminin de kalabalığın hiyerarşik örgütlenmesinde ağırlığı vardır. Gücün yatay dağılımını ve hiyerarşinin dikey örgütlenmesine olanak tanıyan yetki paylaşımıdır. Kamusal memnuniyetler ya da öznelleşmiş haz verici külfetler aracılığıyle seremoniler oluşur. Motivasyon devletlere, duygusunun maddi kaynaklarını kitlesiyle paylaşma ve güruhlarına olduğu kadar muarızlarına da zor'larının meşruiyetini gösterme imkanını tanır. Her zaman tarihte endüstriyel devrim ve teknolojik gelişmeleri hazırlayan etken savaşlara uygun mühimat yaratma arayışıdır. Zor'un silahlar arcılığıyla pratik anlamını bulması iktidarların ve askeriyenin önceliği olmuştur. Hayat tutku ve öfkenin birlikteliğiyle süren vicdan yaralayıcı sınıfsal bir gösteridir; biteviye kurban, günahlarımıza kefil olan, zaaflarımızın kefaretini ödettiğimiz zayıflardır. Hülasa, Engels'in dediği gibi bütün bunlara rağmen "Zor'un zafer kazanmasına yardım eden şey, ekonomik koşullardır". Ekonominin biçimlendirdiği siyasetin güç araçlarının kullanılması keza zümrelerin, kastların, sınıfların menfaatleriyle uyumluysa başarı ihtimali kuvvetlidir. Bütün bunların varlığı, varoluşuna uygun şartlarda bir tarih bilinci ve müştereklerini birleştiren kapsayıcı bir stratejiyle devinmezse zor, tarihi yaratan diyalektik 'zor' olmaktan çıkar; kendini sonlandıran entropinin, düzensiz şiddetine, kaosun doğumuna olanak hazırlar.


Düşünce suçuna imkan vermeyen sosyal medya mecralarında bile barınabilmek için vasatın sınırlarını aşmamak, toplumsal tahditin hudutlarını fikirlerle ilga etmemek gerekir.  Zora boyun eğmiş toplum içinde ölümü yaşayacağı sınırlarını bilir;  kota aşımında ahlakı rencide olur. Ötekinin kanını dökmek tarih boyunca halklara karışmadan yaşama ve köle emeğini edinme imkanı tanımıştır; içeride kan dökme hakkı köleleştirilenleri soğurma, güruha iktidarların egemen gücünü kültürleri, seçimleri, intibaları, kanaatleriyle paylaşma, bu kavgadan pay edinme imkanı sağlar. Nihilizm ne bir ideoloji ne de bir ruh halidir; o, ucunda ölüm olan yaşamın özbilincidir. Modernlik öznel ekonomiden, ruhun burjuva toplumunda geçirdiği metaformozdan doğar. Çıkar ilişkisine kapak olan ekozırh, ruhu ve bedeni sarmalar. Modernitenin karşısında kasabalılık, evrenselliğin karşısında karşısında yerellik vardır. Üretim ilişkileri, üretim araçlarının mülkiyet paradigmasını; zamanın ruhu, iklimin dinamiklerine uygun öznel ideolojinin kabuğunu, diyalektik, iktidarın yol haritasını yaratır. AşkınMetafiziği'ne üretim araçlarının mülkiyet paradigmasından bakan hakim ideolojinin kabuğu geçit vermez; metalaşan uhrevi ruh, dünyevi bedene giysi olur. #AşkınMetafiziği'yle duhul olduğumuz ya da sınıfsal güdü ve fiziğin kurallarıyla girdiğimiz biyo-sosyal alanda (İstanbul'da gitmek imkanı bulamadığım konferansta geç kalmış bir soru olarak Badiou ve Zizek'e) aşk ile taraflar ortak bir mülkiyet paradigması ve aşılması imkansız, kendilerinin varoluş nedenleriyle uyumsuz antagonistik bir ideoloji problemi (sorunsalı!) yaratmıyor mudur? Düşünen özne, bizim gibi sembolik düzene mesleki olarak dahil olmadığı sürece analistin tahakküm alanına girmemiştir. Paris Komünü ya da Gezi Karnavalı; Sosyal deşifre, psikanaliz, öznenin bilmeye başlamanın bilincine ulaştığında, bilginin bedeliyle varlığına yabancılaştığında ancak bedelini reddin kabûlüyle ödeyeceği bir açığa çıkarma eylemidir. Refahçı ideolojilerin daha fazla eşya üreterek ve sahip olarak özgürleşeceğimiz yanılgısı; hayatı negatif bir ideolojiye çeviren modernitenin sembollerinin ve açığa kesilen bilginin mübadelesinin içeriği her koşulda yeniden tartışılmalıdır. Yeni bir hayat inşa edeceksek yaratıcılığın sınırsızlığıyla düşünsel özgürlüğün isimsiz rejimi kurulmalıdır. Otoritesiz, nedensiz ve emsalsiz. Oğuz Atay "Ben buradayım sevgili okur, sen neredesin?" beklentisine karşın Yazı bazen yazının kendisi için yazılır; ancak daima o, söylediğinden ve gösterdiğinden fazlasını hem ruhta hem bilincin genişleme talebinde saklar. Düşünceyi yazmak zordur. Felsefeyi okumak bir cefa işidir. Bunlar, birçok araçsal tertibattan bazılarıdır; her şeye karşın mahsur kaldığımız tarihten çağdaş sanat çıkmak için bir çabadır. Eseri okumak için aracılara gereksinim duyar; neticede hiç de olağan olmayan gayrat için felsefe bir çırpınıştır. Şuurlar açıldıkca zorbalık organizasyonları tedrici olarak tedavülden kalkacak, sonunda özbilincine erişen toplum tek bir bilim ve sanatın metaforlarına, mimesise, cinaza, dolaylamalara aldırmadan ortak bir doğru ile huzur bulacaktır; tahayyül budur. Marksın 'hürmete şayan' ifadesindeki düşünme merkezinin ve hayatı fabrikalaştıran üretimin mihengini aramamız, sürecin taraflarını itibarsızlaştığı ölçüde kendini değerli kılacaktır. Özgürlük, çalışmayla gerçekleştirilecek bir sahiplik değil, aksine çalışmanın reddi düşüncesiyle başlayacak mülkiyetsiz pratik bir süreçtir. Değer'in bir ölçü birimi ilan edildiği zihinsel matriste İyi yaşam için çalışmak, insan ve doğanın köleleştirilmesi için insan tecrübesini tekno dinamiğe kurban etmek demektir. Biliyoruz ki, peşlerinde kadim ve hürmete şayan önyargılar ve kanaatler silsilesini sürükleyen tüm durgun, donuk ilişkiler silinip süpürülüyor; yeni ortaya çıkan her şey daha kemikleşemeden miadını dolduruyor. Katı olan her şey mutlaka zaman içinde buharlaşarak yok oluyor. Devekuşu gibi başını toprağa gömenler haricinde saygı duruşunu bozarak sermayenin tanzim ettiği ahlakın dokunulmaz alanına artık daha fazla kişinin girmeye başladığını görüyoruz. Eğer iyilik kötülüğe, zafer yenilgiye, doğan, ölüme en baştan mahkum edilmiş ise bu politika nereye kadar gidebilir? Gerekeni söyleyen, mukadderatı sorularla genişletenlere; Önce psikiyatrik vakalar sermayenin bileşenlerinden ayrılarak şahsileşecek ardından normlara evrensel ölçüler konacak ki tahammül etmekte zorlandığımız hayat imkanların sıradanlığı içinde tesadüflerin gadrına uğramadan olağanlaşsın. Toplumsal kabahatlerin ahlaki hatalarının tekrarlanmasını istemiyorsak, eğitimde bireysel kaygılar yerine kolektif duygular konulmalı ve hatta yüceltilmelidir! 

Kadınların ezilmesinin geleneksel tahlilini öteleyerek maddeci açılımını ve feminizmin şeditliğine olanak veren temeller, Zizek/Badio ikilisinin paradigmaları onaylanmadan ve kalıpların girdabına kapılmadan yeniden değerlendirilmelidir.. Bunun için de kadınları sistemde edilgen, üretim aracı olarak metalaştıran; korkunç hayatların ürününe tâbi kılan somut pratiktir. Biliyoruz ki adım adım ulaştıklarında en sonunda cinsler, mevzubillah hakikati öğrendiklerinde ayaklarının altındaki zemini kaybedecekleri bir boşluk içindedirler. Kadınlarla erkekler arasındaki nesnel maddi çıkar çatışkısını ortaya koymak; kadınların harcadıkları emeği görünmez olmaktan kurtarıp adını anlamıyla çağırmamız gerekecektir. Değer olan üretimden kopulduğunda semptom kendi kendini bütün sırlarıyla ifşa eder. Erkek egemenliğinin tarihsel kökenleri, özgül bir üretim tarzı olarak patriyarkal ortam, ev emeği, kapitalizm ilişkisinden öte sanayi toplumunda kördüğüm olan bir aydınlanmanın güvencesizliğindedir. Tedirginlinin kuşattığı, endişeli bireyin erkeği kadını yoktur; özne hiçbir anında kapitalizmden ayrı bir kimlik kazanamaz. Ne var ki liberterlerin iddiaları farklıdır; onlar özgürlük ile kolektif sosyal güvenliğin birbirine taban tabana zıt kavramlar olduğunu söylerken -zemin buysa eğer- haklıdırlar. Emek ideolojileri açısından sosyal güvenlik olmadan özgürlüğün, kurumsallık olmadan güvencenin ve özgürlük olmadan da devletin olamayacağı apaçıktır. 


Birey olmanın cüreti, toplum olmanın neşesiyle birleştiğinde hayatı olumlarız; nekrofili ya da nekrofobik; yaşamın olumsuzlamasını talep edenlerin beklentisi ruha ya da bedene; ancak yine bu dünyaya aittir..

Spinoza, Etika'da (3 bölüm-s180 Duygulanışların Tanımları) duyguların algoritmasını çıkartıyor ve çalışma prensiplerini tanımlıyor. Biyo politik bedenin kombinasyonlarında Sevgi, dış bir nedenin fikri eşliğinde varolma kudretini 'sevinç' duyarak artırmama neden oluyor. Güncel bir okumaya tabi tuttuğumuzda Spinoza'nın 'insanın özü' dediği Arzu, bütün bu iktidar ağlarından kaçış planı üretebiliyor. Bizi kapitalist rejimin suç ortaklığından, sistemin maluliyetlerden azad ettiği miktarda öznel benliğimizin inkişafıyla bir ayrılma potansiyeli, varoluş kudreti yaratabiliyor. Birey olmanın cüreti, toplum olmanın neşesiyle birleştiğinde, munzam karşılıklar, birikimler çiftleştiğinde hayatı olumluyor. Kapitalizmin negatif diyalektiği malların ve hizmetlerin yenilenmesi anlamında devrimcidir. Ancak böyle bir hayatı olumsuzlama pahasına gerçek duygulanımları yaratan bir hayatı olumlamak, bizim kudretimizi yok eden ne varsa ona karşı hayatı üreme ve üretme eylemidir. Bedeni hapishaneleştiren her şey karşı isyanın yaratıcı kuruculuğu içi boşaltılan devrimci ideallerin reddidir. Yeni idealler tanzim edilerek araçsız hayatı yeniden üretme biçimlerimiz bedenlerimizin giydirilmiş bütün pozisyonlarını inkar ederek ötekilere karşı en dışlayıcı ve zalim duygulanımızı yeniden en saf şekliyle tesis ederek ölümden hayata doğru dönüştürebilir.

Politik hareketlerin ustalıkla filozofların dile getirdiği imkansız aşktaki teatral yan, siyasal terminolojinin her satırının dibine sızan bir cinsiyetçi sızlanma vardır. Proletaryanın ortaya çıkışıyla Descartesçı epistemolojinin geride bırakıldığı hiçbir şey yoktur. Söylemin ontolojiyi aştığı saptaması metanın dolaşımıyla renk değiştirmiştir. Lacan'ın 'sembolikte dışlanan, gerçekte geri döner' demesine karşın feminizme yol açan gerçeğin varolabilmesi için onun konuşulmadan yok olabilme, aslına iade edilerek hâle bırakılabilme imkanına sahip olması gerekir. Oysaki yeni sosyolojik tin, kadını kapitalist üretim sürecinde, değerin üretim aşamasında toplumlaştırarak kurgulamıştır. Çalışma dünyası, fabrikalarla sınırlı değildir; sokaklar tüm kurumsal örgütlenmelerle birlikte tüm sosyal mezhepler kadını ya ruhsuzlaştırma ya da metalaştırarak biyo-bileşenlerini zayıflatma mücadelesi vermektedir. Nüvesi emek olanın dolaşım sürecinde bu cendereden tarihten kopuşuna, Marks tarihten neşe içinde ayrılsın diyor. Ayrılmada maksada nail olan özerk yapılarda velut kadın/erkek kavramının ve soyut emeğin, epistemolojik üretimi konjonkturel siyasal parksisle ilgilidir. Lenin'in Bagdanov'a dayattığı Hegelci yan geleneksel felsefenin rasyonalizm ve ampirizmi pratikte rasyonelite ve uzlaşımcılık gibi ikiliklerle güncelleştirmesine olanak vermiş, hatta ondan ibaret kılmamış mıdır? Aşırı güç istencinin kurguladığı gerçeğin iktidara koşan sentezinde kadın, ehemin mühime tercih edilişiyle post priori politik aşkın bir bileşim olarak radikalleşmiştir. Bunun gibi Şukran Moral örneği önümüzdedir: Haklı itirazlarıyla her şeyi ihlal eden tuhaf bir durumdadır bazılarımız. Gerekeni söyleyen, mukadderatı sorularla genişletenlere taleplerinin karşılığını birebir ekonomide bulunmayan her karşı çıkış, sermayenin dünyasında tepetaklak bir duruştan ötesini ifade eder. Resmi politik yapıların parametreleri içinde kalmaya özen gösteren yurttaş ürkektir; tüm eğitim sürecinde bilinci korkutulmuştur. Tedavi edilmesi gereken bir durumu yücelten -sarf malzemesi insan olan- böyle bir politika kitlelerden sadece itaati istemekte, sonsuz iktidarın hicaptan arındırılmış ahlakını arzulamaktadır. Müşterisi olduğumuz siyasetteki gaye ve amaçtaki ekonomik mana şayet üretimse bu doğası itibariyle gayrı şahsi irade anlamında muhayyeldir ve içeriksizdir; temsil kavramının sığlığı zengin mabedi parlamentoda eşiği aşıp maksata hasıl olmamızı engelleyen mâniadır. İnsanın bağrında yatan yarı ehlileşmiş şeytanların en belalılarını çağıran ve onlarla cedelleşmeyi amaçlayan hiç kimse bu mücadeleden hasarsız çıkamaz der Freud; bir davettir bu ütopyaya inanlara. Yazdığımız için düşünmüyoruz; tek başına anlam ifade etmeyen kelimeler hakikatte yaşanamadığı için biz yazabiliyoruz.