Bu Blogda Ara

1 Mayıs 2014 Perşembe

Şükran Moral

 Olağanüstü zamanlarda yaşıyoruz. Bugün sanatta üzerinde durmamız gereken hizipsel istismarlar ya da tekrardan doğan yorgunluklar, okuru bezdiren apartmalar yahut üretenler arasındaki küçük farklılıklar değil, bizatihi gündemi meşgul eden eleştirideki sahte faaliyettir....




Bazı insanlar hakkında yazmak zordur. Kelimeler yetmez. Yazar yazar silersiniz. Gerçi biz çalakalem yazdığımız için yazıları hatası günahıyla gelecekte düzeltilmek üzere erteleyerek blogda eşzamanlı yayımlıyoruz. Ne var ki yolladığı basın bildirisinden sonra sabah gördüğümüz cümleyi tekrar okuma ihtiyacını hissettik. Ucundan değineceğimiz konu Şükran Moral!

Biyografisine baktığımızda 'Terme 1962' yazıyor. Demek ki 1979'da 17 yaşındaymış. 12 Eylül öncesinde öğrenci derneği tarafından güzel sanatlara giriş kursları yapılıyor. Elinde klasörüyle geldiği zaman ayağında postalları, günün koşullarına göre üstünde siyasi tercihlerini gösteren kıyafeti vardı. Posta idaresi mi tersane miydi tam hatırlamıyorum ama ekmeği ve hayatı için kendi başına bir mücadele veriyordu. Sanattan önce tanıştığı siyaset, kişiliğine nüfûz etmişti. Kararlı bir edayla 'ben ressam olmak istiyorum' dediğinde Şükran'ın tahmin ediyorum sanatla ilgili ilk tanıdığı kişiler oradaki bizlerdik. Onun performanslarına anlam ve amaç kazandıran çok genç yaşta tanıştığı siyasettir; politik tavrındaki kararlılık kategorik bir üsluba dönüşmüştür. Bugün onu eleştirenler, fikir sahibi olmadıkları o ergenlik döneminin Türkiyesini bilemiyorlar. Bugüne kadar tutarlılıkla sürdürdüğü tavrındaki o hiç yaşlanmayan meş'um hakikati es geçiyorlar.


O gün politik sanat vülger bir propaganda unsuruydu. Çağdaş sanat, bugün demokrasinin önsözüdür, kapak resmidir. Eleştiri, Batı uygarlığının şifresidir. Çok daha zekice, şiddete dayalı tüm baskı mekanizmalarıyla hesaplaşmak için bir yöntem, bir söylem imkanı sağlar insanlara. Dünyada hiçbir ferdin bilgisi ya da ürettiği değer şahsi gayretinin ve yeteneklerinin eseri değildir. Hayat kolektiftir!

Kamusal alanda neyin yapılabilir, neyin kabul edilebilir olduğuna dair belli kıstaslar vardır. Demokrasiyi topografik engelleri aşarak yaşatmanın tek yolu bu kabul edilebilirlik sınırlarını muğlaklaştıran taşkınlıklardır. Aykırı düşünce, ezberi kendi kurumsal gövdesinden, mahallelinin temellük ettiği devlet aygıtdan ve görüneni, çoğunluğun tekrar edegeldiği fikri mekanizmalarından ayıracaktır. Mesafe koymak, şahsi olanla tabi olmak zorunda olduklarımız arasındaki espası korumak ister. Farkındalık aynı zamanda bir ayartma ameliyesidir. Gelenekler tarafından belirlenen her yasa, her toplumsal temayül bir aşama gelir dayanır ki, orada vazgeçilmez bir taraf tutmayı diretir. Sapkın, Lacan'ın dediği gibi ötekinin arzusunun bir aracıdır. Alışıldık yoldan sapma ya da siyaseten zındıklık; düşünceyi, radikal inançsızlık öncesinde bir tercih çıkmazına sevkeder. Sanatçılar, tehlikeli değillerdir ama gereğinden fazla sinir bozucudurlar; densizlikleriyle irite ederler. Tarihsel bir sapağa gelindiğinde ana akımdan koparak kategorik bir kırılmayı da sadece onların aşındırmaları gerçekleştirecektir. Kadının emek piyasasına katılımı, işçi tarihinin geçmişi kadar eskidir; ancak kadın ücretli emeğin öznesi olmakla özgürleşmiyor. Aksine ekonomik sorumlulukları, çalıştırdığı sektörler, tensel tüketimi, siyaseten değerini artıyor. Yahut biyolojik eşitsizlikler. İlerleme, teknik olarak becerikli, üstün olmanın ötesinde, kadınla erkeğin eşitliğinde insan olarak doğada güçlü ve yeterli olmanın arayışına doğru meyledebilir. İlişkilendirildiği yücelikle alakasız kültür biçiminde faaliyetinin ürünle ilgili tanımı, kadının hayat tarzı olarak zuhur buldu. Ölümün katiyeti, böyle bir yaşam uğruna unutuldu! Buna rağmen kim, kimi ne adına eleştiriyorsa kelimeleri buğulu, nihai amaçları beliriz bu hayatta şimdi için değerlidir. Müdahaleyi doğru yapmak, kanayan yara üstünde operasyon gerçekleştirmek istisnasız her bireyin doğrudan katılacağı sıradan ve gündelik bir etkinliktir. Voltaire'in dediği gibi: 'inan bana dostum, her hatanın bir değeri vardır!'

Sonsuz sorumluluk talebine dayanan etik bir ilerlemenin işgüzarlığı, Aydınlanma felsefesinin en karanlık bölgesini oluşturur. Hegel, 'sınırı düşünmek onu aşmakla aynı şeydir' der. Doğru mudur? Sınırı düşünmek, zihnimizde onaylayıp yeni sınırlar inşa etmek değil midir?

Yüce sanat, maddi kültürün eleştirisini yapmaz. Sadece ortamın beslendiği eşitsizlikleri ayna gibi yansıtır. Ölen işçilerin ardından 'yüz karası değil ekmek parası' diyor madenci aileleri. Ey, orta ikiden evlenerek, dövülerek ayrılan çocuklar! O, alışagelen düşünce formunu perçeminden yakalamasa, bu gelişmişlik mertebesinde henüz bu tartışma yaşanamazdı.

Şükran'la telefonda konuşurken kendisine şunları söyledim. Senin yaptığın işler hakkında genel bir kanâât sahibi olsam da yetişme koşulları nedeniyle yaptığın işleri başından sonuna kadar izlemekte güçlük çekerim. Oysa hakiki bir performans, yalnızca yıpranmış kuralları, çürümüş ahlaki formları darmadağın etmekle kalmaz. Kendisine ait şartların belirlediği hayatta yeni duvarlar ve değiştirdiklerinin yerini alan koşullara paralel ahlaki değerleri de ambiyansı içinde kabul ettirmeyi başarır. Yeni sınırlar yaratarak sen bunu yapıyorsun. Olayın nosyonu, ifşa ettiğin sırların mefhumu, bizi sarstığı gibi çok kişiyi de rahatsız etmeden bu çarpıklıklar tartışmaya açılamaz. Ahlak, gerçekle değil, toplumsal ben'in şizoid hakikatıyla kurulan bir temas olduğunda, mutabık kalanacak demokratik uzlaşma imkansızlaşır! Sana duyulan tepkide parantezde tutulan neden budur!

Soru şu; suçlamak, ruhun sakatlanan parçasını mı onarır, yoksa bedenin toplum içindeki itibarını mı telafi eder. İmkansız, etik bir taleptir ve her zaman bir 'neden' vardır; ama hangisi?

Dünya savaşını başlatan bir Sırp milliyetçisidir. Bolşeviklerin bozulan istikrarının suçlusu Troçki, Osmanlının yıkılma nedeni Enverdir, Vahdettindir. Sorumlu, hep bir başkasıdır. İnsanın insanı, güçlünün zayıfı, erilin dişiyi, Adem'in Havva'yı, onun yılanı suçlaması eski bir gelenektir. Günah keçisi, çok kullandığımız bir kelime; kaynağını Eski Ahit'te buluruz. Bir şeyin bedelini başka bir şeyle ödermenin aracı olarak 'kurban' kullanışlı bir semboldür. Herhangi bir sorumluluk ya da toplumsal günahtan kurtulmak adına yeri gelir hayvan, yeri gelir iktidarlarımızı tehdit eden 'suçlu' ; yasanın emrettiği ritüellerle sarıp sarmalanır. Bazı günahsızlar, bazı günahkarların kefaretini öder. İnsanın temizlenmesi için kan akıtılır; kötülüğün yenilgiye uğraması simgesel olarak da olsa sırayı bozanlar için bir tehdit unsurudur. Gabriel Tarde, 'İnsanlar, toplumların içinde yaşamaz, toplumlar, insanların içinde barınır' der. Beynimizin derinliklerine sinmiş tecavüz imgesine eşlik eden bir linç kültürü vardır; korkular beslenirken, suç ve ceza aracılığıyla toplum yönetilir. Şeytanın varlığı, şiddetini gerçekleştirmek zorunda olan iktidarların masumiyetlerinin delilidir. Geçmişte suçlanan kadın, onu yıllarca sömüren erkeğini tecrit ederek onun iktidarını bugün elinden almak istemektedir. Oysa 'iktidar'ın yarattığı bizatihi onun tarafından kazılmış bir 'çukur' ya da hiçbir kurbanın bedeniyle doldurulamayacak bir boşluktur.

Marksın dediği gibi 'ortam ve koşullar insanları yarattıkları kadar, insanlar da kendi gerçeklerine uygun yaşayabilecekleri ortam ve koşuları yaratmak için çabalarlar'

Toplum, bireylerin toplamından fazlasına delalet eder. Tarihten delil getirelim, ya da gündelik haberlere bakıp mütalaa yapalım: Kim ne derse desin, son tahlilde 'akıl', kendi yaptığı yasaların boyunduruğu altına girmeye mecburdur. Şükran aslında hiçbir şey yapmıyor; sadece normları yaratan garip iktidarımızı rencide ederek dünyanın ufuk çizgisine bakıyor ve tarihin gidişatına uygun eşitlik taleplerini dile getiriyor. Kadın cinayetlerinden, çocuk gelinlere; değişmek, değişebilmek, değiştirebilmek için morale ihtiyacımız var!

Şükran Moral, yeni sergisinde çocuk gelinlerin dramına odaklanıyor..

Şükran Moral ’in B[R]YZANZ isimli kişisel sergisi, 18 Mayıs 2014’te Oldenburg’deki Edith Russ Haus für Medienkunst’te izleyiciyle buluşuyor. Serginin başlığı B[R]YZANZ sanatçının işlerine de vurgu yaparak kaos, rebel anlamında kullanılıyor. Sergide sanatçının video enstalasyonu "Tales to a Young Girl" ve heykel enstalasyonu "Çocuk-Gelin" isimli iki yeni işi ile beraber, "Hamam" ve "Bordello" gibi önemli işleri de yer alıyor. Şükran Moral son iki işinde daha önce ele aldığı küçük kız çocuklarına dayatılan evlilikleri bu kez de birebir yaptığı kız çocuğu heykeli ve Türkiye haritası şeklinde olan kanlı bir yatak ile çarpıcı ve sert bir dille eleştiriyor. Küratör Claudia Gianetti.. Sergi, 31 Ağustos'a kadar devam edecek.


***