Bu Blogda Ara

1 Ekim 2013 Salı

Günlük / Ekim 2013

 



Haset Ve Şükran


Göz, daha önce belirlenmiş değerler, hafızadaki ihtiyaçlar üzerinden bakar. Arzu ya da azap ; insanın gücü ve eyleminin amacı aynı suyu içtiğimiz, aynı havayı soluduğumuz canlıya bakışımızı değiştirebilir. Günahlarımızın kefaretini ödeyen keçilere, vicdanlarımızı rahatlatan kurbanlara her zaman ihtiyacımız vardır. Metaforlar, gerçeğin yerini almaz ; ancak insanlık halinden doğan kabahati dile getiremediğimizde ya da çocuklara hakikatı anlatmakta çaresiz kaldığımızda dili yumuşatırlar ; perdelenmiş çaresizliğimize, ortak suça ve tekrarlanması mukadder olan meş'um fiile aracılık ederler .. Demokratik kültürün inşasında gelecekte onlar için bir alan kurulacak, biyolojik psikiyatri ve psikanalitik terapinin diğer imkanları mutlaka tüm cinslerarası hesaplaşmalarda yer alacaktır. Günah keçisi, insanın kusurlarını örten, buna rağmen insanı günahtan alıkoyamayan bir imgedir. Maktul kurbandır ; peki onun önünde biz kimiz? Hayvanı çöle salıp Azazel'e gönderen kahin Harun'dan bu yana performansını yüzlerce yıldır aynı kararlılıkla gerçekleştiren insanın,  telafisi mümkün olmayan hatalarını arşiv kayıtlarından silmek için benzersiz bir organik mekanizması vardır..
Haset ve Şükran .. İnsan, acz içinde yaratılmıştır. Biliriz ; olmadık yerde bağışlanma ister.. Hoşgörü ve gelenekler devreye girer..





Yalnız yürek, beyin, mide, sinir ağı değil.
Dünyada taşıdığımız gövde, terkedip gittiğimizde bıraktığımız beden de aynı.
Doğumdaki sevinç, gençlikteki heyecan, yaşarsa yaşlılıktaki sükunet ortak ..
Tabiatı kavramakta, doğayı algılamakta aynı organların yarattığı duyuları kullanıyoruz. Korktuğumuzda kaçtığımız, sevdiğimize koştuğumuz aynı ayaklar.
Burun/göz/kulak ,deri/dil/dudak bütünüyle aynı işleve sahip.
Acıyı bir insanın mı, yoksa koyun ya da keçinin mi çektiği fark etmiyor.
Acı bildiğimiz acı. Dolayısıyla 'acı' önünde kıvranış, ölüm geldiğindeki çaresizlik, açlığın kavurduğu bedenin savruluşu, sevdiklerimize yapılan saldırı karşısında tepkimiz aynı. Bütün duyularıyla yaşam önünde insan ve hayvan eşit. Yani insan ve hayvan eşit.. Duyuların eşitliği adına 'akıl' dediğimiz muhteşem organın, yürek dediğimiz vicdanın adaletine ihtiyacımız var..
İnsana düşen insaf!..



***



Fransız Psikanalist Lacan'a sorarlar ; 'Hayaletler neden geri dönerler?' .. 'Ölüler uygun bir şekilde gömülmedikleri için!' diye cevap verir.. Gülsün Karamustafa-Vadedilmiş Bir Sergi-SALT Beyoğlu


10 Eylül 2013-5 Ocak 2014
SALT Beyoğlu - SALT Galata





http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/gulsun-karamustafavadedilmis-bir-sergisalt-beyoglu

'Bu Bienal'in ruhu nerede?' derseniz, 'burada!' deriz.. 
Geçmiş, sadece geçmişte kalmıyor.
Hazmedilmeyeni tarih kusuyor. 
Gülsün Karamustafa'nın Vaslamatzis apt. hatırlatması SALT..


Gülsün Karamustafa’nın Türkiye’de ve uluslararası platformda bugüne kadar düzenlenen en kapsamlı sergisi Vadedilmiş Bir Sergi, SALT Beyoğlu ve SALT Galata’da yer alıyor. Sanatçının Vaat Edilmiş Resimler (1998-2004) serisinden esinlenilen sergi adı, bu büyüklükte bir projenin zamanının geldiğini gösteriyor. Sanatçının iki farklı sanatsal varoluş biçiminin, resimlerinin ve avangart sanat pratiğinin eklemlendiği sergi, sanatçının 70’lerin sonundan günümüze devam eden işlerini içeriyor.

Marks'ın, toplumların örgütlenme tecrübesinde evrimin yarattığı kapitalist sisteme tarihin mukadder kıldığı ekonomik rasyonelite açısından bakması, kapitalizmi normatif bir olgu olarak değerlendirirken karşısına iradi olarak yaratılmış Hristiyan retoriğinde tasarımını bulacağımız idealist cennet ütopyasından devşirilmiş bir Bilimsel Mataryelizm tezini koyması gerçek anlamda çelişkidir. Voltaireci seçilmiş aydınların temsiliyetiyle, Blanquici seçkin kadroların darbesini harmanlayan Marksist teorinin yok etmeye çalıştığı eşitsizlik/adaletsizlik üstünden bir demokrasi müzakeresi yoktur ; ezenle ezilenin yer değiştirdiği bir iktidar mücadelesi ve diktatörlük teşebbüsü vardır. Aydınlanma ezberinde avam karşısında havas inancı, seçkinci/elitist kültürün eteklerine ve doruklarına birlikte sızmıştır. Post modern dünyanın tüm kurumsal örgütlenmesi, uygarlık dediğimiz faaliyetin, daha fazla iktidar isteyen faalini doğurmuştur. Eylemin eyleyenine inancın  ve durumları, yaşandıktan sonra tekrar okumanın farkı olmalıdır. Teoriden sonra, a posteriori/sonrasal değerlendirmenin değiştirdiği bir pratik olmamasının nedeni ıskartaya attığımız bilinç, post modern idrakı yaratan hedonist kültürdür.
Refah/israf toplumu, çekilen acıların nedenini sorgulamaz ; değiştirmek istediği bir dünya için değil, daha fazla tüketmek istediği bir doğa için ölümüne mücadele eder. Yalnız yönetilenle yönetenin diyalogları değil, şeylerin dünyasıyla kurulan ilişkiler de köle-efendi ilişkileridir ; endüstriyel ideolojinin reçetesi histeri nöbetine tutulmuş dünyanın olduğu üzere halidir!

Dört büyük melekten biridir : Ortadoğudaki Mikael, Batıya doğru yolculuğunda Michel'e dönüşür. Hükmetmenin Din ve filozoflarla ilişkilerinde dikkat edilmesi gereken bir eşiktir Foucault ; ona göre iktidar ile bilgi, cinsellik arasında perçinlenmiş bağlar, iri menteşeler vardır. İktidar tarihte belirli stratejiler üzerinde, kendi ideolojik düzenini 'bilgi' ile sarmalamış, kuşatmıştır. Devlet, bilgiyi örgütler, kendi tarzında kurumsallaştırır.  Foucault, 17.yy öncesi 'tahakküm düzeni' ve sonrası 'modern iktida'r başlığında iki kategorik tanımlama yapar. Dünyada her iktidar biçimi, suretinde ve ruhunda 'tahakküm' demektir ; iktidar şiddet ve baskı yoluyla, insan bedenine biçim verir ;  jargonu, grameri, provaktif söylemiyle zeminler yaratır. Layık/uygun gördüğü form/alarla vücutları inşa eder. Yeri geldiğinde gözdağı verir ; işkence yapar. Amaç sisteme biat eden bireyin itaatidir. Modern iktidar, örgütlenmesinde ilk önce yargıçlarını ve ordusunu, ardından mekteplerini ve hapishanelerini kurmuştur. Hastaneler ve adabı muaşeret, terbiye/islah düzeni yaratılmıştır. Tuzu kurular için sanatlarını, erkini agrandize eden gösteri düzenini, gerekliliğini şifreleyen ihtiyaçlarını sistemine katmıştır.

 Anne ben barbar mıyım? ; tartışalım!  

Psikiyatrik vaka, bilinç altında hoyratca tedavi edilecek, şuurlar açıldıkca zorbalık organizasyonları tedrici olarak tedavülden kaldırılacaktır ; eğitimin diyalektiğinin yarattığı temayül budur. Bugün paranoid varlığımızla içini doldurduğumuz bu mekanlar boyun eğen vatandaşı kurumsal pozisiyonunda, -işi, mesleği ile olduğu üzere- istihdam etmeyi sürdürmektedir. Foucault, akıl hastahanesi tanımının düzen dışı varlıklar için hapishanenin ehlileştirici işlevine sahip olduğunu söyler. Hibrit iklimlendirme tekniklerinin yeşerttiği psikologlar, psikiyatristler, yasalar, kurallar, suçun tasvirini çizen kriminologlar vasıtasıyla insanlar edeplendirilir ; müştekiler, aykırılar, hariciler, rejime uygun vatandaşlar halinde yontulur- biçimlendirilir. Olmazlarsa, Rodoslar, Maltalar, Sinoplar, Gulaglar, Guatanamalalar benzeri pro-aktif irşat mekanizmalarıyla toplum arındırılır. Bu ideoloji meselesi değil, 17. yüzyıldan itibaren modern toplumun örgütlenme biçimidir. Demokratik temsiliyette, birbirlerine kutuplaşan ideolojilerde aynı mekanik düzen hüküm sürer. Voltaireci, Jakoben zapturapt kültürünü halklar hapisanesine dönüştüren Leninist ideolojiye ilham kaynağı olan Peter Tkatçevdir. Spekülatif Hegeli ters çevirme refleksleri, gücünü ideolojiden alan bir oyundur. Ütopyasını kerameti kendinden olan Sosyalist/Faşist/Milliyetçi düzenin anıtları gibi, bireyi kuşatan devleti arasında da insanı biçimlendirme farkı yoktur. Zaten fabrika düzeni içinde ahlaki bir üretim muhayyilesine sahip olan hapishaneler, okullar, kışlalar, hastaneler gibi birbirlerinden amaçları farklı kurumlar da değillerdir. Nasıl, kutsal kişiler Batıya doğru aynı temsiliyetin isim değiştirme halini gösteriyorsa, müesses nizam da amaçlar aynı kalmak koşuluyla tüm modern çağ toplumlarında bilindik hikayenin ehlileştirilmiş görüntüsüyle tebalaştırdığı bireyden aynı taleplerde bulunur. Şizofreni ve paranodizm bir post modern toplum tipografisidir ; kendileri şedit de olsa kitlelerde şenlikli eleştiriler üretirler.

Psikanalist Lacan ise burada musallat olan hayaletleri ismiyle geri davet ederek obsesyonların nedenini çözecek  psikoterapist, sanatçıdır ; Gülsün Karamustafa doğru zamanda doğru yerde, doğru soruyu soruyor ;  doğru cevapsa hiçbir yerde yok. Nedeni yukarıda anlatmaya çalıştığımız üretimden doğan zaafiyet ; mülkiyetin yarattığı güç ve yerinden edilen bilinç..

Karamustafa’nın göç, yerellik, kimlik, kültürel farklılık ve toplumsal cinsiyet gibi konuları tekrar tekrar farklı açılardan ve çeşitli mecralar üzerinden ele alması, Batılı meslektaşlarının yıllardır dile getirdiği marjinallere atfedilerek toplumun dışarısında tutulmaya çalışılan, insanı yok sayan kaygıların burada da geçerli olduğunu gösteriyor ; şartların olgunlaşmasıyla üzerinde ölü toprağı serpili onlarca dokunulmazlığın, açık yaraların ileride tartışılacağı meçhul değil. Çağdaş Sanat, Pandora kutusunu açmakta istekli. Vadedilmiş Bir Sergi, kapsamlı bir sunum olarak kronolojik bir şekilde ilerlemektense, sanatçının - dolayısıyla ülkenin- yaşamındaki çeşitli uğrakları izleyiciyle buluşturuyor. Özellikle Karamustafa'nın çocukluk anılarını aktaran Vaslamatzis apt. düzenlemesi, Istanbul Bienali paralele etkinlikleri kapsamında olmasına rağmen, dönemin en etkili vurgusu olma özelliğini taşıyor. Toplum içinde kullanılan  olumsuz sözcükleri saydığımızda hepsi ötekileştirilen bir grubu temsil eder. Utançtan kurtulmayı değil, utanç kavramının mahiyetinden, kelimelere yüklediğimiz olumsuz anlamların mahremiyetinden kurtulmak için bugün bu eşikten geçmememiz gerekiyor. Yüzleşmek isteyenlere düşünme temrini sunan Karamustafa,  kamusal alanda  siyasal göndermelerle demokratikleşme çabalarına katkı veren pozitif bir aracıdır ;  toplumun bugüne kadar bakmadığı resmin arka yüzü kirlidir. Boyun eğdiğimiz şemanın tersine çevrilmesi herkesin yararınadır.


Müzikler, Müzikotek'ten

http://www.saltonline.org/tr/616

http://www.milliyet.com.tr/apartmani-sanat-eseri-olarak-iade-etti/pazar/haberdetay/19.02.2012/1504960/default.htm 



***


Amerika Birleşik Devletleri'nin kapsamlı tarihi
http://www.usemb-ankara.org.tr/ABDAnaHatlar/Tarih.htm



***


Velev ki, psikologlara inandık, psikanalizin perspektifinden dünyaya baktık ; insanlar ile pokemonların bir farkları kalmaz. Herkesin netameli bir vasfı ve komik bir sıfatı olur ..




***




Bienal, kafamızdaki kavramların, mükemmellik üstüne çizdiğimiz şahsi sınırların aşılması, çürüyen değerlerin yıkılması, geleneksel söylemlerin iptali için çağdaş bir tartışma imkanı sunar. Yükleri ve angajmanları olan birey, öncesi/sonrası ve zamanda bıraktığı iziyle bienal mekanını kendisi olarak doldurur; bu savunulacak bir şeydir.



***




Bazı kahramanlar yaşayıp değil, okuyup evrimleşiyor ; bu da bir şeydir!


Biri, 'Samimiyetsiz, Sıradan ve Sıkıcı: İşte İçeriksiz Bienal!' yazmış. Diğeri uyanık esnaf modunda 'Anne Ben Hıyar mıyım?' diye soruyor. Yeter kardeşim! ; kadını hasta edeceksiniz.. 12 Bienal çok iyidi de bu mu kötü? İzleyicin muhayyilesi sistem tarafından baskılanmış, göstergeler manipule edilmiş. Hayal perdesindeki tekrar, kopya jargonun üç kelimesi. Ötesi zırvalara reverans. Hayatın kullanmadığımız bölümüyse olduğu gibi demans.. Geçmişte ne makaraya alınıyorsa bugün de topun ağzındaki o. Altyapı, üstyapıyı belirler; aşağıda ne varsa yukarıdaki üretim de odur. Marks, 'fabrika' diyor değiştirelim: Her özgürlük bienalde, hukuken ve fiilen biter. Kabulu zorlayan sorun Aydınlanma cüreti ; kapitalizme tutsak düşmenin mukadder olduğu refah toplumu ütopyası.. Bienal ekonomisinin aynası, kültürü yaratan faaliyetin gerçeküstü İlerleme ve hakikat arayışı. Reel olanı görmezden gelen salonlardaki temaşa eski bir gelenek. Öznenin kuşatılmışlığı, artı değeri üreten her yeni eşyanın toplumsal bilinçte yarattığı çüremenin, gereksiz yüklemenin ve 'olduğu gibi görünmek' istemeyenlerin kurumsal depresyonu ; eser itibar değerini arayanın eseri. Nesnelerin psikanalizi, bireyin esaretinden önce, her bienalde kullanılan 'özgürlük' fragmanları üzerinden Marksla hesaplaşma cesareti post modern ideolojinin eksik parçası. Sermayeden ziyade Emek'in mübadele değerini üretebilme yeteneği ; asıl cansıkıcı paradigma bu.. İş'i tanımlayıp Toplumsal işbölümünü gerçekleştirdikten sonra kültür endüstrisinin üzerine düşeni yapması mecburiyetten. Jenerikte olsa da Fulya Erdemci'den erdemli olma talebi, ne yüzer/gezer kitlelenin realitesinde, ne de sponsorluk mefhumunun iş tanımında ve muhayyilesinde yoktur..


2009'da yazdığımızda kimsenin çıtı çıkmıyordu : Bienallerin, kitleler üzerinde afyon etkisi yapan futboldan farkı yoktur. Pasif katılımcılar, sürüleştirilmişlerdir. Amaç, insanlarda algılama bozukluğu,anlam kargaşası yaratarak oyunun dışında tutma, uyuşturma ve sindirmedir. Sponsor şirketlerin günahlarını temizlemeye bir bienal yetmez. Egemenlere imaj oluşturmaya çalışan kültür endüstrisi, o bienalde 'Brecht'i düpedüz Bienal'in öznesi değil, şehirdeki panayırın nesnesi olarak kullanmıştı. Brecht, serginin ilham kaynağı, uyarıcısı, çalıştırıcısı değil, kullanılanı, apaçık sömürüleniydi. Peki bugün değişen ne? Kapaktaki Lale Müldür ; gel de olağanüstü zamanlarda yaşadığımıza inanma!

İyi'liği güzelliği ya da özgürlük, eşitlik, adalet çağrısını düz satıhta fragman değeriyle pazarlar. Gösteri toplumunun şifresi 'haset', parolası rekabettir. Kültüre karşılıksız hizmet eden sponsorluk mefhumu, Küratör Fulya Erdemci'den erdemli olma talebini içermez. Marks'dan türeyen söylemlerin kabuğunu sığınan, insani taleplerin zırhını dolanan politik özne figürlerinin yaşamak için öldürmek/ tüketmek zorunluluğu olan toplumda psikoterapi işlevi vardır. Sanat izleyenlerin normlarıyla uyumluysa somutlaşır. Bireylerin/tikelin beklentileriyle kodlanmış, umutları karşılıyorsa şevke getirir, işlevsel olur . Fetiş nesneleri, totemik kahramanları kullanan söylemin, her bienalde kendini tekrar ederek lafı aşındırması zaafiyetindendir. Herkesin tadının kaçtığı, canının yandığı bir dönüşüm ortamında entel/dantel gevezeliklerle cezbesine kapılıp sularında dolaştığı tartışmalı mefhumun yararına, tüm hayat biçimleri, yaşam tarzı ve sosyal formlarıyla direnenlere söyleyecekleri, merhuma vaadleri/önerileri anlamsızdır. Hizmet verdiği zümreyi eğlendirme görevinin ötesinde bir amacı geliştirip, eşitsizliklerden beslenmesi mukadder olan konuyu ilerleterek sürükleyememesi aciziyetindendir . Dünyanın adaletsizlik üzerinden beyanını tekrar eden tekrar, öğrenilecek bir ders, moral değerler ve kuşaklararası bir mutasyon yaratmaz. Sanatçının seçilmişliği, Bienal sanatının kıstırılmışlığı, kendini yaratan emperyal paradigmayı sorgulama beklentimizi aşar. Liberalizm adına anti-otoriter tahayyülle sivilleşmeye hizmet ettiğini, sol argümanları kullanarak çağdaş sanat aracılığıyla sosyal eleştiri yaptığını / yapanlara sipariş verdiğini iddia eden İstanbul Bienali organizatörü İkaseve'nin  yıllardır zekamıza hakaret ettiği malum.. Ne var ki, geçmişte Staline karşı Troçki'de ütopyayı bulan orantısız zeka, neyi neden talep ettiğini bilemeyen malumatfuruş zevat, ithal ikamesiyle yeteri kadar düşünmeye cesaret edemiyor. İnsanların varlığını belirleyen bilinç değil, tam tersine bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıkları olması gerekirken, post modern teranelerden kopya çekmek niye? Zizek, Badiou kapitalizmi eleştiriyor onları bırak, sen ilerlemenin yokedici doğası, bilincin muhteviyatı, kapitalizmin içinde isyan ettiğimiz bedenimize upuygun gelen rasyoniletesi konusunda ne diyorsun onu söyle.. Bienaldeki eserlerin fikri mülkiyet haklarına sahip olan sosyalizmin amacı, çalışmaktan özgürleşmek değil midir? Bütün bildiklerini unutup, taş devri diyetiyle yaşamaya hazır mısın? : tartışılması gereken bu!


***







Şehri Musallaştırmak 8-10 Şubat 2013



23 Şubat Cumartesi : 2013
İstanbul Bienali etkinlikleri Kamusal Program ile başlıyor ..  Sigaya çekmek ya da cehaletle suçlayıp  hizaya getirmek. Amaç önce elverişli  tabanı yontmak, halkı eğitimek..  'Dışarıda duran' edebiyatı üzerinden içeride, sermayenin cümbüş alanında huysuz tebası, tabiyetine geçirdiği isyankarlarıyla muhalif bir külliyat geliştiren bienalin parfüm kokan simyası, şehrin egsoz gazı ve tere boğulmuş kimyasıyla ne kadar örtüşecek?  Hayatın bilinen anlamını,  sanatla parlatılan tüketim toplumunun kavramlarını ne kadarını değiştirecek.. / zaman gösterecek.. 


Koç Holding sponsorluğunda  İKSV İstanbul Sanat Vakfı'nın düzenlediği  dünyada ilgiyle izlenen önemli etkinlikler arasında sayılan 13. İstanbul Bienali’nin  tanıtım toplantısı yapıldı . Yetkililer, sergi mekanları olarak kentsel dönüşüm sürecinde tahliye olunmuş kamusal yapıları kullanacaklarını açıkladılar . Bienal  için planlanan  binalar arasında, artık kullanılmayan adliyeler, metruk okullar, kışlalar, müzeye dönüşmüş  postaneler, harabe tren istasyonları,  eski ulaşım merkezleri, boş depolar, tersaneler, terkedilmiş fabrikalar var :  çokluğu senkronize eden devrini tamamlamış organize endüstriyel yapılar dikkatle seçilmiş.  Bienalin şef küratörü Fulya Erdemci, 'Kamusal alan demek, devletle ticaretin dışındaki sivil alan, devletin yaptığı belli uygulamaların müzakere edildiği, tartışıldığı, eleştirildiği bir alan. Bir nevi emniyet subabı, demokrasi için çok önemli bir parça' diyor. Bu bağlamda Taksim Meydanı ile Gezi Parkı gibi Cumhuriyet ideolojisinin sembolik taşıyacı ögeleri ile kamusal platformların toplumsal yeri/ agoramsı alanlar tartışmaya açılacak..  İKSV sorumlularının yaptığı basın toplantısına göre,  alışveriş merkezleri, oteller, ofis-konut kuleleri gibi günümüz kent mimarlığının başarılı örneklerinin çağdaş mekanları da İstanbul Bienali etkinliği kapsamında küresel isimler tarafından yapılacak sanatsal müdahalelere açık olacak..  Bu aktivitenin  önemli kitlesinin yurt dışından gelecek seçkin,meftun sanat meraklıları, elit  koleksiyonerler,  isim sahibi galericiler ve Batı medyasının entellektüelleri olacağını belirtelim. Dünya basını İstanbul Bienalini fazlasıyla önemsiyor...
http://bienal.iksv.org/tr/basin/basinbultenleri/2013






Biz de böyle çalışırız : Önce konuşurken çalakalem alınan notlar daha sonra fırsat buldukça düzeltilmeyi bekler . O da öyle yapmış. 'Kamu kimdir, kamusal alan nedir' üstüne düşünmüş.   Hasta Kimdir?' diye sorduktan sonra konuşma uslubuyla  şu kelimeleri yazmış genç yaşta kaybettiğimiz  felsefeci Ulus Baker :  Foucault'nun büyük bir "doğruculukla" tasvir etmeyi başardığı "modern" denilen bütün bu kurumlar, önce modern askeri kışla sistemini, ardından önce askeri sonra "sivil" hastaneyi, sonra zorunlu okulu, hapishaneyi  kurmuştur.  Bütün bu "disiplin" kurumlarını ithal eden, bu satırları yazan kişi değildir..   Foucault'nun "postmodem" düşüncesini bu türden "disiplin" kurumlarının  baskıları altında inlemekte olan koskoca bir nüfus için bir "lüks" olarak uzakta tutmaya çalışmak olsa olsa şuna varır:  Bugün artık her bakımdan "sorunlu" oldukları besbelli olan bu kurumlara "içkin" olan bir eleştiri de vardı.  Bu eleştiri ta başlangıçtan beri işin içindeydi.. Ve biz bu kurumları pekala ithal etmişken, bu eleştiriyi ithal etmemeyi makul görüyor haldeyiz ...  Foucault'nun bu noktada sorduğu soru son derecede derindir: Nasıl oluyor da her biri kendi kurallarına, ritüellerine, amaçlarına sahip olan bütün bu kurumlar, hem birbirlerinden tümüyle farklı olduklarını iddia ediyorlar, hem de birbirlerini o kadar andırıyorlar?" 


Ulus Baker'ın söylediklerini aklımızda tutalım ve devam edelim . Prosodos Latince bir kelime ;  Kaynak anlamında kullanılır. Düz anlamı ise Rancieré'ye göre yolun hedefine vardığı, denizin kıyıya ulaştığı yer.. Düşüncesini ifade etme hakkı bulunan Demos/Halk ile  Okhlos/Güruh'un buluştuğu  orta yerde Prosodos her iki anlamıyla hem Kaynak hem de karayla 'denizin bitiştiği yer' anlamıyla var. Kitlelerin tüm özgürlük sorunlarının öncelikle bir kaynak yaratma/finans sorunu olduğunu biliyoruz.    Habermas'ın, "Kamusallığın Yapısal Dönüşümü" yazılarında post modern özgürleşme etiğine ekleyerek  ‘kamusal alan’ kavramını geliştirmiştir. Ne var ki  bu kurumlar, kamusal alanlara  hizmet vermek  için bir sermaye rejimine ihtiyaç duyarlar.  Gerekli finansmanın özgürleştirici hoşluğu,  kapitalin tescili, kurumların tecellisiyle birlikte görmezden gelinen  bir paradokstur zor'un kurumsallığının teyidi.. Batının kıstırılmış öznesinin kitlesel yaşamnda yönetici erke karşı duruşunun köklerinde her zaman zenginleşmenin  yarattığı mercekten görünen  'din kültürü' vardır. Zaten bunu Habermas kendisi de ifade eder : Avrupa kamusal alanında laiklik ve dinin yerine dair görüşlerini dile getirdiği, 2004’de yayımlanan 'Geçiş Zamanı' kitabında görüşlerini özetler . "Tanrı ve Dünya üzerine" başlıklı makalesinde "Batı uygarlığının dayandığı özgürlük, vicdan, insan hakları ve demokrasi kavramlarının temelinde Hıristiyanlık ve yalnızca Hıristiyanlık yatar." der. Ekler,"bugün hâlâ bu temelden faydalanıyoruz - başka bir seçeneğimiz yoktur; geri kalan her şey postmodern zırvalamalardan ibarettir"(1)  İKSV'nin etkinliğinde sorguladığı temel kavramın tetikleyicisi hıristiyanlıktan özgürleşmeye muktedir olamayan bir sivil toplum yapısının spekülatif kültür araçlarıyla ihraç ettiği kültürel işgal retoriği buğuludur. Bulanık kavramların umutsuzluğa sürüklediği  azgelişmiş ülke monologları, hatta cüretkarca açılan konu başlıklarıyla bu tür  diyaloglar kader değildir.  Her şeyden önce kamusal alan  kavramlarını berraklaştırmak lazımdır ; tüm çarpıklığına karşın mesihciliği sadeleştirme girişimi elzem.. Konunun çekirdeğine gizlenen sertliğin anlaşılır olması  beklenir..   Ama bundan önce de gelen mefluç  sükûtu aşıp, kişinin önce kendisine ve sonra çevresine beklentisiz, değişim arzusundan feragat ederek naif biçimde bakma kararı almasının özgürleştirici yanını merkeze çekmeliyiz. Emperyalizm,  dünyayı tüm canlıların bir arada bulunulacağı bir yaşam alanı değil de, birinin ötekini ortadan kaldıracağı bir gayri ahlaki bir rekabet alanı olarak değerlendirmesini Bienalde tartışmaya açmalarını beklerdir..  Zihinlerin ikame adresi belli. Bunları yapmadan  Batıdan ithal  ettiği ham kültürel duruş, uygunsuz şablonlarla İstanbul Bienali uzman kadrosu, insanlığın önündeki  asıl ahret sualinin perdelenmesine katkı sağlamaktadır.. 


Bienal başladıktan sonra mottoya ithafen amiyane soru bir kenara ; Senin barbar olduğun bir sır değil evlat!


10 Ocak : Perşembe : 2013
Bu yıl sonbaharda, 13 Eylül-10 Kasım arasında gerçekleşecek 13. İstanbul Bienali'nin başlığı Lale Müldür'ün kitabının ismini taşıyor ; "Anne, ben barbar mıyım?" Bienalin küratörü Fulya Erdemci, Müldür'ün tersyüz ettiği haliyle 'barbar' tanımını bir anahtar olarak alıyor ve kentsel dönüşüm üzerinden kamusal alan kavramını tartışmaya açıyor.. Yaşadığımız dünyada Erdemci'nin sorunu,  Marie Antoinette'in çözümü kadar gerçek.
.


Kasapları kutsuyor, terzileri yüceltiyor, cellatlarla fikir alışverişinde bulunuyoruz.. İnsan, dünyayı değiştirirken kendi doğasını da değiştirdi. Foucault'nun deyişiyle insanlık, bir müddet sonra deniz kıyısındaki kuma çizilmiş bir resmin silinip gitmesi gibi varlığını yitirip, bizler henüz tartışırken kendisine,türüne doğa tarafından tanınan süresini doldurup sahneden çekilecek. Haman'a yapılan ikazı görmezden geliyoruz. Göğe doğru uzanan çok katlı yapılara girmeye çalışıyor, açılan kanalları, kazılan çukurları, ziftlenen toprakları talep ediyor, fabrika düzeni içinde eğleniyor, insana daha fazla yer açmak için teknoloji adına yapılan doğanın tüm sömürülme yöntemlerine saygıyla bakıyoruz. Müphem, bilgiyi kışkırtıcı. Obsesyon, durumunu aşan bir ideoloji, şüphe rejimi ilerletici. İnsanın, tam farkındalığa gözleri kapalı. Amprik özne bilebildiği kadarıyla kategorik bir yer kaplıyor ve görev ifa ediyor ; bilemediği kısmındaysa 'hiç' değerini, edilgen boşluğunu göremiyor . Başkası yokmuş gibi her etkinliğimizle tabiattan bir parça eksiltiyor arsızca yeşili tüketiyor, maviyi iştahla kirletiyoruz. Mekansal yapılara verilen ödünler, doğanın rasyonel düzenlenişi gibi asimetrik bulmacalar yarattı entelektüellerin zihin haritasında. Şehrin ürettiği kitleler, kavram ve değerler üstünden siyasal teoriler, kültürel imtiyazlar geliştirildi. Dünyanın kadastro geçmemiş hiçbir köşesi, işgal görmemiş, kamudan saklanan hiçbir coğrafyası kalmadı. Yanlış bilinç, hatalı bilinç değil, sapkın bir bilinçtir. İnsanın histerik bilgisinin zulmüyle kuşatılmış, doğa üzerindeki mülkiyetin tartışılması gereken böylesine mamur! bir topoğrafya var önümüzde.. Bienalin küratörü Fulya Erdemci, basın toplantısında 13. İstanbul Bienali’nin odak noktasının siyasi bir forum olarak kamusal alan fikri olacağını açıkladı. Fulya Erdemci’ye göre tanımı ve içeriği üzerine çok tartışılan bu kavram, güncel demokrasi biçimlerini sorgulayan, günümüzün mekansal-ekonomik politikalarını tartışmaya açan, uygarlık ile barbarlık kavramlarını sorunsallaştıran, ve bu bağlamda sanatın rolünü araştıran bir matris işlevi görecek. 13. Bienalde 'Anne ben barbar mıyım?' diye soracağını söylüyor küratör.' Dünyayı parselleyip ekolojik,teknolojik, kamusal alanlara bölen zihniyetin bizatihi kendisi türsel olarak hiçbir canlı türünde olmadığı kadar patolojiktir. 'Senin annen bir melekti yavrum' repliğiyle geçiştirmek zordur böylesi koşullandırılmış bir ödevi. Bienalcilerin konu başlığı olarak kamusal alana gösterdikleri humanistik inanç, sosyolojik bir gerekten çok post modernitenin politik anlamda hatalı bir hâl tercümesi, jenerikten sahte bir demokratik gösterisidir. Tarihi ve doktrinlerini yazan bilinen formatıyla Batıdır. Tek merkezli dünyada Erdemci'nin ortaya attığı yanlış sorunun, doğru bir cevabının olacağını ummak mümkün değildir...



***



Şair 'Artık elmas sertliğinde soruları sormanın zamanı gelmiştir. herkesi içini dökmeye, ortak psikoterapiye davet ediyorum: - anne ben barbar mıyım? arşivlerde izim bulunmasın isterdim! - orient'in ışığını, yüksek salonlarını anlamazsan, evet!" diyor ; bunlar ise  inadına 'hayır!'...


"Lale Müldür, işaretlerin anlamını yitirdiği, göstergelerin içinin boşaldığı, neredeyse artık konuşmanın bile anlamsızlaştığı, karşılıklı iletişimin, -aşırı iletişimden olsa gerek- devrelerinin koptuğu bir dünyada konuşmaktadır. Sadece Müldür mü? Ancak Müldür’ün farkı, onun böyle bir dünyada konuştuğunun farkında olmasıdır. Onu bir çok şairden ayırıp “has” bir şair olma mertebesine yükselten de bu farkındalığıdır. Lale Müldür “gizli” bir dilin de peşindedir. Bu dil, doğrudan olması dolayısıyla ilkel, barbar dildir. Karmaşanın içinde ilkeldir. Bu dil, saydam ve geçirgen olacak ve ne ise o olarak gösterecektir dünyayı: Ara renkler de belirginleşecek, kendini öne çıkaracak, melankolik duyarlık yaşam alanı bulacak, görünür olacaktır. Böyle bir dünyanın kodlarını araştırmak, onları deşifre etmek Müldür’ün tutkularından biridir ayrıca. İlk bakışta kolay kolay içine girilemeyen Lale Müldür dünyasını tanımak, onun ferahlatıcı havasını solumak için “Anne ben barbar mıyım? sorusu çok yararlı olacaktır okuyucuya." Bir cümlesi kopartılan kitabın tanıtımında böyle yazmış Osman Çakmakçı..

Bienalin alıp kullandığı cümlenin bugünden geleceğe yollanan bir arşiv etiketi olduğu ortada. Kuşatıcı praksis, metnin bütününü tekzip ediyor. Mülga, bile bile lades. Bir cümleyle oyuna davet edilen öznenin hikayesinin bütünü burada amaçsız.. Lale Müldür iyi bir şair. Tabii ki katılıyoruz ama konu bu değil .. Herkesi kullanan, istediği gibi öyküyü parçalayıp aktarmakta yeis görmeyen bienal aracalığıyla karşılaştığımızın bu sakil durumun, soba yaldızıyla parlatılarak saklanmış sefaletin , derme çatma felsefenin bariz hakikatinin vehameti anlattığımız ; farkında mıyız?.. Esas merakımız bu!


 Su gelir güldür güldür, bienalin konusu Lale Müldür.. Soru : Anne ben barbar mıyım? Bundan önce üç kuruşa Brecht'i harcamışlardı.. Şairlere kıymayın efendiler! 
 
19 Şubat Salı : 2013
Kapitalizm, güzel şehirler, lüks tüketim malları, bakımlı kadınlar, bankalar, otomobiller, konutlar, muhteşem sanat eserleri demektir. Şayet birileri kazanıyorsa, biliriz ki birileri de kaybediyordur. Bu zenginliği, doğanın kaynaklarını, insanın emeğini sömürmeden üretmenin imkanı yoktur. Çoğunluğun kaybettiği, azınlığın kazandığı bir sistemin yerine konulacak yapılanma ise yönetenle yönetilen arasındaki mesafeyi kaldıran, yönetimin ayrıcalıksız hizmetlerine bedelsiz / ücretsiz ulaşılan sosyal devlet olgusudur. Metalar itibari değeriyle değil, ihtiyaç ve kullanım değeriyle tüketilirse yoksulluk azalacaktır. Peki özgürlüklerin sorgulanması üzerinden böyle bir yapılanmada sanatın 'huzur' talebi ne anlama gelir?.. 2009'da, 11 Uluslararası İstanbul Bienali'nin kavramsal çerçevesi, Alman yazar Bertold Brecht'in 80 yıl önce yazdığı “Üç Kuruşluk Opera” oyunuydu. Kötü harcadılar. Bugün,mizansen aynı ; isimler değişti. Marks'ın dediği gibi 'tarihte yaşanılan olayların  ilki trajedi, tekrarı komedi.'  Su gelir güldür güldür, 13. bienalin konusu Lale Müldür.. Soru : Anne ben barbar mıyım? Şairlere kıymayın efendiler ! Çocuk edebiyatı desen değil . İlkokul müsameresi bile, kıvamında bir ciddiyete ve uyardığı duygularda inandırıcılığa gereksinim duyar. Sanatın geçmişini yücelterek, bugünü sarakaya alarak, - projenin kapsamında, Bizans'ın kalbinde- sivil-kristolojinin geleceğini yapılandırmak isteği tam bir parodi. Takipçisi olduğumuz Batı uygarlığına rengini/biçimini veren eko-teolojiyi, devamında onu yaratan sembolik/ikonik kültürü ve çağdaş misyon/erlerin ders kitaplarını Sol Lewit'ten itibaren güncelleştirmemiz elzemdir. Pro-ikonokırıcılığın bienal üsünden tasvirini sorgulamadan kapitalist manifestoyu anlamlandırmak mümkün değildir..


Çağdaş sanatın tarihini yazanlar, kendilerinin 'kim' olduklarının bilincindedirler. Bundan başka doğru yokmuş gibi 'okutanlar' ise sahiplendiklerini tanırlar, büyük yalanın farkındadırlar. Dile getirmeleri zordur.. İcazet almadan 'Doğruyu Adıyla Çağırmak' imkansızdır. Herkesin bildiği sır ifşa edilirse sanat tarihçileri ıskartaya çıkar ; yalandan beslenen akademisyenler mesnetsiz / mesleksiz kalır.. Hamaseti seven münevverlerin matbuatında bazı düşünürler referans kaynağı olarak demirbaştır. Ders kitaplarında, seminerlerde adlarını hürmetle anarlar.. Bizim entelijansiyanın, söylediği her cümleden sonra yeniden hizalandığı kültür eleştirmeni Jacques Ranciére, 'Sanat Rejimi ve Politika' yazısında şöyle der : 'Düşüncedeki çelişkiyi ortadan kaldırmak isteyen, koruduğunu sandığı sanatı ve estetik duyguyu da ortadan kaldırır.'



Sanıldığı gibi resimler, heykeller, sırma çerveli tablolar, müzeleri dolduran devasa arkeolojik kalıntılar, piramitler, kabartmalı kral lahitleri, ilahi Roma/Yunan tapınakları çok da masum değillerdir. Benjamin'in dediği gibi 'Zafer Takları, hem bir kültür eseri, hem de ayrılmaz biçimde savaşı ve katliamı kutsayan birer barbarlık anıtlarıdır. ' Emperyal sistemin editoryası, kremanın altındaki kanı gizler. İzleyici, çarmıha gerilenin, Guernica'da öldürülen , Ebu Garip'te işkence gören ötekinin acısına bir bilet parasıyla huşu içinde katılır. Duchamp'ın pisuarı ile AVM'deki pisuar arasındaki fark belirsizdir. İlki değişim değeriyle burjuvazinin, ikincisinin kullanım değeriyle sıradan insanların ihtiyacını giderir. Hakikatı biçimlendiren zamanın efendileridir. Okur, inandırıcı hikayeler ister. Aidiyetin kefaretini ödettikleri sanat tarihçiliği, kurmaca bir meslektir. Eleştirmenlik, küratörlük, akademik bilgelikler, entellektüel kimlikler, müzecilik, galericilik gibi himayeci titrler paradoksaldır ; tiko kazanırlar, geleceğe yatırım yaparlar, inanç bağlamında çalışırlar. Batının tasallutundaki kültürel mirası koruyan işbölüşümünün güzide hizmetlileri, sömürü düzeninin mümtaz görevlileri üst yapıda senkron tutturmuşlardır ; alt yapıda organizedirler. Onların ikrarı, hakikatin inkarı demektir..


13. Istanbul Bienal küratoryası zekamıza hakaret ediyor.  Eleştiriyi, görmezden gelerek mekanın dışında tutuyor ; gayri şahsi çabalara husumet gösteriyor. Örgütlü suçu, entellektüel bir mübadele değerine çeviriyor. Sanki bilgiyle sulandırılan talan, ilerleme adına mazur gösterilebilirmiş gibi. İdeolojilerinin bir kabus gibi insanlığın üzerine çöken  kahramanları da öyle yaptılar. Kolonyalist bilinç psikopat, emperyal zihniyet pespaye ve sapkın ; barbar olan onlar ; Ortadoğuda kafa, kol, gövde, bacak havada uçuşuyorsa bu onların eseridir.. Şiirin şehveti, perdelenen olayın vahşetini saklamaya yetmiyor.. Küratör uzmanlık sorusunu mağrur'a soracağına, mağdur'a soruyor...  



Ekonomi, insanı insanlıktan çıkarır. O, her canlıyı yeryüzüne yabancılaştıran icat edilmiş bir kavramdır.. Feuerbach, 'İnsan kendini, kendi nesneleri aracılığıyla tanır. Nesnenin bilinci, insanın kendi bilincidir' diyor. Onlarda şairler aracılığıyla emperyal sistemin haşin gerçeğini, nesneleri kullanarak romantik hakikate dönüştürüyorlar. Müzeledikleri mekan boğaz kenarında liman. Çocuk edebiyatı desen değil . Rondo, kanto.. Birkaç müsvette.. Meş'um tabloyu zenginleştiren, aralara serpiştirilen küresel iklimden simulasyon, replika pazar eşyası.. Muhalif taklidi yapan muhtelif kırık dökük zihni sinir projesi. Batıdan ithal edilen radyo piyesi, ilkokul müsameresi.. Brecht'i kullandıkları Bienalde, içinde yatan beş kişinin kimliğinden bi haber Mağribi'nin mezar taşını sergilediler..


Doğal sisteme baktığımızda aynı frekansın sürdüğünü görürüz. Yeryüzüne kendini yenileme imkanı veren, sıçramalar ve zorlamalardır. Benjamin'in 'kefaret' anına denktir. İnsani tanımlamalarla tam karşılığı olan uygun kelimeyi bulmakta ve sarfetmekte zorlanırız. Demokrasi ya da dizginsiz/merkezsiz anarşi .. Çok seslilik yoksa entropi yasasına göre toplum kendini içeriden kilitler. Mülkiyet kaynaklı aile/yakınlarla evlilikler gibi kapalı devre ilişkiler bünyeye zarar verir. Dışarıdan katılım olmazsa genetik, organizmayı arıtmaz. Tortulanma temizlenmez. Yeni kan ile beslenmezse içe doğru erime, kendini kemirme başlar ; sosyal sistem çöker. Kitlesel atalet, kurumlaşan sefaletten kurtulmak için sosyal DNA dışarıdan müdahale , münferit katılım ister. Eleştirel aşındırma, evrensel işbirliği, organik melezleme çürümeyi ortadan kaldıran, hücreleri dönüştüren değerlerdir.. Kerubilere özenip çarın çizmelerini giyen diktatörler deşifre oldu. Fiziki iktidarlarına metafizik bir öğreti sağlayan, halklar hapisanesine dönen ülkenin karalar bağlamış teolojini, emperyal ideolojisini 'koy sepete!' dememek lazımdır. İzm'lerin doğasına sosyalizmin damarlarına inmeden salt parlak ikonların bulanık propogandasıyla yüceltilen bienallerden, birbiri ardına gelen derinliksiz aynı tür demokratik önerilerden bahsediyoruz. Bienalin kullandığı eprimiş örnekler, pratikte özgürlük vaadedebilir mi?


Asıl sorun tamamlanmışlık yanılgısıyla ütopyası kastrasyondan geçirilmiş özgürlük ideolojisidir.. Pozitivist, bilimci ve üretkenlik üzerine kurulu bir kültürün metaforları her bienalde parlatılıp yeniden önümüze sürülüyor. Otoriter söylemin geçerliliği geleceğe ait umutlar değil, geçmişe doğru sorgulamalar oluşturmalıdır!..


Ezilenlerin geleneğine karşı zalimlerin alternatif diyalektiği. Hegel'in mahdumu kabul edersen diyalektiktir ; ne ki hesapta tarihteki ilk bilimsel sosyalisttir. Aslında ne felsefeci ne de kapitalizme, artı değere el konmasına karşı önerisi olan tam bir ekonomisttir. İnsanları proleter olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayırır. Varlığından gücünü alan Kralın yerine Proleteri koyması, hep bir merkezden yönetim/planlama tahayyül etmesi teoriyi mesihci Baba figürüne bağlar ; hayatın anlamını bu dünyada çekilecek acılar düzeyine indirgeyerek kemikleştirir.

Ustasından emanet aldığı paradigmadaki köle/efendi çelişkisinin ilelebed kabulü, eşitsizliğin süreceği anlamına gelir. Pratikte öyle de olur. Özgürlük kavramı muammalaşır. Sosyalist cennet ötelenir , ütopya imkansızlaşır. Yüce/devlet için çalışmak ibadet olur. Birey olarak düşünmek anlamsızlaşır ; tüm umutlar tehir eder. Önerinin akılcı bir temeli olduğuna ilişkin varsayım uzun vadeli inanca bağlıdır. Kapitalizm, artı değerin merkezini/yerini değiştirdiği, kendi kopyasını üreterek yoluna devam ettiği bir meta üretim sürecinin kurnazlığıyla işçi sömürüsü köleci toplum ilişkilerine doğru evrilir. 'Tanrının (babanın) kendisini, tanrının oğlu olarak kendisinden ayıretmesi ve ikisinin de aynı yaşta olması ve gerçekte bir tek kişi olmalarına rağmen, başlangıçtaki değer olarak, kendisini artı değer olarak kendisinden ayırır.' Kap.1/168 der. Bu sürecin nedeni dolaşıma girme mücbir sebebi olan fazla üretimin bizatihi mübadele zorunluluğudur . Yani kullanımdan fazlasını üretmek zorunda inşa edilen bilincin örselediği ekonomik yapıdır. Kapitalist ya da sosyalist ; ekonominin refleksi değişmez. Dolaşıma giren mal her aşamasında üstüne eklenen artı değeriyle mübadele edilmelidir. Artı Değer'i üreten Emek teoride paradoks yaratır. Diyalektik düşünceden zuhur ettiği iddia edilen toplum, kullanım değeri değil, fabrikanın meta üretimi olduğu sürece kendini diyalektik bir yöntemle aşamaz. Üretim yapan proleteryanın değil, devleti ele geçiren darbecilerin istibdatı, politbüronun diktatörlüğü bilinen anlamıyla faşizmdir. Ritler/ritüelleriyle bireyi kıstıran iktidar her yerdedir. Kâr gasbedilmiş emektir ; değişmez. Ücretli kölelik, feda etme eylemiyle zorunluluk biçemine bürünür. Tek sesli toplum, düşman paranoyasından beslenen rantiye sınıf, seçkin zümreler, tüm ulusun her türlü birikimini tasarruf etme kabiliyetiyle donatılmış diktatöre itaat, piramit örgütlenme, eleştirinin yerini alan methiye, coşkun ajitasyon, mahkumlaşan işçiler, bedava emek.. Amaç daha iyi bir dünya için daha fazla üretimdir. Manifestoyu yazan ustanın şablonu bütünüyle cennet/cehenem, melekler/zebaniler, baba/oğul, kutsal ruh temaları ve putları, ikonografisiyle eski/yeni-ahit izlerini taşır. Neş'e değil, içselleşmiş iktidarın, itaatkar teorinin bedenlenmesidir sosyalist yurttaş profili. Amaç sosyal adalet, hizmetin örgütlenmesi yerine, ekonomik istikrar ve sus payı erzaktır ; ulaşılamayan bolluktur. Ne ki düşünce üretemeyen, muhalefeti yaşatmayan 'sosyalist' demokrasi kıtlık getirir. Kaynak yetersizliğinden sistem çöker!..


Bienal organizasyonlarının Kentucky Fried Chicken, Burger King, Mc Donalds gibi fast food restoranların zincirlerinden, Starbucks,  Zara, Lewis, Apple Storelardan, küresel hizmet sektörünün herbiri değişik fiziksel ya da ruhsal ihtiyacımızı gideren farklı muadillerinin benzer kurumsal yapılarından bir farkı yoktur. Hepsinin bir vitrini, sattığı bir ürün ve malı satmak için yarattığı bir imge vardır. Bienallerin ortak ürünüyse 'Eleştiri' ve 'Özgürlük' tahayyülüdür. Vaftizci Yahya'sı Duchamp, s/imgesel peygamberi ise Karl Marks'tır.. Ne var ki, Marks'ın teorisinin başıyla sonu, pratiğinin ise tümü tartışma konusudur.. Kapitalizmin -sağ/sol- tüm profillerinin bienallerde bir eğlence malzemesi olarak tüketilmesi, kullanım değeri  içeriğinin boşaltılması nedeniyledir.  Kültür, para-meta dolaşımının eşdeğer mübadelesinin bir ürünüdür. Değiştirmek istediği yapılar vardır. Bundan dolayıdır ki bildiğimiz kapitalizme post modern çözüm diye sunulan muarızı marksizmin hayaletinin o baskılayıcı ve rekabetçi mizacına, 'ilerlemeci' meziyetlerine övgüler düzen bienalci kurtuluş tezlerine daha yakından bakıp, jeneriğinde 'özgürlük' olan tüm mottoları daha fazla  sorumluluk ve ciddiyetle ne dediğini  anlayıp / kavrayıp 'iyi' değerlendirmemiz gerekir..  



Takipçilerini, ilk görüşte tanıyacağımız ruhbanlardan ayırdetmek zordur. Temel alınan postulatı kabul ettikten sonra gerisinin diyalektikle ilgisi yoktur. Alelacaip soylu bir öğretinin sofular tarikatının güngörmezler mezhebinin kabullerini kullanır. Garip öngörüleri vardır : 'Köleliğin ortadan kalkmasına izin vermek Kuzey Amerika'yı ortadan siler' der. Modern uygarlığın tüm kurucu birimlerine/birikimlerine, Hegel'in devlet felsefesine sahip çıkar ; kaybı için endişelenir. Amacı 'kapitalizm' adını taşıyan kurulu sistemi restore ederek daha merkezi , daha verimli bir üretim programını dünyaya hakim kılmaktır. 'Sosyalizm' dediği sistem, üretim araçlarını işleten artık değerin, el/zümre değiştirmesidir. Devlet himmetindeki kapitalizmdir. Düalizmden beslenir. Eşitsizliğin as'l nedeni olan sermayenin yarattığı Bilgiyi/bilimi kutsar ; ne ki önce, diyalektik süreci, özgül iradeyi askıya alan geleceğe ertelenen inancı talep eder. -Ki 'Her işçinin emeğinin, kendi değerini içermesi' Marks'ın temel tezidir.- Georg Kuhlmann da 'Tinin Yeryüzündeki Krallığı' yazısında1845 de aynı argümanı 'işçi' yerine 'insan' diyerek kullanır. Bu defa Alman İdeolojisinin 467. sayfasında göreceğiniz gibi Marks, bu cümlenin İncil retoriğinden emanet alındığını örneklerle açıklar. İşçinin ve emeği üzerinden artı değerin yaratılması, tekil emeği satın alma yoluyla içkinleştiren kolektif üretim sürecinin dayattığı iş bölüşümün zaruri sonucudur. Toplum olarak karşılıklı yardımlaşarak yaşamanın karşı tezi, merkezi otoritenin buyurganlığını adıyla çağırmaktır. Devrimi, evrimin önüne geçirerek şiddeti meşrulaştırır. Üretim araçlarının mülkiyeti gibi takıntıları vardır ; tüketim ideolojisi, araçların/teknolojinin yeryüzündeki yıkıcılığı, mülkiyetin istilacı doğası, herkes için sosyal adalet olgusu gündeminde yoktur (1) 'İnsan dediği, gerçekte Alman'dır.' Kendisini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak gören  diyalektik mekanizmayı, el yapımı/masa başı bir hikayeye dönüştürür. İdeolojiyi -Althuser'in dediği gibi- 'tersine çevirerek bir Bilim', bilimsel sosyalizm elde edilmez.. Zaten Markscı ütopyayı cazip kalan Saint Simon'dan emanet alınan, simoncuların yayın organları Le Globe'da savunulan tezlerdir. Örneğin 18 Ocak 1831'de Paris'te yayımlanan Globe 'Herkese yeteneğine göre, her yeteneğe çalışmasına göre' diye yazar.. Marks, 1845'te daha sonra Alman İdeolojisi başlığıyla yayımlanacak defterine şu satırları yazar : ' Herkesin başka bir işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolunmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği sosyalist toplumda, toplum üretimi düzenler. Bu da benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağı yaratır.'

Sermaye ve Emek ; Marksist teoride iki hasım, biri varken diğerinin yaşaması mümkün olmayan iki düşman, birbirine rakip iki kutup gibi ortaya konulur. Ama Kapital'i okuyup, Marks, metanın  'Donmuş insan emeği' şeklinde tanımının ardından sermayenin organik bileşimini verdiğinde, onun 'canlı' ve 'ölü' emekten oluştuğunu görürüz. Ölü emek, hammaddeler, makinalar, üretim mekanı ve üretim araçlarıdır.  Canlı emek ise işgücüdür. Canlı ve ölü emeğin birleşmesinden, Kapital meydana gelir.  Sermaye eşit emektir. Kapitalist toplumda da sermaye eşit emektir, sosyalist ya da komünist toplumda da sermaye eşit emektir. Sermayenin adını değiştirmek, vasfını değiştirmez. İktidarı oluşturan her toplum modelinde sermayenin gücü, emeği fabrika düzeninde çalıştırma, insanın yaşam etkinliğini satın alma kudretindendir. Sosyalist toplum örgütlenmesinin, Marks'ın  ya da başka bir ütopistin emeğin sömürülmesine getirdiği bir gerçek ve nihai çözüm yoktur.



Kollektitivizasyon kararı, sanayiye efsanevi güçler atfeden bir ideolojinin ürünüdür ki makinalaşarak çemberi kırmaya çalışan teorinin tam kalbinde o vardır. Ete kemiğe bürünür her meydanda, her anıtta önce o görünür. Kronstadt'ta hayaleti gezer. Mahnoları ezenlere ilham verir. 'Elektrik, Blanquiden bile devrimcidir' deyip toplumu ve talebi sanayi/ekonomik doğaya dönüştürenini ve hapsedenini değil ben Marks'ın mazlum hikayeleri anlatan edebiyat/cı yönünü takdir ederim. Abartmadan sırtını sıvazlar, sakalını selamlar, sanayileşme/ilerleme, diktatörlük hevesine mesafe alır, inadına yoksul yaşamını över, çocuksu öfkesini severim! 'Sermaye, birikimine tekabül eden 'sefalet' birikimi yaratır' der.. Doğru mecaz ; hedefimiz Hicaz.. Garip gureba, sefil, süfeha sanki yastık savaşı yapıyor. Allen Ginsberg de şair 'Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim. 17 Ocak 1956 ve iki dolar 27 cent. İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?' diye sorabiliyor.. Bienalin çok bilmiş öznesi oryantal bir edayla -laf olsun torba dolsun kabilinden- efektte sesleri gelen, üzerimizde hayaleti dolaşan savaşı ve sanatçının biyografisini, eserin kimliğini görmezden geliyor . Esad/Putin, Obama üçgeninde coğrafyayı karıştıran mezalimi, birbiri ardına devrilen diktatörlerin yarattığı tahribatı, emperyal zulmü reklam jeneriği kıvamında algılıyor ; Brech'tle başlayan sözü Lale Müldür'le tamamlıyor .. Anne ben barbar mıyım? : Sence?


İyi'liğin güzelliğin düz satıhta fragman değeriyle pazarlanma ve kültüre karşılıksız hizmet eden sponsorluk mefhumu, Küratör Fulya Erdemci'den erdemli olma talebini içermez. Marks'dan türeyen söylemlerin kabuğunu sığınan, insani taleplerin zırhını dolanan politik özne figürlerinin kendini her bienalde tekrar ederek aşındırması, hizmet verdiği zümreyi eğlendirme görevinin ötesinde bir amacı geliştirip, eşitsizliklerden beslenmesi mukadder olan konuyu ilerletmiyor. Dünyanın adaletsizlik üzerinden beyanını tekrar eden tekrar, öğrenilecek bir ders, moral değerler ve kuşaklararası bir mutasyon yaratmıyor. Sanatçının seçilmişliği, Bienal sanatının kıstırılmışlığı, kendini yaratan emperyal paradigmayı sorgulama beklentisini aşıyor. Liberalizm adına anti-otoriter tahayyülle sivilleşmeye hizmet ettiğini, sol argümanları kullanarak çağdaş sanat aracılığıyla sosyal eleştiri yaptığını / yapanlara sipariş verdiğini iddia eden İkaseve, 13 yıldır zekamıza hakaret ediyor..

***

Seçkin monarklar ile monden kültürün egemenlerinin oyununa metazori katılırız. Onlar ki toprakta karınca, suda balık kadar çokturlar ; mühim ve cesurdurlar. Gücünü batının baskıcı 'ilerleme' zihniyeti ve rekabetçi himayesinden alan hiyerarşik vazife dağılımına uygun davranırlar ; hayatın diyalektiğiyle uyuşmayan gerçeküstü davranışlar geliştirirler.   İnsan doğasını ve toplumda sanatın amacını dönüştürürler.. Hastalıklar teşvik, psikopatlar oyuna davet edilir; sendromlar kutsanır. Kültürün, yaşamın doğal mecrasını değiştirerek manipule ettiği böyle bir dünyada, mesihci kurtuluş mitosu her teoriye siner ;  ideolojileri ele geçirir. İster merkezi ister özerk olsun, ondan başka sistem yoktur ; pazarı saran kabus kalıcıdır.   Kapitalizmin itici gücü, korku ve paranoyadır ; telaş ve rehavet uyandırır. İnsanlar, radikal kötülüğü, meleksi bir hevesle karşılar. Gözler yorulur, zihinler örselenir, imkanlar istimlak edilir ; kitleler ekranlarda başkalarının acılarına aşina kılınır. Havass, özgürlüklerin idaresi için eğitilir. Refah toplumunun vaad edilen topraklarına alt yapı sağlanır ; ilerleyerek adresi bulabileceğimiz cennet yakınlaştırılır. Bienaller halkın afyonudur. Tezgah kurulmuş, sponsorlar bulunmuştur. 'Çağdaş Sanat' adı verilen post modern kültür darbesini, Guggenheim'la Duchamp'ın eskatolojik hamlesini doğru bir zeminde bugüne kadar henüz tartışmadık ..


                 

Sergi küratörleri, yabancılaşmış tüketimin radikal bir eleştirisini sunduklarını var güçleriyle bizi inandırmaya çalışıyorlar..  Jacques Ranciére  

30'undan önce temayüle göre vicdan ya da isyan ; sonrasında ise ortak payda cüzdan.  Üstlerini değişmeye fırsat bulamadan işe atılmışlar, tamirci çırağının aksine bu hayata gönüllü katılmışlar.  Tiyatro sahnesinde beyaz yaka, siyah önlük.. Okul çantası, beslenme torbası, kalem kutusu.. Tırnak, aşı ve de sağlık muayenesi..  . Henüz , 'We don't need no education  / We don't need no thought control' bile diyemeden  sıraya dizilmiş isyankar kuzucuklar... . Bienaller,galeriler, sergiler.. 'Aferin' , onlar için en büyük ödül..... Acıyı bile mübadele/değişim değeriyle görüp tartan/ambalajlayan tüketim toplumunun kendine yabancılaşmış işgüzar öznesi çaresiz.. Tüm reklam fimlerinde şirketler bizim iyiliğimizi istiyor. Sanatsal kreasyonun gücü  kâh orada kâh burada. Tasarımcının başkaldırması, kuvvetli  'evet' için şeklen elzem.. Mekanın kıvamında bilgesi, olmadı soytarısı  ; er kişinin durumu sindirmesi zor.. Annesi piyanist zannetse de o, kültür aşenin bir çalışanı .....  Mahur makamının  gayr-ı maliki, tartışmasız insani ve ahlaki..  Sanatçının 'iyi' çocuk ya da deliyle dahi arası bir yerde konumlanmasının  ötesinde bir sorumluluğu tabii ki olmalıdır. Elde asa, umurunda değildir Musa ;  izleyenlerini hüzne boğar.   Çagdaş sanatçı post modern dönemin ahir zaman peygamberini oynar ; ne ki  tüzükler, şartnameler, kontratlarla kuşatılmıştır. İyi'lik kötü şekilde organize, güzellik fena halde örgütlüdür..  Vaziyet normalmiş, anomali yokmuşcasına kendini ve mazeretini paranteze alır. Katmanları tek tek açan bir gösteren edasındadır . Toz ve kozmos ; koz ya da metaformoz.  Çadır tiyatrosundan devşirme simulasyonun inandırıcılığı yoktur.  Pazarın ortasındaki huzur/suzluk üstünden kafalarda tahayyül ettirilen ya da eserde tasvir edilen görüntü zahiri. 'Bilmezler ama yaparlar' doğru olduğunca eksik bir tespittir. Tarihin resmi yorumuyla hâlâ yerde yatmaya devam edenlerin üzerinden sekerek geçmek mubah ;  zafer alayına katılmayı reddetmek  asap bozucu.. Ezilenlerin geleneğine sahip çıkmak anlamsız.. Uygarlık bilimi Doğunun geçmişini temellük etmiş, gelecek  emanete alınmış ; bugün için mazlumlara vaat var, ödenecek bir kefaret yok.. Buna karşın sembolik düzende yaşamaya devam edenler için  Batı standartı, ready made, market kültürüdür. İş,ekmek,aş, hayatı vererek takas ettiğimizdir ; hedonizm, moralite anlamı taşır . Keyf'in mahiyeti, modernitenin tehditi, 'insan'ı ve ahlakı öteler. 'Etik' yeter bize.  Kapitalizmin mottosu haset ve şükrandır ; ekonominin şifresi  tehdit ve  minnet'tir.. Emperyal düşünce kavramak ve el koymak/mülkiyetine geçirmek için doğayı tüm varlıkları, kaynaklarıyla tasnifler. Şahısları zaafiyetleriyle kategorikleştirir. Hizmetleri markalar. Hastalıkları metalaştırır. İstekleri normlaştırır.   'Kızgın damga' mezbahanede iyi et, sağlıklı mal, standart tüketim demektir. Piyasanın öznesi sanatçı, ikonografiktir. Az ile yetinir, derine inmez . Kışkırtılmış etkinliğinde, burkulmuş gücüne  sermayeden bir pay ve 'onay' arar.  Bir mühürdür talebi ; sığır çobanlarının yazdığı çağdaş dünya sanat tarihinden istenen..

Çağdaş sanat, yaşadığımız ekonomik süreçten şeklen ya da zihnen epistemolojik bir kopuş gerçekleştirememiştir. Aksine bireysel bohem özgürlüğünü, şirket kültürüyle kurumlaşan toplumsal  sisteme intisaba çevirmiştir. Küresel  simgesel düzende kapitalizmi onarma görevi olan  özerklik ile yetinmişlerdir.  Global rejimin, küraörler/galeriler, müzeler, şirketler tarafından organize edilen  vahşi rekabetine hayrandırlar;  nesneleri değil bizzat öznelerin kaderlerini  yarıştırmakta yeis görmezler.  Özneyi hiçleştiren kurumsal örgütlenmesine, özgürlükler üstünden şeklen  mutekabiliyet bile aramadan katılırlar .  Çağdaş sanatın kahramanları,  bireysel  erdemin, ahlakın, insan sevgisinin barışcıl direnişinin bir adası, ütopyanın tutunma noktası  bile olamamışlardır..   

Pazarın verdiği görevin, sermayenin birikimini artırmaya yönelik 'meta'  üretimi olduğu açıktır. Değer yaratmak toplumsal iş bölüşümü içersinde ona verilmiş angaryadır.    Marks'ın Kapital'de ifade ettiği gibi,  'Emek ürünlerini değer olarak birbirleriyle ilişki içersine sokmamızın nedeni, bu mallarda türdeş insan emeğinin maddi halde birikmesini görmemiz değildir. Tam tersine , farklı ürünlerimizi değişimle değer olarak eşitlediğimiz zaman, bu davranışımızla aynı zamanda biz, bunlara harcanan farklı emekleri de insan emeği olarak eşitlemiş oluyoruz. Bunun farkında olmayız, ama gene de yaparız. Bu nedenle 'değer' göğsünde ne olduğunu anlatan bir yafta ile ortalıkta dolaşmaz. Aslında her ürünü, toplumsal bir hiyeroglif yazısına çeviren, daha çok değerdir. Kendi toplumsal ürünlerimizin ardında yatan sırrı aydınlatmak için, daha sonra, biz bu hiyeroglifi çözmeye çalışırız. Çünkü yararlı bir nesneyi 'değer' olarak damgalamak, dil gibi toplumsal bir üründür.'  Değerin, kendini ilga eden ek anlamı başka kulvarlarda netamelidir. Kendine rağmen sanatın referansları,  kendi dışındadır. Mündemiç/içkin refleksin doğurduğu gerçek eleştiriyi  yaratmasıysa beyhude bir uğraştır. Husserl, dünyayı aşkın ego olarak tasvir eder.  Sanatçının ilk elden  soruna parmak basması, hiçleşmeye elkoyması, ilişkilerde ciddi bir paradoks, özgün bir rezerv oluşturmaz . O olmasa Taylor'un hediyesi fabrika düzeni içindeki zanaatı parçalayan işbölümünde yerini dolduracaklar vardır. Bilincin,  kendini yaratan nesnesine doğrudan  müdahalesi , egonun zatenidir.  İnsan yapımı dünyayı yaratan ötekinin hakkı/hukuku değil, ben'ini aşkın egosantrik ideolojisinde buluruz.  Herkes kendine göre bir zaviyeden bakar ; koşulsuz haklı ve biricik olduğunu düşünür. Ne ki biliriz ; günümüzde istisna olan bir 'gerçek' yoktur ; dünyanın sıradanlığı, ölmekte olanla doğanın eşzamanlılığına denk gelir ; Hegelci bir tarzda anlatmaya çalışırsak, karşıtların birliğinden yaşamın muhteşem hakikati doğar.  Sanatın global sisteme yöneltilmiş düzeltme talebinin değerini, evrensel özgürlükler üzerinden abartmanın bir nedeni yoktur..

Bir kere daha 'sanat eleştirisi nasıl yazılır?' diye soran kardeşlerimize ipuçları.

Hocalarını aşma olasılığını  yüksek, kuşku ve heyecanlarını henüz  yitirmemiş öğrenci kardeşlerimiz zaman zaman 'sanat eleştirisi nasıl yazılır?' diye soruyorlar . Ticari kurumlar, şirketleşen özneler Batı toplumunun yaşayan çıkarsal hukunu belirlemişlerdir. History  sözcüğü  hikaye/öykü ve tarih anlamına gelir. Tarihi yazan her zaman güçlülerdir.  Aktarılan gelişmiş(!)  ülkelerin historisine yapılanı göndermeleri, bizi aşağıya çeken  çukurları, tümsekleri farkedebilmeleri, hiyerarşi içinde elitler tarafından kendilerine biçilen role, bu renkli oyuna  ücreti karşılığında  birer isyankar figuran olarak  katılma taleblerini mantık çerçevesinde sorgulayabilmeleri  yeterlidir. Yapılan her işte, baktığımız her eserde  mutlaka bir Amaç pusuda bizi bekler ; oysa bu bakıştan dünyaya yön veren egemenler hoşlanmazlar.  Sanıldığı gibi anıtlar,  heykeller, tablolar, müzeleri dolduran devasa arkeolojik kalıntılar, piramitler, kabartmalı kral lahitleri, ilahi Roma/Yunan tapınakları çok masum değillerdir.   Benjamin'in dediği gibi  'Zafer Takları, hem birer kültür anıtı, hem de ayrılmaz biçimde savaşı ve katliamı kutsayan birer barbarlık eseridir.'  Emperyal sistemin editoryası kremanın altındaki kanı gizlemek ister. Aidiyetin kefaretini ödettikleri sanat tarihçiliği , eleştirmenlik, küratörlük, müzecilik, galericililik, akademik kimlik gibi gücünü batının baskıcı kültürü ve oligarşik kurumlaşmış himayesinden alan hiyerarşik işbölümüne uygun meslekler geliştirirler.. Batı, tarihin yatağını/mecrasını değiştirip manipule ettiği dünyada, hristiyanlık mitosuyla şekillendirdiği  kültür hamlesini doğru bir zeminde bugüne kadar tartışmadık ;  sanayileşme ideolojisiyle donattığı insanlık bilincini  bu coğrafyada yeniden sıfatlandırmamız gerekmektedir. Ne ki maruzatımız vardır ; bulunduğumuz topraklarda  insanın içine doğru yaptığımız keşif ruhu zayıf, ötekine karşı giriştiğimiz  fetih ruhuysa yüksektir. Batı Avrupa bunu denizlere açılma merakıyla, hedonistik gizemi dengelemiştir. Düşünme eylemimiz eksiktir ;   komplekslerimiz nedeniyle bu güne kadar  sanatın ne'liğine, künhüne, teorisine iştirak edemediğimiz bir süreçtir .

 Sanat zannedildiği gibi, salt 'sanat' değildir . Toplum, masumane bir etkinlik  olarak görülen sanatla kızıştırılıp ustalıkla yerinden edilen, değerleri ve genetiği değiştirilen, rekabete  hazırlanan verimli ekonomik kaynaklar üreten bir deney ve muharebe alanıdır.. Reklam ajansları, halkla ilişkiler şirketleri, diziler, filmler, gazeteler bunun için vardır. Bize ibra edilen her eserde, verilen her mesajda sormamız gereken esas soru  şudur ;  'bu eser kime hizmet ediyor ; bu işte amaç nedir?'
Bunları sormadan yapılacak 'eleştiri'nin bugün itibarı olsa da, tarih önünde hükmü yoktur..

Aşındırma Denemeleri adlı yazılarını genç yaşta kaybettiğimiz değerli dostumuz Ulus Baker ölmeden hemen önce yayımlandı.  Yerleşik kabulleri, söz alışkanlıklarını, kalıplaşmış argümanları analitik bir sorgulamaya tabi tuttu . Etrafınlarında biriken tortuları, kurtlanan organizmayı, cıvıklaşan zar tabakayı,  konformist koruyucu kabuğu sıyırmaya/aşındırmaya çabaladı . Uzun soluklu entellektüel bir düşünsel çabanın ifadesiydi bu yazılar. Kuramsal olarak genel kabul görmüş her şeyi sorgulamak, didiklemek, gelenek, töre haline gelmesine neden olan olguları teşhir etmek bir aydının görevidir. Genç filozof süreci  'aşındırma denemeleri' eylemi olarak tanımladı. Aşındırmaya çalıştığı kavram konformizmdi. Sadece egemen zümrenin salgıladığı değil, solun kendisinin ürettiği, akademik camianın beslediği bu konformizmin cepheden bir çatışmayla değil, kenarından köşesinden didikleyip aşındırarak sorgulanır hale gelebilirdi.  Ahmet İnsel hatırlattığı Ulus Baker'in tavrı  öğrencilik sürecinde sınıfta kalmış sanat eleştirisi yazan zevatın unutmaması gereken bilgilerdir.. Eleştirmenlik, noterlik gibi durağan bir onaylama makamı değildir. Bir zaruretin doğurduğu rahatsızlık ve kurumsal olarak özerklik, insani geçicilik ve tahayyül içermelidir. Onaylamak değil, değişim talep ederek çürümenin önüne geçmek talebinden yola çıkmalıdır. Öykünerek çoğaltmak entellektüel cesaret değil, benim olmayan hikayeleri tekrar etmek kimliksiz bir acz içerir.  Sanat tarihi olmuş olan/değiştirelemez duran   değildir; zamanın taraflı yorumudur. Doğru/yanlış ; yazar, yazdıklarıyla çoğalır.  Son söz olarak gerçek öğrenci kardeşlerimize söyleyeceğimiz hiyerarşi içinde kazananların yaptığını yapmamaktır asl'olan ; eleştirinin gündelik hayatın somut değerlerinin bilinci, antogonistik çelişkilerin uzlaşmazlığı farkındalığıyla yazılması gerekmektedir.




***








13. Istanbul Bienali devam ediyor ; İkaseve, bugüne kadar yüzbin ziyaretçinin bu uluslararası etkinliği gezdiğini açıkladı.. Sonuçta sanat, kitleye sunulmuş 'onay' bekleyen bir gösteri. Tartışmasız 'iyi', mükemmel 'kötü', değişmez toplumsal sınırlar, muhteşem demokrasinin olmadığı bir dünyada Bienal, bunları bize tartışma olanağı veriyor ; bu iyi bir şeydir. Sanatseverler bienali saygı ve merakla izliyorlar ; biz de bienalden çok işin magazin boyutuna kilitlenmiş kültür medyasını! 

Honki ponki toni nok
Çalona bimbo bori rok
Muşi muşi hubobo kozi zok
Çiki çiki şayne tiki tak tok

Demedim demedim bir şey demedim
Derdimi kimseye söylemedim
Eredim teredim herşey meredim
Keltimi şerlere çelteledim

Honki ponki toni nok
Çalona bimbo bori rok
Muşi muşi hubobo kozi zok
Çiki çiki şayne tiki tak tok

Çok gerilince sinirlerim
Tutamam çenimi söylenirim
Kulağı vardır şşşşt her yerin!
Zararı küpüne sirkenin...

Honki ponki toni nok
Çalona bimbo bori rok
Muşi muşi hubobo kozi zok
Çiki çiki şayne tiki tak tok

Hiç bir anlamı yok bu sözlerin ;
Sadece rahatlamak için söyledim.
Sen de mi öğrendin aferin!
Haydi gel beraber söyleyelim!!!

Honki ponki toni nok
Çalona bimbo bori rok
Muşi muşi hubobo kozi zok
Çiki çiki şayne tiki tak tok.

http://www.youtube.com/watch?v=Wp25oRXlndY




***



Hem bulunduğumuz şehre sor , hem içinde yol aldığımız kafileye ; emin ol ki biz cidden doğru söylüyoruz .. 12/81






Görüneni entelijansiya kabulde zorlanıyor . Çünkü ,soyutun bulanıklığı işlevsel ; kavramın anlam karışıklığının bir nedeni var. Kaosun keşmekeşinden herkes memnun . Sorun, Batı uygarlığının kendini yeniden üretememesi.. Amaç, yıkımın perdelenmesi . Çöküşün gizlenmesi hüner ister . Hegel, 'gerçek olan hakikattır' der. Bugün hakikat perdeleniyor. Her doğan ölümlüdür ; ahir zaman bilgisi çürüyen cesetten bir öncesini gösteriyor . Greenwich zamanın efendisi değil ; sermaye kendini yenilemiyor, bilgiyi yeniden üretemiyor .. Bilge'nin ömrünü doldurduğu bugün , tek çıkış yolu kalıyor meczubu oynamak, yani şarlatanlık . Onlar da öyle yapıyorlar . Simurgların konduğu doruk artık bir göçük. Sürekli söylüyoruz ; artık ne gerçek bir öğreti, ne bir bilgi, ne de öğrenilmesi gereken bir ders kaldı ortada; kültür endüstrisi çöken rejimine payanda, görüntülerini temizlemek isteyen şirketler yalanlarına ortak arıyor.. Ünlü sanatçılar, uyanık küratörler, akil eleştirmenler, ruhsuz sanat tarihçileri, oryantal kültür editörleri kendini meşrulaştırmaya çalışan sermayeye, kültür hamisi bankalara, sanat rejimi kralla soytarılarına emanet.. Niye gülüyorsun? Anlatılan senin hikayen!
Yazışma Adresi/ emin çetin girgin ecg.okur@gmail.com


***