Bu Blogda Ara

2 Ekim 2013 Çarşamba

50. Yılında Bedri Baykam Kitabı Önsöz

 Uzun yazı okumam diyenlere kısa bir özet : İlkinin iyi ressam, ikincisinin provokatif ; herkesin aklını almış ya da kalbine girmiş bir adam olmasıyla ilgisi yok.. Söyleyeceklerimiz sadece bir durum saptaması. Türk resminin tartışılmaz iki doruk, iki kavrama noktası vardır. Biri Osman Hamdi'dir ; diğeri Bedri Baykam!.. Sapakta, tarihi oluşturan iki dönemin en başında onlar dururlar. Herkesten önce onlar oraya gelmişler, onlar söylemiş ve yapmışlardır..


Kabul edelim ya da reddedelim. Köprünün başında, tarihsel çatalda, kırılmanın ortaya çıktığı o kavşakta önce onlar vardı. Onlar gelmeseler zamanın ruhu muhakkak ki başkalarında tamamlanacak, mekan başka kahramanlar tarafından doldurulacaktı. Ama dönüm noktasındaki o sapakta herkesten önce onlar göründü. Varlıkları zuhur etti.  Modernizm bir Aydınlanma projesi ve sömürgeleştirme, bütüne çağırma,  merkeze iliştirme felsefesidir. Yüzünü Avrupaya dönen Türk resminin önünde Osman Hamdi, daha sonraki süreçte rüştünü ispat eden Çağdaş Sanat'ın özerkleşme pratiğinin başlangıcında Bedri Baykam bulunur. Bu iki isim, Türk resminin iki dönemsel başlangıç noktasıdır ; ilki Cumhuriyet'e giden süreçte öğrenmenin ve tekrar etmenin öğrencisidir. Biçilen elbiseyi giyer ;  Düyunu Umumiye İdaresi'nin Osmanlı temsilcisi ve oryantalisttir.


Sevgi/Nefret ilişkisi ; köprülenen Türkiye'nin imkansız aşkı



Düşünceler aktarılabilir ama duygular karşı tarafın muhayyilesine kopyalanamaz ; açıkladığınızda muarızınız, hasmınız, sizinle aynı tecrübeyi yaşamamışsa çaresiz kalırsınız ;  bir adım öteye geçemezsiniz. Burada  İkincisi 'Aklını kullanmaya cesaretin olsun' mottosunun emriyle hesaplaşmanın, ikiyüzlülüğün, riyakar bir öğretinin, gerçeklerden çok umuda ihtiyacı olanlarla bir boşlukta taşralılığa mahkum edilmişlerin kaderini yazan Batı'nın  imha edici paradigmasını sorgulamayı seçer. Nedeni ütopyaya inanmış bir kuşağın yurtsever duygularında, muasır medeniyetler seviyesine çıkmak özleminde gizlidir ; tarihte zorun rolüne inananlar ateşi ve ihaneti görürler.. 1980 darbesi ve iktidar olan cuntanın başkanı Kenan Evren dönemi tam bir cehennemdir. Fırtınadan sağ çıkan kuşağın geriye bırakacağı tek imge olan 'yenilmişlik' ve 'tutunamamışlık' gelecek nesillere miras kalmak üzereyken, ağır mağlubiyetin ardından tarihten yeni bir randevu alınır. 80'ler tüm siyasi dergi ve gazetelerin kapanmasıyla sanatsal yayınların doruk yaptığı bir dönemdir ; darbenin mağdurları gibi örgütleyicileri de sanatın rehabilite eden gücünden yararlanırlar. Asrın gece yarısında, karanlığın tam da ortasında This has been done before! / Bu daha önce yapıldı! repliği, 1.Bienal enstalasyonları, Demokrasi Kutusu, ardından Doğu minyatürleri/maksütleri, 2000'den sonra 'Benim Burada Ne İşim Var?', Duchamp resimleri, The Voyeur Of History / Tarihin Röntgencisi, JFK/Kennedy serisi ve diğerleri ;  bir ucu buradaki faşist Avrupa geçmişinin anakronik pro-modern son darbesiyle, yurtdışında tepeden inme jakoben kültürün kalıntılarıyla -içte ve dışta- bir hesaplaşmaya girer. 1987 yılındaki 1. Bienal bir eşiktir. Taklit, işi öğreten ustanın ardına takılan için hata yapma payının olmadığı bir güvendi, tekrar bir zihniyet sorunuydu. Sanatla tanık olunan hayatın örtüşmesi algısında dramatik bir kopuş yaşandı. Paris'te açılan sergisi nedeniyle The Guardian'da 'Üne ihtiyacım var!' derken  kişisel nedenlerden çok politik nedenleri kastediyordu.  Patrick Wright'a, 12 Kasım 1994'te verdiği röportajda cesaretle 'Bütün bir Batı kültür kurumuna karşı tek başına' mücadele yürüttüğünü ifade eder.  Baykam'la konuşan Contemporary African Art dergisinden Nadine S. Kibanda şöyle yazar  :   'Baykam'ın Maymunların Resim yapma Hakkı, bir sanatçının sanatçılar için yazdığı, yeni ufuklar açan bir kitaptı. Ama aynı zamanda batılı sanat eleştirmenlerine ve tarihçilerine doğrudan seslenerek, öteki ülke sanatçılarına karşı takındıkları o değişmez ideolojik tutumu da yüzlerine vurmakta. Bu sanatsal modus operandi aynı zamanda, sanat tarihinin evrensel sunum geleneğinin değiştirilmesi ve batılı olmayan sanatçının daha adil bir biçimde kabul edilmesi için yol gösteriyor, çok isabetli talimatlar sunuyor. Öte yandan, Bedri Baykam boş hayaller beslemiyor: Düşlediği daha eşitlikçi, sanatsal çeşitliliğe daha hoşgörülü sanat dünyasının, bu dünyanın içinden yükselen bir savaşım olmaksızın gerçekleşmeyeceğini biliyor.'

Gerçeğin bize dayattığı sınırları dikkate aldığımızda değişim imkansızdır ; saçmalamak için cesarete ve hayallere ihtiyacımız vardır..



Herkesin yerini ve haddini bilmesi gerektiğini ihsas ettiren sanat tarihçilerinden , eşitlikçi aydınlara, sanat simsarlarından Aydınlanmacı psikiyatrlara, anti kapitalist militanlardan burjuva liberallere, tüketim toplumunun imgelerinin istilasına uğradıklarını anlatmaya çalışan sanatçılara, hatta sitüasyonist enternasyonalistlere ; benimsenen strateji bireyi eğitmektir. Bilgi ile eğitmek, kendilik halini yaşayan ötekini düzeltmektir ; ortak bir paydada hayata ait farklılıklar törpülenir. Sanki toplumların birbirleriyle örtüşen diyalektik bir evrimi, insanın organik bir tarihi varmış gibi bakmak Hegel'den mahdumlarına miras kalan henüz tam ayırdına varamadığımız bir tasallut olma halidir. Maksat, araçları itibarsızlaştırabilir. Telafi edilemeyecek hatalardan ders alan mevcut liberalizmin üretilen farklılıklar üzerinden tasarrufu, parçalayıcıdır. Herkes için nominal değeriyle evrensel bir hakikatin olduğunu söylemeye cüret etmek için gerçek 'iyi' , sahih ve tanımlanabilir olmalıdır. 'İyi' belirsiz ise, analoji yaratarak çözümlemek, çelişkinin bizatihi varlığının tesis/tanzim ettiği zenginliği ortadan kaldırır. Ama öyle değildir! Amaç, sıradışı kültürleri hizaya sokmak, ekonomileri baskılamak, husumetleri tahrik ederek vicdanları borçlandırmaktır. Sanat, sermayenin birikimine göre sınıflarası güç dağılımında paranoid kuramlar ve şizofrenik kurumlar örgütler ; korku siyasetlerini ve jeopolitik yeniden yapılanmaları yeri geldiğinde gözdağı vererek, yeri geldiğinde zerafetle ya da histeriyi kışkırtarak bizzat denetler. Nominal hakikati manipule eder. Gerçek dediğimiz olguyu tasarlar. Fenomenal alanı açarak post modern kültür endüstrisinin jargonunu sektörleştirir. Yabancılaşma üstünden yeni'yi üretmek gereklilik değil, mübadele ettiğimiz hayatların spekülatif tüketim tarzıdır.  Nomos/Yasanın tezahürüne doğrudan katkıda bulunur. Ganimet sandığı oradadır. Tek yanlı ve karşılanamaz bir önerme olarak finansal merkeze sadakat isteyen Batı'nın Doğu'yu istilası önce mücbir sebebe istinaden ahlakidir ; işbölümü içersinde diğerleriyle birlikte sanat/çıyı köle/efendi etiğinin öznesi haline getiren talep, tecrübeden doğan -özgün- varlığımızı iptal etme güdüsünü kışkırtır. Emperyal bilgiden tedarik edilen kültürün yeniden üretimi, kişinin mutasyonu toplumun intiharıdır ..

Bunları niye yazıyoruz? Gelir dağılımının adil olması değil ifade ettiğimiz. Herkesin bildiği sır,  ekonomik evrimin bir noktasında üretim ilişkilerinin hazzı ve acıyı birarada doğurduğu yapının değiştirilemez karakteridir. Bize kalan tek seçenek endüstriyel tarihi yazanları taklit etmek değil, maliyetini/bedelini ödediğimiz bu muhteşem oyunda hiçleşmeden ya da onların asıl kahraman olduğu prodüksiyonda kitschleşmeden eşit parça olma talebidir. Adorna'nın söylediği gibi 'kültür endüstrisi günaha batmış olduğundan değil, düzeyli eğlencenin katedrali olduğu için yozdur'. Türk resminde Bedri'yle yaşanan değişimin ilk günden şahidi olan eleştirmenlerden Beral Madra, 1988'de Donahue / New York sergi kataloğunda şunları yazmaktadır : 'Aynı zamanda oldukça tartışmalı, ateşli makalelerin yazarı olan Baykam, kendisini üçüncü dünya sanatının 'Guevara'sı olarak görmekte. Pek çok dergide yayınlanan yazılarında, çağdaş sanat dünyasını çok iyi tanımakla kalmayıp, sanat tarihini ve sanat pazarını oluşturan şeyin "kapalı kapılar ardında" olup bittiğini de çok iyi bildiğini açık seçik bir biçimde dile getirmekte'(dir). Madra'nın doğru tespitine karşın bu eski dünyada birilerini rahatsız etmekte, olağan post modern hiyerarşik dizilimde muktedir/iktidar (potestas) ilişkilerini ve merkez/periferi hattında süren irtibatları yerinden etmektedir.. Sermaye, zaman ve mekândan özgürlüğünü ilan etmiştir. Artı değerden beslenen sanatın artan manevra kabiliyeti, kuralları koyan burjuvazinin sarsılan hakimiyet yıllarına denk gelir. Çağ, öznenin aidiyet duygusunda kuvvetli şüpheler oluşturur. Bu hatırlama çalışmasında kullandığımız araçlar yalnızca bir arşiv kayıdı değildir ; geçmişin yeniden inşasında, bugünün restorasyonunda, boşluğun anlam tarafından doldurulmasında onarıcıdır ; çoklu öznenin olası geleceğinde de mutlaka içte bir özdenetim, dışında tahakküm rejimi olacaktır. Elbette, geleceğe ait öngörüde zihni özgür bırakmak, aklını kullanma cesaretine sahip olabilmek, kendi kaderini belirleme talebi teminat değerindedir. Çağdaş sanatta hocalara, öğreticilere yer yok ; herkes öğrenci. Doğru cevap zaten yok ; ama Bedri gibi doğru soruyu, doğru yerde sorabilmek de başlı başına bir hünerdir..

Bedri'nin dile getirdiği ve herkesin bildiği demokratik talep hakikidir. Dışa bağlı entelijansiyanın yabancılaşmasından, vekaleten üretimin dikkat eksikliğinden bahsediyoruz. Darbe dönemlerinde metaforların ardına saklanan sanatın korkularından kurtulabilmesi yönündeki çabası takdir edilmelidir. Üretilen bilginin ve kayıtlarını derlediği arşivin sırasına uygun okunabilmesi gerekir. Bu coğrafyadan yeşeren istisnai tecrübenin dünyaya lafını anlatabilmesi, sözünü dinletebilmesi uluslararası topluma bir katkı olacaktır. Ülkenin ruhundan beslenen sanatçının deneyimini aktarması, mesajını eksiksiz iletebilmesi için hiyerarşiden arınmış merkeze doğrudan katılım bir mecburiyettir. Bedri bu yolu cüretkârca yararak açmıştır ; bu onu benzersiz kılar!..

Hepimizin kendine özgü bir hikayesi, kimsenin kimseye benzemeyen bir macerası olduğunu anlatan Baykam, 'sizin normlarınız dışında gelişen farklı hayatlar da değerlidir mesajını vurgularken her toplumun kendi dinamikleriyle yaşadığı tecrübe dikkate alınmalıdır. '80’li yıllardan itibaren “Yeni Çağdaş Türk Sanatı” hakkında yazdığım onca makale, kitap, verdiğim onca konferans, hepsi belki bazılarını üzmüş olabilir. Ne yapabilirim ki, o dönemlerde meydan çok boştu. “Boyanın Beyni” ve “Maymunların Resim Yapma Hakkı” gibi sanatın teorisi hakkındaki kitapları da birinin yazması gerekiyordu!' diyordu. Farklı kültürlerin ürünlerinin yaşanmışlıkları / özgünlükleriyle sanat tarihinin kayıtlarına geçmesi başkalarına bırakılamayacak kadar değerliydi ; tarihini yazmayanların tarihini başkalarının yazdığını ve başkalarının kahraman bizim rol çalan dublör olduğumuz kitapta bir pasaj olarak kalacağımızı biliyorduk. Bedri'nin katılımı, idamların yaşandığı günlerde 1980 yenilgisinin ardından geldi. Tecrübenin bilgisi, oradan başlayan tarihin kurucu hakikatı, örtük öğretinin başlangıcı olabilirdi ; düzenleyici bir fikir olarak dönemin muhteviyatına gayri meşru iktidarın sanatsal eleştirisi olarak girdi.

Mücadelesini anlatan "Maymunların Resim Yapma Hakkı" adlı kitabı yayınlandığında söyledikleri daha anlaşılır oldu. Bu Sorbon'da okuyan, Amerika'da yaşayan, üç dil bilen ve o dünyaya ait olması beklenen  Baykam'ın bizde yarattığı onur, kolonyalist kültürden beklediğimiz bir ikram yahut protokol yükümlülüğü değildi ve olamazdı ; her zaman üstünde gezindiğimiz zeminin, tecrübe ettiğimiz şeyin yanıltıcı olabilecek fenomenal bir bilinç katmanı olduğunu fark ettirdi. Utanç verici çelişkileri geç hissettik. Manipulasyonlarla geliştirilmiş bilgi kuramlarının tarihini yazan Batının güncel eğilimlerine karşı koymanın gerekliliğinin ayırdına vardık. Kolonyalistin rasyonelitesi, gelişmişlik mefhumu, kanaatı belliydi. Periferiden beklentisi, müşterekleri artırıp çağı tanzim eden yerel kahramanlarını ihraç etmekti. Rancière'nin 'Görme olgusu herhangi bir zaaf barındırmaz' demesine rağmen 'herkesin kendi yerini bilmesini isteyen filozofun ve  'ezilenleri bulundukları yere mahkûm eden yanılsamalardan kurtarmak isteyen' Avrupalı devrimcilerin de bakış açısını oluştururken kendi perspektiflerini çizdiği aşikardır.  Dünyaya Batı'dan bakan göz ile Batı'ya, Bedri gibi Doğ(r)udan bakan göz aynı olamıyor ; tanımlayanın doldurduğu boşlukta kendini tanımayan bilgi, tarihi yazanı kendi lehine şike yapmaktan alıkoyamıyor. Doğu toplumlarında değiştirilemeyen bir mazlum retoriği, güçsüzlük kültürü vardır. Türkiye'de otoriter hamaset, güçsüzlük mitolojisinin yanısıra kolayca örneklerini hatırlayacağımız gibi bir rüküş kültü yaratmıştır.Temaşa biraz da rollerin dağılımı, bazı meziyetlerini öne çıkarabileceğimiz  metinlerarası ortaklıkla ilgilidir. Kavramlarımız, diğer insanlarla nasıl bir ilişki kurabileceğimizi belirler ; köle efendi diyalektiği yalnızca dil aracılığıyla eşitlenecek bir lehçe sorunu değildir. Temenninin ötesinde dünyadan kaldırılan ganimetin bölüşümünde bireye düşen miras önemlidir. Toplumsal terapati misyonu yüklenmiştir ; sanat gibi masum bir eylemle kötülüğün kökünü kazımak isteyenlerin sırtına yüklenen bagaj ağırdır.

Sarayın soytarısı ya da teorinin azamı veya mahalleninin maskarası : Marks dahil, orada oturan-burayı mesken tutan ayrımına girmeden Batılı düşünürlerin Doğu için, Türkiye için yaptıkları değerlendirmelerde, iliklerine işlemiş oryantalist bakışı, sıradan turist duyarlılığını aştıklarını söylemek kolay değildir. Parlak hamasetlerine, kendi dünyalarına ait ilham verici söylemlerine karşın,  melez realizmleri, buradaki hayatta karşılığı olmayan önyargıların bulandırdığı teğellenmiş bir gayretkeşliği içerir ; tecrübe hiçbir bilginin yerini alamaz. Ne ki, kapitalizmin paradigmasının bir yanında serbestleşme talepleri varsa, diğer tarafta bireyin elini kolunu bağlayan diyalektik olduğu varsayılan sistemle bütünleşme çağrıları yer alır. Mistik düşüncedeki her yerde olma hali, sosyal iletişim imkanlarıyla metafizik gerçeğe dönüşmüş, mana tekamül etmiştir. Bazı toplumlar, yerinden edilen kalabalıklar,  usulünce yas tutamamaktan muzdariplerdir ; hislere tercüman olan Arabesk bir sonuçtur. Hermann Broch, Romantizm ve Kitsch arasındaki benzerlik ile ilgili olarak,  "Romantizmin kendisi kitsch olmasa bile kitsch'in anası olarak kabul edilebilir' der.  Refahın eşit dağılmayışı, maddi yaşamla örtüşmeyişi, teknolojinin ucubeleşerek değişik coğrafyalarda üretilen zihinsel emeğin üstüne bir kabus gibi çökmesine neden olur ; bedenler ve zihinler ablukaya alınır. Özgürleşme, diyalektik bir süreç değildir. Sanat önemli bir arabulucudur ;  değişen toplumun demokratikleşme mücadelesi ve sivilleşme hamlesinde, modernleşmenin tam ortasında, kaosun merkezinde tahakkümün iradesi, post emperyal kültürün lekesi bulunur.

Sanat dünyası kaprislerinden arınmalı, şahit olduğu döneme dair karar verirken günah keçisi yaratmamalıdır .. Nifak ve hakikat ortadadır ..

Baykam'ın sanatçı kişiliğinin  perdelenmesinde nedenler vardır. Toplumun özgürleşme taleplerinin tarafı olarak fetişlerarası restleşmelerde sözünü sakınmaz. Mabette ötelenen, maharetle karalanandır ; kastrasyona uğratılan kendilik eyleminde sunağa yatırılan  kurbandır. Sanatçı ancak kendisiyle bünyevi hasımlaşma, zihinsel yabancılaşma yaratmayan toplumda imkan bulur. Özgürsüzlük zorlama mutabakattır ;  sesiyle olayları anlatan tanığın ifşasına uzaktan tanıklık ederiz. Onun haklılığını teslim edecek kanıtlar imaj olarak vardır ; 1789 paralaks yaratmıştır .. Kuşkusuz geç de olsa doğru zamanda doğru yerde bulunmak, kültür endüstrisinin kalbine rötarlı da olsa girebilmek bir yöntem sorunudur. Türkiye'nin ruhunun peşinde olmasına karşın, bir geleneğin mirasçısı olduğunu iddia etmek kolay değildir ; mevcut ihtimallerden feragat etmesine rağmen özgün bir başlangıç, bireysel bir hamle, bir nirengi noktasıdır. Osman Hamdi'yle başlayan sanatın her dönemi, eleştirmen/küratör ve tarihçiler tarafından meşru zeminlerde önyargısız değerlendirilirse göreceğiz ki kendi halinde seyreden lineer çizgide bir sapak, bir sıçrama anı vardır.. Ürettiği 50 yılın mutlaka ayrıştırılması gerekir. Kimlikleri mercek altına alınmalı, farklılıkları analiz edilmeli, sınırların eridiği dünyada eylemi mahiyeti itibariyle doğru okunmalıdır. Bedri hakkında yargıda bulunurken bir dönemin ta en başında durduğunu göz önüne almalıyız. Bu kitabın aracılığıyla arşiv kayıtlarında, parçalanmış dünyasında çok katmanlı kazı yaptığımızda ülkede 1980'lerde başlayan Çagdaş Sanat'ın merkezinde onun olmasına karşın kendi gösterimizi izlediğimizi, kişisel ve toplumsal tarihimize şahitlik yaptığımızı bilmeliyiz..
Hepsi bu!















***