ÇAĞDAŞ SANAT MASALI / BİENAL ELEŞTİRİSİ DEVAM EDİYOR (2)
Tamam, hiçbir itirazımız yok ; ama öykü bizim değil.
Lacan'ın 'Kapitone'si zarif kalır ; bir şeyler, başka şeylere zoraki ve kabaca olarak eklenmeye -ideolojiye iliştirilmeye- çalışılmış.
Kapitalizm eleştirisi falan yanlızca jenerikte mevcut.
Bu sergi, İstanbul ruhundan çok, tiranlığın karanlıklarından, emperyalizmin metropollerine iltica eden üç demirperde ülkesi insanının ve ait oldukları halkın sıkıntılı öyküsünün kötü bir tasviri .. Simetrinin eksik parçası, sigaya çeken mukallitin kopyasında tamamlanamıyor...
Küratörlerin ve mesai/çalışma arkadaşlarının bize verdiği demir pençeli/çelik yürekli başkaldırı mesajının aksine başka bir durum vardı : Rusya'nın işgalle uzun süredir soluksuz bıraktığı insanların bireysel olarak düştükleri pejmürde yalnızlık. Geçmişleri, ideolojiler adına diktatörlerce tutsak edilmişti. Yarım yüzyılı geçen sürede ekonomik evrimleşmeyi ve sosyal ilerlemeyi başaramayan bir halkın ,uyum sağlamaya çalıştıkları kapitalist pazar denen cehennemde sergiledikleri acz içindeki çırpınışların iniltisi, durağan salondaki sessizliği bozuyordu.
Açık bir muhalefet ya da başkaldırıdan çok, Amerikan Doları'nın kudreti önünde secde ettirilen Dogu Bloku halklarının libidosu, genç zihinlerin kültür emperyalizmine teslimiyeti, bariz olarak görmeyen ya da unutan hafızalar için yeni okumalar getiriyordu . Milyonlarca Gregor Samsa, nikbince umut dolu yeni bir dünyaya gözlerini açmıştı. Ne var ki,kendinden önceki kuşağın gerçekleştiremedikleri hayalleri,ütopyaları şehrin,ülkenin her köşesinde öylece asılı kalakalmıştı. Hesaplaşmalar,ertelenen yaşamlar her çalışmada kendini ele veriyor,isteksiz de olsa toplumsal hafızadaki rezervlerin şiddetiyle üstlerine çöken 'karanlık', cüretkar ve acımasızca eserlerin aynasında ifşa ediliyordu : Tamam, hiçbir itirazımız yoktu; ama bu bizim öykümüz değildi. Bir şeyler,başka şeylere zoraki olarak eklemlenmeye çalışılmıştı. Kapitalizm eleştirisi filan yanlızca jenerikti. Bu sergi, İstanbul ruhundan çok, tiranlığın karanlıklarından,emperyalizmin metropollerine iltica eden üç demirperde ülkesi insanının ve ait oldukları halkın sıkıntılı öyküsünün şahidiydi...
Zaman ve mekan değiştiren gergedanlar,şimdi de ceketlerini çıkartır gibi derilerini tersyüz ederek ,yeni konsepte uygun kullanma talimatlarıyla,kültür sanayinin hizmetinde, şirket kültüründeki CEO 'lukla eş bir görev yükleniyorlardı.

Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de 'çok' ilgi gören sanat etkinlikleri arasında değerlendirilen 11.Uluslararası İstanbul Bienali,12 Eylül 2009'da kapılarını izleyicilerine açtı. Küratörlüğünü WHW/What,How and for Whom (Ne,Nasıl,Kimin İçin)adlı Hırvat kolektifin üstlendiği "İnsan Neyle Yaşar?" başlıklı bienal 12 Eylül-8Kasım arasında 70 sanatcı ve sanatcı grubunun 120'yi aşkın proje/tasarımına ev sahipliği yapıyor. İzleyicilerin bizzat parçası oldukları dünyaya ait klişelerle, çıkmazlarla, zaaflarla,protestolarla ambalajlanan/sarmalanan,karşı karşıya kaldığı sorunları, kendisini yeni tasarımlarla yeniden pazarlayan bienal, birçok soruyu/çelişkiyi içinde barındırıyor.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding sponsorluğunda düzenlenen 11. Uluslararası İstanbul Bienali, 12 Eylül–8 Kasım tarihleri arasında İstanbul’u dünya sanat çevrelerinin ilgiyle izlediği bir sanat platformuna dönüştürmeyi hedefliyor. Koç Holding’in 2007 yılında başladığı ve 5 Bienali kapsayan on yıllık 'Bienal Sponsorluğu'nun 2016 yılına kadar devam edeceğini öğreniyoruz.
Uluslararası İstanbul Bienali’nin küratörlüğü için ,1999 yılından bu yana çalışmalarını Hırvatistan’ın Zagreb kentinde sürdüren küratör kolektifi WHW, dört kadın küratörden oluşmuş. Ivet Curlin, Ana Devic, Nataša Ilic ve Sabina Sabolovic adlı bu kişilere ve diğer yazarlara yönelttiğimiz/yönelteceğimiz eleştiriler şahıslarına/şirketlere/sponsorlara değil tüm küratörel sisteme ve kültür endüstrisinedir. Bunu baştan belirtelim. 11. Uluslararası İstanbul Bienali, başlığını Bertolt Brecht’in 1928 yılında Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte yazdığı 'Üç Kuruşluk Opera' oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası olan “İnsan Neyle Yaşar?” adlı şarkısından almış. 'WHW' tarafından “İnsan Neyle Yaşar?” sorusu etrafında kurulan İstanbul Bienali’nin kavramsal inşası, Brecht’in pazarlanması üzerine geliştirilmiş. Kendileri Brecht'in yeniden keşfedilmesi ve genç kuşaklara gösterilmesi gereken bir klasik olarak bakmayı amaçlamadıklarını söylüyorlar.
Dünyadaki gelişmelerin bu safhasında,büyük sergiler/bienaller yeni dünya düzeninin staretejik pazarlama yöntemlerindendir. Amaç 'çağdaş sanat' adı altında filozofik kırıntılarla, kitleleri aşağılayarak, denetimleri altına almaya çalışan büyük sermayenin şaşırtıp,etkisizleştirip, pasifize etme taktiğidir.
Bienallerin, kitleler üzerinde afyon etkisi yapan futboldan farkı yoktur.
Pasif katılımcılar, sürüleştirilmişlerdir. Amaç,insanlarda algılama bozukluğu,anlam kargaşası yaratarak uyuşturma ve sindirmedir. Egemenliklerine imaj oluşturmaya çalışan kültür endüstrisi, bu bienalde 'Brecht'i düpedüz Bienal'in öznesi değil, nesnesi olarak kullanmaktadır. Brecht, serginin ilham kaynağı, uyarıcısı, çalıştırıcısı değil, kullanılanı,sömürülenidir.
Üstelik,bunu da yaparken kendi anlam bütünlüklerini, tutarlılıklarını koruduklarını,başardıklarını söylemek hiç de kolay değildir. Emek yoksunu, özensiz, derme çatma çalışmaların 'tek kullanımlık' olduğu gerçektir. Kullanım/değişim değeri olmayan bu 'eser'lerin önemli bir kısmı Bienal bitişinde çöpe gidecektir.
Küratörlerin ve mesai/çalışma arkadaşlarının bize verdiği mesaj,söz konusu toplu dönüşümü gerçekleştirmeye çalıştıkları bu dünyada,sergiledikleri tutum, açık bir muhalefet ya da başkaldırıdan çok, gözboyama,zavallı bir çaresizlik ve acizliktir.
'GERGEDAN' OLMADAN YAŞANABİLİR Mİ?
Jean'ın önce benzi sararır, alnında bir çıkıntı belirir, derisi farklılaşır,kalınlaşır ve ses tonu değişir.
1912 doğumlu oyun yazarı Eugene Ionesco'nun çağımızın başyapıtı 'Gergedan' adlı oyunundan bahsettiğimizi anlamışsınızdır.
Gergedan, yazarın, modern dünyada farklı şekillerde karşımıza çıkan totaliterliğe getirdiği sert eleştirilerle bilinir.
Brecht de kendi amaçları için sistemi eleştirirken kullandığı renkli argümanlar ile izleyiciyi şaşırtmayı/sarsmayı, etkilemeyi,gerektiğinde provoke etmeyi bir sanat haline getirmişti. Ama kendisinin başkaları tarafından sisteme 'sos' yapılacağını, 'sanat'ın Brecht'le provoke edileceğini hiç mi hiç düşünmemişti herhalde.
Bienallerle başlayan 'gergedanlaşma süreci' hızla çevreyi/benlikleri sar(s)maktadır. İnsanlar, insanlıktan gergedanlığa,oyunun içinde yer alanlar/ekip ve toplum, topluluktan sürülüğe dönüşmektedir. Ionesco, Gergedan’da geçen söz konusu dönüşümden duyduğu kaygı için şunları söyler: "... birden bire ortaya çıkan bir düşüncenin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılması,yeni bir din, bir öğreti, bir fanatizme sürükleyiveriyor insanları.. Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi, insanlar sizin düşüncelerinizi artık paylaşmıyorsa, sanki canavarlarla karşı karşıyaymışsınız duygusu uyandırıyorsunuz. Gergedanların saflığı, aynı zamanda acımasızlığı var onlarda. Onlar gibi düşünmüyorsanız göz kırpmadan öldürebilirler sizleri.”" Modern dünyada, totaliterleşme süreci, gündelik hayattaki pratiklerin deşifre edilmesiyle değil,totaliter toplum düşüncesini canlı biçimde çağrıştıran "gergedan" imgesinin sürekli 'taraflar'ca kullanılmasıyla sağlanmaktadır. Kahraman Bêrenger, etrafındaki tüm kişilerin aşama aşama 'gergedanlaştığı' bir dünyada, ayakta kalmaya çalışan bir 'insan'dır. Öyle ki, Bêrenger'nin 'gergedanlaşmaması', bir noktada ona acı veren bir olgu olur. Bêrenger büyük bir kahraman olduğu için değil, bir türlü gergedanlaşamadığı için "insan" kalmayı seçer, dolayısıyla da oyunun sonunda boyun eğmeyip insan kalmayı seçmesi, ironik bir etki yaratır.
Kendi kurtuluşunu örgütleyemeyen 'birey' toplumun sorunlarına çare olamamıştır.(1)
KÜRATÖRLER,YARATTIKLARI ETKİ ALANLARIYLA,SANATÇILARIN RAKİPLERİ
'Sahte mitler' yaratarak 'önermeler','dayatmalar' ile 'nüfus' kazandırmalar bu sistemin gerçek kimliğidir. Nüfus/kimlik kazandırılan sanatçılar,'biricik' 'necib' ve mutlu/mesutturlar. Bürokratikleşen kitle kültürünün aparaçikleri 'küratörler' iş başındadır. Kendilerini ortalara atmakta,endüstrileşmiş anarşiye,sisteme hizmet etmede adeta yarışmakta, işgüzarca durumdan görevler çıkartmaktadırlar. Küratör,bir taraftan şirket kültürünün yol haritalarını, form/formalarını,gramerini,retoriğini , oyun konsolunu,savaş makinalarını kullanmakta, diğer taraftan da pratikte sanatçıdan gaspettiği yaratıcılığı, şirketlere kendi adına, farklı ambalajlarla servis yapmaktadır
Tasarımın kılıfı, geçen sene 'Küresel Savaş Çağında İyimserlik'se, bu sene de Brecht'in oyunu 'Üç Kuruşluk Opera' olabilmektedir. Tasarımın markası ise 'anarşist kapitalizm/kültür endüstrisi'dir
Sponsorlar, himayeler, mesenler, tacir ilişkilerle oluşturulan endüstriyel sanat kültürleri , 'şizofrenik karnaval'larla pazara sunulmaktadır.
Asl'olan yaşamı'tüketim',
insanı 'tüketici' olarak katagorize eden
şirket kültürünün yargılanmasıdır.
Tüketilen başta insan ve bastığı zemin.
Yalnız benlikler değil akıl da tutsak edilmiştir.
Amaç, 'gerçek' olanın üzerindeki manipülasyondan silkelenip,
evrimleşeceği bir süreci özgür bırakmaktır.
Yaşam/paylaşım/sanat boyutunda, tarih/coğrafyamızdan beslenen, azami kar/kazanç hırsıyla değil , hayatın idamesi için, doğamızda olan üretim ilişkilerinin evrimleşmesiyle oluşan bir 'sanat' mümkün müdür?
Hümanizmamızdan doğan Türkiye kaynaklı bir karşı duruşun, 'var'oluşun, özgün kimliğini nasıl oluşturabiliriz?
Davos'ta yaratılan efsane, gerçek temellere nasıl eklemlenebilir?
Burada asıl sorun 'müstemleke aydın'ın ikircikli tavrıdır: Oynanan bu oyuna canıyürekten verdikleri kayıtsız,koşulsuz destektir. Küçük burjuva hoşgörüsüdür. 'Hüsnüniyet' ile 'suiniyet' arasındaki gitgellerdir.
2005'deki Deniz Palas'ın en müstesna sakini, en üst kattaki Safiye Behar sergisini hatırlayın.
“Safiye Behar, 1890'da Pera'da doğmuş, Musevi bir bar sahibinin tek kızıdır.Musevi'dir ama musavviyyetten/eşitlikten yanadır. Gençlik çağlarında politik tartışmalara, Marx'a filan merak sarar. Zamanla büyük bir kadın hakları savunucusu, özgürlük mücadelecisi, Chicago'da saygın bir sendikacı ve konuşmacı olur. Nâzım Hikmet'i İngilizceye ilk o çevirir.”
Bu kurmaca / yalanla tanıtılan, hedef tahtasına yerleştirilen 'Kemalizm' dir.
Özgürleşme,demokratikleşme, liberallik adına sürekli bizi var eden cumhuriyet değerleri kundaklanmamış mıdır?
'Ulus devlet' kavramı üzerinden sürekli yıpratılan değerlerin aracısı olarak Bienal sürekli kullanılmamış mıdır?
“Sorun derin bir yarıktır; günümüze özgü kültür sanayi süreçleri ile siyasal erkin Türkiye insanının zihnine ve yaşam biçimine yerleştirdiği devletçi/yasakçı/tektip kültür arasındaki yarıktır” diyerek, 'ulus devlet' kavramına bel altından vurmayı hedef edinen ortak koronun, AB mihraklı liberal bakışına katılmamız mümkün müdür?
Bu yarığın kapanması için çözüm üretmek gerekmez mi?
Bunları pazarlıksız düşünmek Türk aydınının 'asli' görevidir.
Uyuşmazlıklarımız,karşıtlıklarımız yok mudur aramızda? Tabii ki vardır.
Fakat, Koçlar da, yerli düşün/kültür insanlarımız,yıllarını kültüre vermiş, zengin ve farklı birikime sahip olan, alıntı yaparak eleştirdiğimiz sanat yazarı/küratörlerimiz de, biz de sonuç itibariyle aynı gemide değil miyiz?.
Yöntemler, anlayışlar farklı olsalar da 'ortak' tartışma alanında 'ortak' bazı değerleri yaratabilmek mümkün değil midir?
Ezenin ezilenin olmadığı ütopya, hepimizin ortak cenneti/düşüdür.
Mustafa Kemal, 'yaşamda,en gerçek yol gösterici bilimdir' demiştir.
Hedefin, ulus olarak varlığımızı sürdürmemizin temelini oluşturan devletin bekaasıyla birlikte, 'bir ağaç gibi tek ve hür/bir orman gibi kardeşcesine' yaşanacak demokratik 'muasır medeniyet seviyesi' olduğunu inkar etmedikten sonra,hizipler/ kesimler arasında konuşma/tartışma ortamı mutlaka olacaktır/kalacaktır.
BİENALİ HEKİMBAŞI ÇÖPLÜĞÜNE ÇEVİREN ZİHNİYET BU ZİHNİYETTİR
'Güncel Sanat', serbest ticaret/pazar pratiği üzerine kurulmuş global ekonomik sistemin ürünüdür.
Global ekonomi, kurumlarıyla mutlak ve araçsal şekilde,uluslararası dev tröstler eliyle, ülkelere dayattığı radikal önermelerle işleyen bir sistem kurmuşlardır..
Bugün Türkiye'deki değişimin temelini bu 'tepeden inmecilik' konfigürasyonu tetiklemektedir.. Küratörel sistem de bu önermelerden biridir. Küratörler, sanat/hayat formlarını hakikatın üstüne yeni bir deri gibi yapıştırmaktadır.. Aralanan sanal 'gerçek' alanlarında sanatçı suiniyetle olmasa bile, sonuç itibariyle kullanıp etkisizleştirmektedir.
Ayar verip,zihin kirliliği ve konservatif yapay bellekler oluşturmaktadır.
Tartışılmadan kabul gören durumlar, saçmalıklar olağan durum konformizmiyle hızla akademikleşip/muhafazakarlaşıyor..
Artık 'saçma'ya kimse şaşmamaktadır.
İstanbul Bienali kapsamındaki sergilerden 3 no'lu antrepo'da,izleyicilerin artıkları, yerdeki biletler, toz ve curufun karışmış olduğunu gördük.
Sanatçıların 'sanat' adına yerlere attıkları buruşturulmuş kırmızı raporlar, bu doğal görüntülere eklenmiş.
Sanatla, doğal olanı izleyici el/göz yordamıyla ayırıyor;
kirli görüntüler, sanatçıların çaresizliklerinin, kitleler tarafından kaale alınmazlıklarını gösteriyor.
Bienali, Hekimbaşı Çöplüğü'ne çeviren zihniyet işte bu curufcu zihniyettir.
Esas sorun sanatın manipüle edilmesidir. İdeolojik referansların zafiyeti, ironi eksikliği, onurlu 'duruş'tan, küçük çıkarlar için verilen tavizler, esneklikler, Bienal'i bu noktaya getirmiştir. Sarkis sergisi ile 3 no'lu Antrepo arası yüz metredir. Bir yanda yılların damıttığı şeklen de olsa 'ustalık', bir yanda cahil cesareti, 'cüretkarlık'. Bienal'deki iki, üç isim de organizasyonun adını anılmaya değer kılmaktan uzaktır. Zaman hızla akıyor; geçmişte olumlu izler bırakan göndermelerin yeri bugün için boştur. Küçük bütçeli İlk Bienallerdeki, bugün bir turizm canavarına dönüşen bienal kavramıyla zıtlaşan hoş anılar geçmişte kalmıştır. İki milyon euroluk bienal ile tarih yeniden yazılmaya çalışılıyor. Erovizyonvari Bienal/leşme süreci sanat kurumunun ciddiyetini ortadan kaldırmıştır. Evrimleşemeyen çürümekte, yok olmaktadır.
Tam da bundan dolayıdır ki;
'Çağdaş sanat, küratörel oligarşiden ve kendisini yapılandıran kapitalist pazarın cilalı tüketim nesnesi olma zorunluluğundan kurtarılmalıdır.' diyoruz.
ÇÖZÜM VARDIR / PARADİGMA SANATIN EVRİMLEŞMESİDİR
Yapay kavramlar ve nesnelerle değil, 'hayatı içeren' gerçeğe yönelik yaşam pratiğinin farklı disiplin ve materyallerlerle ifade edildiği 'güncel sanat/çağdaş sanat' kavramını yeniden oluşturmak güç müdür?
Hayır değildir. Bizim itirazımız,reddimiz finansa bağlı endüstriyel anarşinin/pazarın , kendi iç dinamiklerini kullan(dırıl)madan, evrimleşme sürecinden geçmeden, tepeden inme/empoze/yapay olarak sanatın/sanat kurumunun inşası için gösterdiği metazoridir. Eder ile değer birbiri içine girmiştir; bu bir sorundur.
Metaı/nesnesinin tüketici olarak 'insan' olduğu, mezhebi geniş sanatsal yapılanmadır.
Finans, borsa, bankalar gibi piyasa anarşisinin sapkın değerlerine kamufle edilen 'insan'la birlikte hoyratça tüketilen 'sanat' eseridir.
'Çağdaş Sanat' olgusu, 21.yüzyılın enstürmanlarıyla, videosu, yerleştirmesi, hazır değil yaratılan nesnesi ile bienal/küratör 'pazar' değer ilişkilerinden arındırılıp, yeniden kendi mecrasına yönlendirilebilir mi? 'Sanat, nedensellikten üreyen ortak davranışın evrimleşmesi ile yaratılmalıdır' tezimize dayanak olarak bu defa da okurlarımızın isteği üzerine, bir de yerli kaynağa başvuruyoruz.
'Araştırma ve Klinik Uygulamada Biyolojik Psikiyatri' isimli kitabın yazarı, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi doktorlarından Psikiyatrist,M. Emin Ceylan,'ın 'Ortak Benlik' adlı makalesinde “Vucuttaki ısı düzenleme (thermoregulation) merkezi sosyal güdülenmeyle bağlantılıdır (Panksepp). Özellikle ateşin kullanılmadığı zamanlarda insanların üşümekten birbirine sokulması,ısı merkeziyle sosyal güdülenmenin (ilişkisini gösterir...) Bu kadar güçlü, bireyleri sıkıca kontrolüne almış,onları girift ilişkiler yumağının içinde tutsak etmiş sosyal yapı varken, benliğimizin ondan bağımsız geliştiğini düşünmek safdillik olur” diyor ve şöyle devam ediyor (..) Eğer beyin daha ilkel ve alt bölgelerin ürünü olan dürtüleri kontrol etme becerisini göstermeseydi, kişi topluluk içinde kalamaz,yırtıcılar tarafından parçalanırdı. Beyin,kendini durdurucu mekanizmalar yarattıkca, kendine karşı savunma yaptıkca gelişmiştir (..) duyum/eylem hücreleri de diyebileceğimiz piramidal nöronların arasında yatay bağlar kurup, dürtüleri yönlendirerek/durdurarak/söndürerek sosyal uyum ve bireysel ilerlemeyi gerçekleştirir. İnsanda topluma uyum sağlayıp onun parçası olma arzusu başat bir duygudur. İçimizde bizi topluma katılmaya zorlayan bir içgüdü vardır.
Jung, ortak (kolektif)biliçaltından bahsetmişti; ondan farklı olarak burada bahsedilen 'ortak benlik'tir.
Yani sadece güdülerimiz değil, eylemlerimiz de ortaktır”.(1)
Burada kısa özetini verdiğimiz yazının bütünü,tezlerimizi oluşturan biyolojik/sosyolojik süreci titizlikle açıklıyor. Bugüne kadar Türkiye'de yüksek sesle söylenmemiş olan, ilk burada dile getirdiğimiz tezimiz/yazımızın ana vurgusu, 'gereksinmelere bağlı içsel/toplumsal yapılanmanın, ortak hafızadan beslenerek evrimle gelişmesinin biyolojik/sosyolojik taleplerden doğduğu' nu gösterebileceğimiz binlerce farklı kaynak olduğunu da burada belirtmekte yarar var.
Doğru/doğal olan süreç, insanın doğal güdülerinin uzantısı olan 'sanat'ın , biyolojik ihtiyaçlarca yaratıldığıdır. Bizim yaptığımız 'malumu ilan'dır.
'Malum' bugüne kadar 'etkili çevreler' tarafından özellikle manipüle edilmiştir.
Toplumsal bellek'i oluşturan mağara resimlerinden, şaman törenlerine kadar 'sanat'ın ihtiyaca binaen şekillendiği bir gerçektir..
Evrimleşme sürecinin aslolan karakteri, nesillerin belleğini oluşturan bu 'sahicilik'tir.
Biyolojik nedenlerin,sosyolojik izdüşümü vardır.
Davranış,eylem ve ürünlerimizi formüle eden/formasyona/şekle sokan,insanın doğasıyla atbaşı giden, yaratılışın evreleriyle bütünlük içindeki bu biyolojik/sosyolojik nedensellik sürecidir.
Gereksinmelerin yarattığı toplumsal/bireysel alışveriş/ilişkiler/davranışlar, ortak benliği oluşturur.
Ortak benliğin yarattığı aurada, ortak hafıza vardır.
Kişiye ait eğilimler ve üretim süreci bu ortak hafızadan nemalandığı ölçüde doğal sentaks içinde olur. Tepeden inme değil, evrimin sağladığı toplumsal mutabakata ihtiyaç vardır. Diyalektik materyalizm salt bir felsefe değil,dünyayı anlama/kavrama/uygulama pratiğidir.
Neden sonuç ilişkileriyle temellendirilemezse zincir/süreç, devam etmez. 150 yıl önce söylenen şu tespit önemini korumaktadır; "Evrenin,onun ve insanlığın evriminin olduğu gibi,bu evrimin insanların beynindeki yansımasının da doğru kavranması,öyleyse ancak oluş ve yokoluşun, ilerleyen ve gerileyen değişiklerin evrensel karşılıklı etkilerini sürekli olarak gözönünde tutarak, diyalaktik yoldan olanaklıdır."(3) Engels/Ütopik SBS.S./10
Evrimleşemeyen 'sanat' yerini 'contemporary art'da olduğu gibi, önce bir dizi geri dönüşe (Duchamp örneğinde olduğu gibi), sonra garabete, sonra da 'çürüme'ye terkeder.
Lacan, ortak akıldan sıyrılmak için 'bana yardım etmeyin' demişti.
Bense 'sizdeki aklımla bendeki aklınıza yardım edin,ortak aklı geliştirelim' diyorum...(4)
E. Çetin
(1)Ionesco'dan aktaran M..S.Tezcanoğu / İz Edebiyat
(2)Psikiyatrist,M.E.Ceylan / Bilim Teknik S/1174
(3)Eng.Ütopik SBS. Sayfa 10
(4)J.Panksepp,Affective Neuroscince,Oxford Press 1988,s 278'/Aktaran M.E.Ceylan
http://emincetingirgin.blogspot.com/
Not/Deneysel çalışmaların sanat alanında verilmiş iyi örnekleri kişiye olduğu kadar topluma da yeni yaşam açılımları/ivmeleri kazandır.Bu konudaki örneklerin oluşturulmuşun devamı / özgün olması diyalektik unsurları yaşadığı toplumun/toprağın,halkın algısıyla birleştirmesi önemlidir.Binlerceden birkaçını teşkil eden örneklemeler yapılabilir.Yakın müzik tarihinin tuhaflıklarından biri olarak yazarlar tarafından tanımlanan , savaş sonrası yıllarının alışılmamış çalışmalarını yürüten American deneyimcilerinin başını çeken John Cage'in yarattığı, son derece popüler müzik türü olan Minimalizm veya Yönetmen Müziği'nin en tanınmış isimler Steve Reich ile Philip Glass' tır.İkisi de ,aşamalı sistematik değişikliklerle eldeki malzemenin sürekli tekrarından doğan müzik yapısını araştırmış , sonuçların rock müziğiyle aynı ritmik güdü ve doğrultudaki konser müziyini arayan bir kitleye çekici geldiğini görmüşlerdir.
Reich ve Glass ile birlikte bir üçüncü besteci,son zamanlarda dikkat çekmektedir: Bu da, Massachusettes doğumlu,Harvard mezunu, 1970' lerden beri de California'da yaşayan John Adams'dır. John Adams, minimalizmin güçlü mekanizmine aşırı ilgiden daha çok, onun estetik yönlerine eğlim duyar gibidir ve son yapıtlarında bu araştırıcı yönü, onu Mahlerve Wagner gibi geçmişin bestecilerin müzik dilindeki unsurları kendi müziğine katmaya doğru yönetilmiştir. Adams'ın en ünlü eseri , ilk kez 1987'de Houston'da sahnelenen Nixon Çin'de adlı operasıdır.
Deneysel çalışmaların,tüm kavramsal etiketlerde yadsınamaz alt geliştirmelere neden olacağı bilinen bir gerçektir ki eleştirdiğimiz tabii ki bu değildir.
emin çetin girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com
.