Bu Blogda Ara

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Günlük / Mayıs 2026

Olmayan bir filmin hayali afişi Spinoza'da şüphe kavramına bakışın yeniden gözden geçirilmesine, kesinliğin olmadığı dünyada tereddüdünün düşünülmesine vesile oldu



Teolojik, mitolojik ya da ideolojik; her inanç mutlak anlamda içinde bir miktar şüphe barındırır. Çünkü inanç, epistemolojik olarak mutlak kesinlik ile tam reddediş arasındaki o gri alanda var olur. Descartes'ın metodik şüphesinde görüldüğü gibi en sağlam sanılan inançların sistematik sorgulamaya maruz kaldıklarında temellerinin sarsıldığı, konstrüksiyonun zeminden yukarı yükseldikçe zaman içinde zangırdadığı görülür. Şüpheyi dışlamak inancı dogmaya dönüştürür, onu canlı olmaktan çıkarır; zira inanç, istinad duvarı gibi tam da bilinemezin karşısında durduğu için kıpırtı halindeki fikri tahkim eder. Şüphe, inancın içindeki sessiz partnerdir: bilgiyi revize ederek filizlendirir, ona yaşam hakkı bahşeder. Patikada yol alan beşerin varoluşsal belirsizliklerle başa çıkma cesaretini besler. İnanç, şüpheden arındığında değil onu kucakladığında gerçektir; hakikat kavramındaki mutlak kesinlik ancak dogmatik ve ideolojik bir ayrıcalıktır. Düşünmek yargılamaktır, dolayısıyla muhakeme eden bir canlı olan kişi için inanç daima içeriden ve dışarıdan müdahalelere açık bir risk faktörü taşır. Dolayısıyla inanç ve iman her daim (makul ya da mebzul miktarda) şüphe barındırır. Spinoza'da şüphe (dubitatio) ve kesinlik (certitudo), epistemolojisinin temel unsurlarındandır. Özellikle Anlama Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine İnceleme (Tractatus de Intellectus Emendatione, kısaca TIE) ve Etika (Ethica) eserlerinde ele alınır. Descartes'ın metodik şüphesinden farklı olarak Spinoza, şüpheyi sistematik bir başlangıç yöntemi olarak görmez; aksine, şüpheyi zihnin düzensizliğinden kaynaklanan bir sorun olarak değerlendirir ve doğru (adequate/true) idea ile kesinliği iç içe geçirir.

1. Şüphe Üzerine
Şüphe, düzensiz araştırma veya yetersiz ideaların sonucudur. TIE §80'de Spinoza, "şüphenin her zaman şeylerin düzensiz araştırılmasından kaynaklandığını" belirtir. Şüphe, fikir (fiction), yanlışlık ve belirsizlik gibi zihinsel durumlarla ilişkilidir. Gerçek bilgi arayışında (yöntem), şüpheyi aşmak için zihni "düzeltmek" (emendatio) ve doğru ideaları geometrik düzenle (ordo geometrico) elde etmek gerekir. Descartes'ın "kötü cin" gibi radikal şüphesine yer vermez. Şüphe, doğru ideaya sahip olan biri için olanaksızdır; çünkü doğru idea kendi doğruluğunu kendiliğinden gösterir (ışık gibi kendini ve karanlığı aydınlatır).
2. Kesinlik Üzerine
Temel ilke: "Doğru bir ideaya sahip olan kişi, aynı zamanda o ideaya sahip olduğunu bilir ve şeyin doğruluğundan şüphe edemez."
→ TIE §34-36: "Certainty is nothing else than the subjective essence of a thing... the true method does not consist in seeking for the signs of truth after the acquisition of the idea." Etika II. Öneri 43 (E2p43): "He who has a true idea at the same time knows that he has a true idea, and cannot doubt the truth of the thing." (Doğru idea, kendi doğruluğunun ölçütüdür; ek bir işarete ihtiyaç duymaz.) Kesinlik, adequate idea (upuygun idea) ile elde edilir. Bu, şeyin özünü (essence) tam olarak yansıtan, nedensel ilişkileri açıkça gösteren bilgidir. Üç bilgi türü arasında (imajinasyon, akıl, sezgi) özellikle akıl ve sezgi kesinlik sağlar. Doğru idea, Tanrı'nın (veya Doğa'nın) sonsuz zihnindeki ideaların bir parçasıdır; bu yüzden kendi içinde tutarlı ve şüpheden bağımsızdır.
Eğer Benedictus de Spinoza'yı Rene Descartes'la karşılaştırırsak:
Descartes: Şüphe → Cogito → Tanrı garantörü → Kesinlik.
Spinoza: Doğru idea → Kendini kanıtlayan kesinlik (şüpheye yer bırakmaz) → Geometrik yöntemle sistematik bilgi.
Spinoza için felsefe, şüpheyi aşarak mutluluk (beatitudo) ve özgürlüğe giden yoldur. Şüphe, cehalet veya tutkuların (passions) ürünüdür; kesinlik ise aktif zihin gücünün (conatus) meyvesidir. Bkz. Tractatus de Intellectus Emendatione (TIE), özellikle §§ 33-50, 77-80.
Ethica, II. Kısım, Öneri 43 ve çevresi.
Bu görüşler, Spinoza'nın rasyonalist monizmine bağlıdır. Her şey tek bir tözün (Deus sive Natura) modlarıdır ve doğru bilgi bu birliği kavramaktan geçer.

***

Spinoza'da çok fazla Tanrı bulunmaktadır. Hegel, Felsefe Tarihi, 3/s. 257


Hegel, özetle "Her yeri Tanrı ile dolduran Spinoza'nın olumlaması felsefenin gerçek anlamda yadsımasına olanak vermez" der. Sezarın payı sezara, kralın payı krala anlayışını Marx, Hegel'in Hukuk Felsefesi'nde eleştirir (1. Baskı Sol 1997) Bu tür eleştirilerde haklılık payı vardır

Hegel bu cümleyi (çok yakın bir ifadesini) Vorlesungen über die Geschichte der Philosophie (Felsefe Tarihi Üzerine Dersler) adlı eserinde, Spinoza bölümünde söyler. Tam bağlam ve orijinal metin şöyledir: Hegel, Spinoza’nın felsefesini eleştirirken şöyle der: "...in die eine Substanz gehen alle Unterschiede und Bestimmungen der Dinge und des Bewußtseins nur zurück; so, kann man sagen, wird im Spinozistischen System alles nur in diesen Abgrund der Vernichtung hineingeworfen. Aber es kommt nichts heraus..." Yapay zekanın çevirisinde Türkçe'ye uyarlanmış haliyle: Spinoza'nın sisteminde bütün belirlenimler ve farklar mutlak (tek) töz içinde kaybolur, her şey yok oluşun (Vernichtung) uçurumuna atılır; ama ondan hiçbir şey (olumlu, belirlenmiş bir şey) çıkmaz. Negation (yadsıma) burada yalnızca soyut bir yok oluş (annihilation) olarak kalır, bestimmte Negation (belirli yadsıma) değildir. Bu pasaj, Hegel'in Spinoza eleştirisinin klasik yerlerinden biridir: Spinoza'da töz her şeyi kendi içinde eritir, ama diyalektik bir gelişim (negation of the negation) yoktur; bu yüzden sistem sert, ölü ve akosmik (dünyayı yok sayan) olarak kalır Vorlesungen über die Geschichte der Philosophie, 3. Kısım (Yeniçağ Felsefesi), Spinoza bölümü. Türkçe çevirilerde, örneğin Felsefe Tarihi Dersleri, Spinoza bahsinde benzer ifadeler bulunur. Bu eleştiri, Hegel’in Bilimsel Mantık (Wissenschaft der Logik) eserinde de yankılanır (özellikle "bestimmte Negation" kavramı bağlamında) Hegel, Spinoza'yı "felsefenin zorunlu başlangıcı" olarak över ama "henüz Geist (Tin) değil, yalnızca katı Töz" diyerek eleştirir.

Bkz. Hegel, Felsefe Tarihi, 3. Cilt, 3. Kısım. Modern Felsefe, Spinoza, s. 233-263 Nota Bene Yayınları

***



Haset Ve Şükran

Göz, daha önce belirlenmiş değerler, hafızadaki ihtiyaçlar üzerinden bakar. Arzu ya da azap; insanın gücü ve eyleminin amacı aynı suyu içtiğimiz, aynı havayı soluduğumuz canlıya bakışımızı değiştirebilir. Günahlarımızın kefaretini ödeyen keçilere, vicdanlarımızı rahatlatan kurbanlara her zaman ihtiyacımız vardır. Metaforlar, gerçeğin yerini almaz; ancak insanlık halinden doğan kabahati dile getiremediğimizde ya da çocuklara hakikati anlatmakta çaresiz kaldığımızda dili yumuşatırlar; perdelenmiş çaresizliğimize, ortak suça ve tekrarlanması mukadder olan meş'um fiile aracılık ederler. .. Demokratik kültürün inşasında gelecekte onlar için bir alan kurulacak, biyolojik psikiyatri ve psikanalitik terapinin diğer imkanları mutlaka tüm cinslerarası hesaplaşmalarda yer alacaktır. Günah keçisi, insanın kusurlarını örten, buna rağmen insanı günahtan alıkoyamayan bir imgedir. Maktul kurbandır; peki onun önünde biz kimiz? Hayvanı çöle salıp Azazel'e gönderen kahin Harun'dan bu yana performansını yüzlerce yıldır aynı kararlılıkla gerçekleştiren insanın, telafisi mümkün olmayan hatalarını arşiv kayıtlarından silmek için benzersiz bir organik mekanizması vardır.. Haset ve Şükran .. İnsan, acz içinde yaratılmıştır, biliriz; olmadık yerde bağışlanma ister. Hoşgörü ve gelenekler devreye girer...

Yalnız yürek, beyin, mide, sinir ağı değil.
Dünyada taşıdığımız gövde, terkedip gittiğimizde bıraktığımız beden de aynı.
Doğumdaki sevinç, gençlikteki heyecan, yaşarsa yaşlılıktaki sükunet ortak ..
Tabiatı kavramakta, doğayı algılamakta aynı organların yarattığı duyuları kullanıyoruz. Korktuğumuzda kaçtığımız, sevdiğimize koştuğumuz aynı ayaklar.
Burun/göz/kulak ,deri/dil/dudak bütünüyle aynı işleve sahip.
Acıyı bir insanın mı, yoksa koyun ya da keçinin mi çektiği fark etmiyor.
Acı bildiğimiz acı. Dolayısıyla 'acı' önünde kıvranış, ölüm geldiğindeki çaresizlik, açlığın kavurduğu bedenin savruluşu, sevdiklerimize yapılan saldırı karşısında tepkimiz aynı. Bütün duyguları ve güdüleriyle yaşam önünde insan ve hayvan eşit; insan ve hayvan eşit.. Duyuların eşitliği adına 'akıl' dediğimiz muhteşem organın, yürek dediğimiz vicdanın adaletine ihtiyacımız var..

İnsana düşen insaf!..

***

Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP'ye kayyum olarak atanması ve 24 Mayıs 2026 Pazar günü öğleden sonra çıkan arbedeyle birlikte polis refakatında genel merkezdeki koltuğuna oturması demokrasi tarihimizdeki en ağır kırılmalardan biridir. Gerçi 4 Kasım 2023'te Ankara Spor Salonu'nda yapılan CHP'nin 38. Olağan Kurultayı'ndaki butlan nedeni olan görüntüler anbean ekranlara yansıdı. O gün kimse oyların satın alınma gerçeğine doğru değil diyemez. "Beni asıl üzen sırtımdaki yük değil sırtımdaki hançerlerdi" cümlesinin muhatabının Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel olduğunu herkes biliyordu.

Prof. Tolga Şirin'in 10 maddelik "Bugün Kemal Kılıçdaroğlu tartışılıyor ise neden" sorusuna 7 madde de ben eklediğimde şu liste ortaya çıktı:

-Gezi'de ortaya çıkan geniş toplumsal muhalefete yabancılaşmak,

-7 Haziran–1 Kasım 2015 arasında olağanüstü koşulların seçim sonuçlarını nasıl etkilediği konusunda bir muhalefet hattı kuramamak,

-Başkanlık sistemine geçiş sürecinde inandırıcı bir rejim değişikliği eleştirisi ortaya koyamamak,

-CHP'nin geleneksel sosyal demokrat, kamucu ve emek eksenli söyleminin zamanla belirsizleşmesi; partinin hangi ekonomik programı savunduğunun geniş kitleler açısından net olmaması,

-Parti içi demokrasi tartışmalarında, aday belirleme süreçlerinde ön seçim mekanizmalarının yeterince kullanılmaması,

-Uzun yıllar boyunca seçim güvenliği konusunda dile getirilen kaygılara rağmen kalıcı ve kurumsal bir seçim takip sistemi oluşturulamamak, yüzüne gözüne bulaştırmak,

-CHP'nin özellikle işçi sınıfı, küçük üreticiler ve yoksul seçmenlerle kurduğu ilişkinin kültürel düzeyde kalıp ekonomik talepler etrafında yeterince derinleştirilememesi,

"-Deniz Baykal’ın evine kamera yerleştirenlerin kim olduğunun istikrarla sorgulanmaması ve bu organizasyonun üzerine gidilmemesi,

-2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce parti tabanı Yılmaz Büyükerşen’in adaylığına hazırlanırken aniden kimsenin tanımadığı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi,

-Haziran 2015’te AKP ilk kez yasama çoğunluğunu kaybettiğinde hükûmeti kurma görevini üstlenmek için bastırmak yerine 45 gün boyunca ("istikşafi görüşme" kisvesi ardında) bekleyip Kasım seçiminin önünün açılması,

-Hükûmet, Nisan 2016’da dokunulmazlıkları kaldıran geçici 20’nci maddeyi gündeme getirdiğinde "Anayasa'ya aykırı ama evet diyeceğiz" denerek hükûmetin planına destek verilmesi,

-Temmuz 2016'da darbe girişimi sonrasında "Yenikapı çizgisi"ne nüanssız ve koşulsuz biçimde dahil olunması,

-Nisan 2017 referandumundan sonra "mühürsüz oylar" skandalı patladığında kitlelerin pasifize edilmesi ve sonucun hızla kabullenilmesi,

-Haziran 2018’de Muharrem İnce'nin itibarsızlaştırılıp yalnız bırakılması ve seçim güvenliği tartışmalarının sineye çekilmesi,

-2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce kamuoyu yoklamalarında Ekrem İmamoğlu veya Mansur Yavaş öndeyken bu isimlerin aday yapılmaması,

-2023 TBMM seçimlerinde seçilecek yerlerden eski AKP kadrolarına (Deva, Gelecek, DP) kontenjan açılması,

-Parti tabanının bir kısmının ideolojik geri çekilme ve özür siyaseti olarak algıladığı "helalleşme" söyleminin belirleyici hat hâline gelmesi (tek parti dönemine dönük tüm yalanların kabullenilmesi, Menderesçilik vb.) ve tarihsel bağlarla tamamen kopulması"



İlk yalandan sonra tüm gerçekler şüpheli ikinci yalandan sonra tüm şüpheler gerçektir.

Toplumun içteki realitesi çokluktur. İnsanlar gibi düşünceleri de bölük pörçük, parça pinçiktir. Ancak dışarıya yansıyan hakikat "birlik" olarak tezahür eder. Belirliliğin olmadığı yerde kanaatler vardır, ilkeler değişkendir. Sarsılmazlığıyla hukuki anlamı doğuran bir bilgi yoktur; tecrübeler ve yoldaki istikamet önce kanıları sonra atılacak adımları belirleyen fikirleri oluşturur. Kılıçdaroğlu'nun bir sosyal demokrat parti lideri olarak günahları sayısızdır, çoktur ancak ona karşı bugünkü yönetim ittifakı tarafından yapılan komplo girişimi mutlak darbedir.

Spinoza: "Siteyi tehdit eden tehlike dış düşmanlardan çok kendi yurttaşlarından gelir" Tractatus Politicus/Politik İnceleme, Lahey 1663, 6. bölüm. 6. paragraf

Kamuoyu yoklamalarında gelecek yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en kuvvetli adayı olan İmamoğlu'nun düzmece iddialarla 19 Mart 2025'te tutuklanması tek adam yönetiminin attığı en sert ve riskli adımlardan biridir. İddianamede "suç örgütü" kurmak, imar/ruhsat üzerinden menfaat temin etmek, 10 yılda milyarlarca liralık kamu zararı suçlamaları yer alıyor. Diplomasının iptal edilmesiyle başlayan süreç tam anlamıyla Muaviyeleşme geleneğine uygun siyasi bir imha operasyondur. Sansasyonel komplonun ilk adımı 2023 tarihli 38. Olağan Kurultay'ın mahkemece "mutlak butlan" kararı ile iptal edilmesidir. İmamoğu'nun kurultayda Özgür Özel'e destek vererek partinin genel başkanının değiştirilmesinde büyük rolü vardır. Brütüs açıklaması kinayesiz "seni doğuran benim, sırtımdan hançerleyen sensin" anlamı taşır. İç hesaplaşmalarda araya giren nifakçı zeka buhdan kararıyla CHP örgütünün tam da kalbine, siyaset merkezine bir kama sapladı. Buna rağmen bugün Erdoğan'ın operasyon aparatı haline gelen Kılıçdaroğlu kendinin kullanılmasına olanak sağladı. Kurultayda yaşananlara kıyasla değişim vaadi pratikte iç hesaplaşmaya dönüştü. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye'nin en köklü partilerinden biri olarak Atatürk ilkelerine bağlıdır. Ancak Kılıçdaroğlu döneminde Ahmet Davutoğlu yakınlaşması, 6'lı masada birleşmek Meral Akşener'e, Ali Babacan'a bol keseden verilen Ümit Özdağ'a vadedilen milletvekilleri gibi ilkesel olarak kronik sorunlar yaşandı. Seçim yenilgileri, iç çatışmalar, yolsuzluk iddiaları ve stratejik vizyon eksikliğiyle Parti, "iktidara gelme niyeti olmayan muhalefet" eleştirisini hak etti. Piro dönemi CHP'yi koltuk muhalefetine dönüştürdü. 13 yıl boyunca tekrarlanan yenilgiler, parti tabanını yordu. Her seçim öncesi değişim beklentisi hayal kırıklığıyla ve hüsranla bitti. İlkesiz davranışlarla helalleşme jesti, geniş kucaklama gibi söylemleri, tabandaki umuda dair somut politikalar üretme beklentisini karşılamadı, yetersiz kaldı. Parti ile kuruluş felsefesi ve ilkeler düzeyindeki ortaklığı, her şeye karşın bu dönemde ayrılığa düşülen konulardan fazladır diye düşünüyorum. Taktikler stratejinin, yöntem usulun önüne geçti; ittifaklar geçici oy getirdi ancak bu dönemde transferler CHP'nin özgün kimliğini sulandırdı. Parti, merkez sol/sosyal demokrat çizgiden saparak pragmatik, kişiye dayalı siyasete kaydı. 2023 yenilgisi dönüm noktasıydı. Kılıçdaroğlu'nun adaylığı, parti içi dinamikleri hiçe saydı. İmamoğlu gibi karizmatik figürler öne çıkarken genel merkez direndi. Sonuçta oylar 2023 seçimlerinde %25-30 bandında sıkıştı. Büyükşehir belediye başkanlarının kişisel popülaritesine ülkenin ve insanların bataklıktan kurtulma çırpınışlarına rağmen, parti örgütü zayıf kaldı. Bugün %50'yi aşan oy oranlarına rağmen Kurultay krizi CHP tabanı için gerçekten utanç vericidir. Sarayın iftiralarıyla delegelere menfaat vaadi, oy manipülasyonu iddiaları mahkemece ciddiye alındı ve "mutlak butlan" kararı çıkartıldı. İktidar tarafından kurulan kumpas, CHP'nin "temiz siyaset" iddiasını zedelemedi. Tutuklamalar ve polis müdahaleleri partiyi değil cari dengesini değiştirerek ülkeyi ve yurttaşın bütçesini kaosa sürükledi. Kılıçdaroğlu'nun mahkeme yoluyla dönüşü "kayyum" tartışmalarını başlattı; Özel cenahı "darbe" dedi. Her iki taraf da birbirini suçluyor: Biri "hırs" derken, diğeri "ihanet" kelimesiyle durumu özetliyor. İmamoğlu siyasi tutsak, diğer belediye başkanlarıyla beraber demokrasi cephesi yolsuzluk soruşturmalarıyla ağır bir sınavdan geçiyor. İBB'de iştirak şirketleri üzerinden rüşvet ağı, ihaleler, usulsüz ruhsatlar iddiaları boş dosyalardan ve kof iddialardan oluşuyor. Tutukluluklar ve iddianameler, "belediyecilik" imajını sarsamadı. Eğer suçlamalar temellendirebilse bu CHP'nin yerel yönetimdeki güvenilirliğini bitirir. Özel dönemi ilk günden itibaren kurultay şaibesiyle başladı; değişim vaadi iç hesaplaşmaya evrildi. CHP'nin temel sorunu halkın günlük derdinden (ekonomi, adalet, eğitim) uzak, avama karşı havasın elitist duruşu yeterli değil. Atatürkçü söylemle yetinip, pratikte somut çözüm üretememek hayatının son döneminde koltuk değnekliğine soyunan Baykal'la birlikte tarihe gömüldü. Adalet ve Kalkınma Partisi'nde hergün ayrı ocakta filiz veren yolsuzluk iddiaları, kadrolaşma, aile/çevre ilişkileri iktidar partisini aşındırıyor, kendi evini temizleyememek güven erozyonu yaratıyor. 20 yıllık talan politikalarına karşı Parti, vizyoner liderlik, şeffaf kadrolaşma ve halka dokunan politikalarla toparlanabilir. Seçmen, vaat değil icraat istiyor. Çürümüş bir iktidar, bataklıktan hallice bir ekonomik panoroma karşısında İmamoğlu/Özel ittifakı temiz bir Türkiye vadediyor. CHP, kuruluş ideallerinin savunucusudur. Tek adama dayalı merkez politikalar Türkiye siyasetini marjinalleştirmekte, ülke ekonomik ve siyasi kaosa sürüklemektedir.

Kılıçdaroğlu, 2010'da Deniz Baykal'ın istifasıyla CHP Genel Başkanı oldu. Görev süresi boyunca parti, genel seçimlerde ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde belirgin başarılar elde edemedi. Bu durum stratejik hatalar, aday tercihleri ve parti içi yönetim tarzına işaret ediyor. Yaklaşık 13 seçim kaybı yaşandı (yerel, genel, referandum, cumhurbaşkanlığı). 2011, 2015 (iki kez), 2018, 2023 genel seçimleri ve 2014/2018/2023 cumhurbaşkanlığı adaylıkları öne çıkar. 2023'te Millet İttifakı ile %47.8 oy aldı ama kaybetti. Değişim taleplerine direnmesi ve güçlü adayları (örneğin İmamoğlu veya Yavaş'ı) yeterince desteklememesi seçmen indindeki negatif görüntüsünü belirginleştirdi. 2023'te kendi adaylığı tartışmalıydı; anketlerde İmamoğlu/Yavaş önde görünüyordu. 2014 yerel seçimlerinde bazı büyükşehirlerde (Ankara, Antalya) tartışmalı sonuçlar alındı. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun 2014 cumhurbaşkanlığı adaylığı geniş kesimlerce büyük stratejik hataydı, kaybettirdi. Yılmaz Büyükerşen gibi isimler üzerinden ani kararlar eleştirildi. Parti içi muhalefeti bastırma çabaları (istifa çağrılarına kulak tıkama) uzun süreli koltuk tutuşuyla birleşti. Helalleşme söylemiyle yumuşak muhalefet yaptı, sert dönemlerde yetersiz kaldı. 2017 referandumunda mühürsüz oylar tartışmasında yeterince etkili olamadı. "Majestelerinin muhalefeti" eleştirisi, iktidara karşı sistem içi kalma ve radikal değişimden kaçınma olarak yorumlandı. İttifak siyaseti (İYİ Parti, DEVA vb. ile) kısa vadeli kazanımlar sağladı. Çeşitli şantajlarla parti değiştirenlere karşın uzun vadede safra atmanın CHP'yi erittiği söylenemez. Rakibin zincirleme ilişkileri, ahbap çavuş kadrolaşması, demokratik ilkeler ve cumhuriyetin temel değerlerini yerel dinamikleri ihmal, bürokratik yapı, talan ve yolsuzluklar; 13 yıl sonunda CHP oylarında kalıcı artış sağlayabilir. Anketlerde beliren bu durum yerel seçim başarıları (2019) kısmen liyakatli kadroların ve belediye başkanlarının kişisel performansına bağlanabilir.

***

"SSCB'de meta üretimi niye kalkmadı?" sorusu bana Marx-Proudhon tartışmasını hatırlattı.

Der Social-Demokrat gazetesi editörü J.B. Schweitzer, Proudhon’un 19 Ocak 1865’teki ölümünden hemen sonra Marx'tan Proudhon hakkında detaylı bir değerlendirme yazmasını ister. Marx, 1847'de Proudhon'un Sefaleti Felsefesi adlı kitabını kendisine gönderdiğini ve "Eleştiri kırbacınızın vuruşunu bekliyorum" dediğini belirttikten sonra şöyle devam eder: Ve çok geçmeden bu kırbaç ona indi. Felsefenin Sefaleti'ni yazdım ve aramızdaki dostluk sonsuza dek bitti.

Karl Marx, Fransızca kaleme aldığı "Felsefenin Sefaleti" (1847) adlı eserinde Pierre-Joseph Proudhon'un para yerine "mahsuplaşma makbuzları" (bons d'échange, exchange vouchers veya labor notes benzeri karşılıklı takas belgeleri) öneren mutualist yaklaşımını sert bir üslupla kritik eder. Proudhon, kapitalist meta üretimini ve burjuva ekonomi politiğini aşmadan onu "iyileştirmeye" çalışmaktadır. Paris'te yoğun sigara dumanları arasında başbaşa sabahlara kadar tartıştığı anarşist filozof küçük burjuva ütopyacılığının timsalidir. Marx'a göre Proudhon, Ricardo'nun emek-değer teorisini devrimci bir araç olarak sunarken aslında mevcut burjuva toplumunun bilimsel formülünü (meta üretiminde emek-zamanıyla ölçülen değişim değeri) "geleceğin devrimci teorisi" diye pazarlamaktadır. Proudhon'un para karşıtlığı ve yerine doğrudan emek zamanına dayalı mahsuplaşma makbuzları veya sentetik/kurulmuş değer (valeur constituée) yoluyla eşdeğer değişim bankaları kurma fikri, Marx için tam bir yanılgıdır: Para, meta, para (PMP) formülasyonu buruva ekonomi politiğinin, kapitalist üretimin ve özel mülkiyetin zorunlu bir ifadesidir; onu kaldırmak için meta üretimini, işbölümünü, rekabeti ve sınıfları kaldırmak gerekir. Proudhon ise bunları korurken yalnızca dolaşım biçimini değiştirmeye kalkışır. Marx, Proudhon'un "her emek kendi değerini satın alabilir" ve emek-zamanı doğrudan değişim aracı haline getirme iddiasını, Ricardo'yu tersyüz ederek ele alır: Emek-zamanıyla ölçülen değer, mevcut toplumda işçinin köleliğinin formülüdür. Çünkü emek gücü bir meta haline gelmiştir ve ücret (emeğin değeri) ile emek-zamanı ürünü arasındaki fark (artı-değer) kapitalist sömürüyü besler. Proudhon'un makbuzları bu çelişkiyi çözmez; aksine arz-talep dengesizliğinde, teknolojik değişimde veya farklı emek türlerinin niteliksel farklarında iflas eder. Bir saatte üretilen bir malın değeri talep yoksa veya daha verimli üretim varsa düşer, makbuzlar enflasyon veya kıtlık yaratır. Marx, Proudhon'un diyalektik yöntemini de "metafizik" diye yerden yere vurur: Proudhon iyi (fayda, tekel karşıtı) ve kötü (değişim değeri, tekel) yanları antitez-antitez diye dengelemeye çalışır ama tarihi ve maddi koşulları görmez; para ve kredi sorununu üretim ilişkilerinden kopuk, ahlaki veya hukuki bir "adalet" meselesi yapar. Mahsuplaşma makbuzları önerisi, Marx'a göre Owen veya Gray gibi Ricardocu sosyalistlerin eski ütopyalarının tekrarıdır: Meta üretimini varsayarak parayı kaldırmaya çalışmak, tüccar fantezisidir; çünkü "para", meta dünyasının zorunlu ifadesidir. Ancak meta üretimi ortadan kalktığında (komünist toplumda) para da tarihsel rolünü tamamlar. Proudhon'un People's Bank veya free credit fikirleri de aynı hatayı taşır, faizsiz krediyle küçük üreticiyi kurtarmak isterken aslında kapitalizmin çelişkilerini (rekabet, birikim, kriz) derinleştirir ve proletaryanın gerçek kurtuluşunu (sınıf mücadelesini ve mülkiyetin devrimci biçimde ortadan kaldırılmasını) engeller. Marx, Proudhon'u küçük burjuva sosyalizminin temsilcisi olarak görür: Ne tam burjuva ne proleter, eski zanaatçı ve köylü ideolojisini modern dile döker, devrimi reformist bir "adalet" arayışına indirger. Sonuçta "Felsefenin Sefaleti" Proudhon'un sistemini hem ekonomik (değer, para, ücret teorisi) hem felsefi (diyalektik yanılsama) düzeyde parçalara ayırır; Proudhon'un bilimsel keşfini (sentetik değer ve makbuzlar) mevcut toplumun eleştirisi değil onun ebedileştirilmesi olarak tasvir eder. Bu eleştiri Marx'ın kendi olgun düşüncesine (emek-gücü ayrımı, artı-değer) giden yolda önemli bir kilometre taşıdır. Proudhon'un mutualizmini ütopyacı, anti-devrimci bir sapma olarak damgalar. Kısacası Marx, Proudhon'un para ve makbuz önerisini kapitalizmin dolaşım yüzeyinde kalan, üretim ilişkilerini dönüştürmeyen naif bir reform olarak görür; gerçek çözüm proletaryanın eylemiyle (praxis) sınıfsız topluma geçiştedir. Marjinalizm, emek-değer teorisinin tam karşı kutbunda yer alan burjuva ideolojisinin en rafine silahlarından biridir. Kapitalist üretim biçiminin tarihsel zaferiyle birlikte klasik politik ekonominin (Smith, Ricardo) içerdiği devrimci tohumlar —yani emeğin değerin kaynağı olduğu gerçeği— burjuvazi için tehlikeli hale gelmiştir. Çünkü bu teori, artı-değerin kaynağını, sömürüyü ve sınıf antagonizmasını açıkça ortaya koyar. İşte bu noktada marjinalizm devreye girer: Jevons, Menger ve Walras’ın öncülüğünde, değerin nesnel (toplumsal emek) bir temeli olmadığını, aksine bireysel öznel tercihler ve marjinal faydadan doğduğunu ilan eder. Böylece ekonomi, sınıf mücadelesinden arındırılmış, tarafsız bir teknik disipline dönüştürülür. Marx, Kapital'de (özellikle 1. Cilt'te değer-biçimi analizi ve meta fetişizmi bölümünde) ve Grundrisse'de bu burjuva dönüşümün temellerini daha o zamandan teşhir etmiştir. Emek-değer teorisi, metaların arkasındaki toplumsal ilişkiyi açığa çıkarır: Bir metanın değeri onu üreten somut emeğin değil soyut emeğin toplumsal olarak gerekli miktarıdır. Bu formülasyon kapitalizmin gizli özünü serimler. Marjinalizm ise tam tersine, metayı şey olmaktan çıkarıp bireysel arzunun yansıması haline getirir. Tüketici tercihi her şeyin ölçüsü olur; fabrika işçisinin 12 saatlik emeği, patronun lüks tüketim istenciyle aynı düzleme konur. Sömürü görünmez kılınır çünkü değer artık üretim alanında değil dolaşım alanında, bireysel zihinde kurulmaktadır. Ricardo’nun bile fark ettiği çelişkileri (artı-değerin kaynağı) marjinalizm çözmez, yok sayar. Artık üretim faktörlerinin (emek, sermaye, toprak) hepsi eşit katkıda bulunur; kâr, sermayenin marjinal verimliliğinin ödülüdür. Böylece sermaye, kendi kendini çoğaltan mistik bir varlık haline gelir — Marx'ın ölü emeğin canlı emeği emmesi dediği vampirlik ilişkisi, fayda fonksiyonları ve eş marjinal fayda koşulu ile perdelenir. David Graeber'in değer teorisi üzerine çalışmaları (özellikle antropolojik perspektiften) bu eleştiriyi güçlendirir. Graeber, marjinalizmin "değer" kavramını nasıl dar bir ekonomik faydaya indirgediğini, oysa ilkel ve tarihsel toplumlarda değerin yaratıcılık, toplumsal borç, anlam ve iktidar ilişkileriyle iç içe olduğunu gösterir. Kapitalizmde ise "değer" yalnızca metalaşmış emeğin soyut ifadesi haline gelmiştir. Graeber, marjinalizmin bu indirgemeciliğini, liberal ekonominin insan doğası olarak sunduğu bencil faydacılığın bir ürünü olarak teşhir eder. Marjinalizm, burjuvazinin sınıf mücadelesini ekonomi-politikten silme operasyonudur. Emek-değer teorisi ise proletaryanın bilimsel silahıdır; çünkü ancak bu teoriyle kapitalizmin geçici, tarihsel ve aşılabilir bir üretim biçimi olduğu anlaşılır. Marjinalizm bugün hâlâ üniversitelerde, IMF raporlarında, rasyonel tüketici masallarında hüküm sürüyorsa bu onun bilimsel üstünlüğünden değil sermayenin ideolojik hegemonyasından kaynaklanır. Marx'ın dediği gibi: "Ekonomi politik, burjuvazinin bilimidir." Marjinalizm bu bilimin en kaba, en sofistike ve en samimiyetsiz halidir. Gerçek "değer" ancak sosyalist toplumda, sömürünün ortadan kalktığı bir üretim pratiğinde insan onuruyla birleşerek özgürleşecektir.

***

Orhan Pamuk-Şevket Pamuk
Orhan Kemal-Yaşar Kemal
Burhan Belge- Murat Belge
Sevgi Soysal- Mümtaz Soysal
Cahit Tanyol- Tuğrul Tanyol
Nermin Abadan Unat- İlhan Unat
Cahit Koytak-Elyesa Koytak

***

RAF üyesi Daniela Klette, 30 yıllık firarın ardından muhbirlerin işbirliğiyle yakalandı. Avrupa'nın üzerinde 1848'den beri dolaşan komünizm hayaleti Stalin'in uyguladığı sezaryen tekniği ile 2. Dünya Savaşı'ndan sonra bedenlenmişti. SSCB'nin 1991'de çökmesine kadar geçen sürede 1968 Kuşağı hareketleri Sovyetlerden maddi yardım almamışlar ancak teorik olarak aynı mirası üstlenmişlerdir.



Soldaki motosiklet kasklı, sakallı, gözlüklü): Sonradan Neo-Nazi saflara geçen RAF'ın avukatı Horst Mahler (23 Ocak 1936- 27 Temmuz 2025). İlk nesilden günümüze kalan en bilinen üye ortadaki uzun saçlı kadın Irmgard Möller. (d. 13 Mayıs 1947 -) Sağdaki Daniela Klette (d. 5 Kasım 1958)

26 Şubat 2024, Pazartesi günü akşam saatlerinde operasyon gerçekleşti. Klette, Berlin Kreuzberg semtinde Sebastianstrasse'deki bej renkli, 8 katlı, 1950'lerden kalma sıradan bir apartmanın 5. katında yakalandı. Lokasyon Berlin Duvarı'nın eski hattına çok yakın, Türk ve göçmen nüfusunun yoğun olduğu bir bölgedir. Niedersachsen Eyaleti Suç Ofisi - LKA Niedersachsen ile Berlin Polisi birlikte dairesine gelip kapıyı çaldı. Daniela hiç direnç göstermedi, sakin bir şekilde teslim oldu. Evde arama yapıldı: Bir Kalashnikov otomatik tüfek, roketatar maketi, el bombası (anti-tank granat), tabanca mühimmatı, peruklar ve on binlerce Euro nakit para bulundu. Kimliğini Claudia Ivone (İtalyan pasaportlu sahte kimlik) olarak gösterdi. Hafi RAF militanı yaklaşık 20-30 yıldır Berlin-Kreuzberg'te normal bir hayat sürüyor ve Claudia Ivone adıyla İtalyan pasaportu kullanıyordu. Yaşamı sıradandı, köpeği Malaika'yı gezdiriyor, komşuları onu "Malaika'nın sahibi" olarak tanıyordu. Capoeira (Brezilya kökenli savaş dansı) derslerine katılıyordu, hatta dans grubuyla Brezilya’ya gittiğine dair fotoğrafları var. Yardımsever Claudia Teyze, Türk çocuklara matematik dersi veriyor komşulara dilekçe yazıyor, yardım ediyordu. Facebook'da capoeira fotoğrafları paylaşıyordu. Banka hesabı yoktu; kirayı nakit ödüyor, düşük profilli yaşıyordu. Komşuları onu nazik, gri saçlı, normal bir kadın olarak tarif ediyordu; kimse şüphelenmemişti. Bellingcat araştırma grubu ve Legion: Most Wanted podcast ekibi, "PimEyes" gibi yüz tanıma yazılımlarıyla capoeira fotoğraflarından izini aylar önce bulmuştu. Son aşamada ise halktan gelen ihbarlar (TV programı ve podcast etkisiyle) polise yön gösterdi. Polis parmak iziyle kimliğini doğruladı. Klette, yakalandıktan sonra Vechta Cezaevi'ne konuldu ve yargılaması 2025’te başladı. Hâlâ tutuklu bulunuyor. Almanya'da eski Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) örgütünün üyesi Daniela Klette'nin 30 yıl sonra Berlin'de yakalanması, RAF örgütünü yeniden gündeme getirdi. Eski Kızıl Ordu gerillası, kefiyeye bürünmüş bir şekilde mahkemeye çıktı. Filistin'de "Yerinden edilmeyi, halkın bombalanmasını ve açlığın durdurmasını" taleplerini Alman televizyonunda kameralara gösterdi. Sanık direniş örgütü RAF ile bağlantılı olduğu iddiasıyla baş şüpheli olarak gösterilen Alman makamlarından kaçarak 30 yıldan fazla yer altında yaşamıştır. 2024 yılında tutuklandı; 1998'de resmen dağılan grubun son üç kaçak üyesinden biriydi. 5 Kasım 1958 Karlsruhe doğumlu militan, Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun (RAF / Rote Armee Fraktion) üçüncü nesil üyelerindendir. RAF, 1970'lerden 1990'lara kadar Almanya'da kapitalizme, emperyalizme ve "faşist devlet" olarak gördükleri sisteme karşı silahlı mücadele yürüten direniş örgütüdür. (Baader-Meinhof Grubu olarak anılır). Klette, örgütün daha sonraki döneminde yer aldı ve 1990'larda yeraltına indi. Klette 1975'ten itibaren Anti-NATO hareketi ve Frankfurt Havalimanı'ndaki pist inşaatına karşı protestolar gibi yasal sol faaliyetlerden sonra RAF'ın üçüncü nesline katıldı. Örgütle ilişkilendirilen eylemleri şunlardır:1991 Bonn'daki ABD Büyükelçiliği'ne ve 1993'te Weiterstadt'ta inşa halindeki hapishaneye bombalı saldırı. RAF 1998'de kendini resmen feshetti. Klette, Burkhard Garweg ve Ernst-Volker Staub ile birlikte yeraltında kaldı. "RAF emeklileri" (RAF-Rentner) olarak anıldılar. 1999-2016 arası dönemde para kuryesi soygunları, market soygunları gibi eylemlerle (örneğin Duisburg, Bochum, Wolfsburg, Cremlingen) geçimlerini sağladıkları iddia edildi. Bu soygunlarda milyonlarca Euro çalındığı ve en az bir "kasten öldürmeye teşebbüs" (para kuryesi şoförüne ateş açıldığı iddia ediliyor) suçlamasıyla karşı karşıyalar. 2025'te Verden/Celle'de soygun ve silah suçlarından yargılanmaya başlandı. 2026'da Federal Savcılık, 1990'lar RAF eylemleri için ek suçlamalar (girişim cinayet, bombalama vb.) getirdi. Yargılama devam ediyor, ömür boyu hapis riski var. Klette, 25 Mart 2025'te Verden Bölge Mahkemesi'ndeki duruşmada ilk kez kamuoyu önünde savunma yaptı. Avukatlarının davanın düşürülmesi talebini destekleyerek savunmasına şu cümleleri ekledi: "RAF'ın kentsel gerilla projesini 27 yıl önce sona erdirmesinden sonra, Burkhard Garweg, (d. 1968) Ernst Volker Staub (d. 1954) ve ben BKA'nın 'son eski RAF militanları' avıyla karşı karşıya kaldık. (...) Biz devletin elinden on yıllar boyunca başarıyla kaçtık; ne yazık ki 26 Şubat 2024'e kadar. Bu süreç hayatımda çok önemli bir dönemdi. Birçok zorluk ve olumlu tecrübe yaşadım. Bunların hepsi, insanların uyum içinde yaşadığı daha iyi bir dünyanın gerekli ve mümkün olduğuna dair inancımı pekiştirdi, fikrimi güçlendirdi. Bugün bana ve bize çeşitli noktalarda dost ve destekçi olarak yanımda olan herkese teşekkür etmek istiyorum. Hikayemizi açıkça anlatamamak zor, ama bu yeraltı kuralı herkesi koruyor. Arkadaşlarımın ve tanıdıklarımın sorgulama ve baskıyla karşılaşmasından üzgünüm. Bu dava normal bir ceza davası gibi gösterilmeye çalışılıyor ama baştan başarısız olmaya mahkum. Kimse buna inanmıyor. Ne beni yıllarca hapiste görmek isteyenler, ne de kapitalizmi ve patriyarkayı insanlık dışı bulanlar. Bu dava siyasi bir hesaplaşma. ... bu, direniş tarihine karşı bir hesaplaşmadır." Klette, soygun suçlamalarını reddediyor ve bağlamını sorguluyor. Savunması, eylemlerini "siyasi direniş" olarak çerçeveliyor, polisin abartılı tehlike propagandasını eleştiriyor ve RAF'ın tarihini provoke etme girişimi olarak görüyor. Avukatları da delillerin yetersizliğini, siyasi motivasyonu ve adil yargılama eksikliğini vurguluyor. Klette'nin hikayesi, RAF'ın mirası, Alman sol terörüyle yüzleşme ve "yeraltı" hayatının sıradışılığı açısından ilginç bir vaka. Eylemleri şiddet içerdiği için birçok kişi tarafından terör olarak kınanıyor; destekçileri ise onu sistem karşıtı bir direnişçi olarak görüyor. Yargılama süreci devam ediyor.

Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion – RAF), 1970-1998 yılları arasında Batı Almanya'da faaliyet gösteren radikal sol, Marksist-Leninist, anti-emperyalist şehir gerillası örgütüdür. Medyada ve resmi çevrelerde "Baader-Meinhof Grubu" olarak anılmasına rağmen örgüt kendisini komünist işçi hareketinin bir fraksiyonu" olarak tanımlar. Silahlı mücadeleyi "şehir gerillası" kavramıyla meşrulaştırır. RAF, 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalama, suikast, kaçırma ve soygun eylemlerinden sorumludur; kendi tarafında ise 26 üyesi veya sempatizanı hayatını kaybetmiştir. Örgüt, 1968 öğrenci hareketinin radikalleşmiş bir uzantısı olarak doğmuş, Batı Almanya'nın Nazi mirasını, kapitalizmini ve ABD emperyalizmini "yeni faşizm" olarak nitelendirmiştir. Sosyolojik açıdan bakıldığında RAF, orta sınıf entelektüel kökenli, üniversite eğitimli ve yüksek oranda kadın katılımcılı bir hareket olarak dikkat çeker; bu özellikler onu dönemin Avrupa sol terör örgütleri (Kızıl Tugaylar, Action Directe) arasında özgün kılar.



RAF'ın doğuşu, 1960'ların sonlarında Batı Almanya'da yaşanan toplumsal çalkantılarla doğrudan ilişkilidir. II. Dünya Savaşı sonrası "ekonomik mucize" (Wirtschaftswunder) dönemi Nazi geçmişiyle hesaplaşmanın yetersiz kaldığı bir toplum yaratmıştır. Eski Nazi görevlilerinin devlet ve ekonomi bürokrasisinde yer alması (örneğin Konrad Adenauer'in danışmanı Hans Globke), Grand Coalition (Büyük Koalisyon) hükümeti ve Vietnam Savaşı'na verilen destek genç nesilde derin bir yabancılaşma yarattı. 2 Haziran 1967'de İran Şahı'nın Berlin ziyareti sırasında öğrenci Benno Ohnesorg'un polis tarafından öldürülmesi ve 1968'de Rudi Dutschke'ye suikast girişimi, Yeni Sol'un (Neue Linke) radikalleşmesinde dönüm noktası oldu. Öğrenci hareketinin (SDS – Sozialistischer Deutscher Studentenbund) dağılmasıyla birlikte bazı kesimler parlamenter demokrasiyi reformist bulup silahlı mücadeleye yöneldi. Sosyolojik olarak RAF üyelerinin büyük çoğunluğu orta ve üst-orta sınıftan, yüksek eğitimli (üniversite öğrencisi, gazeteci, avukat, filmci) bireylerdir. Kadınların oranının yüksek olması (%40-50 civarı) dikkat çeker; bu durum dönemin feminist dalgasıyla ve "kişisel olan politiktir" sloganıyla açıklanır. Ulrike Meinhof ve Gudrun Ensslin gibi figürler, hem entelektüel hem de eylemci roller üstlenerek örgütün cinsiyet dinamiklerini şekillendirirler. RAF, Marcuse, Fanon, Che Guevara ve Marighella'nın şehir gerillası teorilerinden etkilenerek "provokasyon stratejisi" izlemiştir: Devlet şiddetini provoke ederek kitleleri devrime yönlendirmek. Ancak bu strateji, toplumda geniş destek bulamadı ve örgütü izole etti.

Kuruluş ve Birinci Nesil (1970-1975)

RAF, 14 Mayıs 1970'te Andreas Baader'in (6 Mayıs 1943 – 18 Ekim 1977) Tegel Hapishanesi'nden silahlı kaçırılmasıyla resmen kuruldu. Bu eylemde Ulrike Meinhof (7 Ekim 1934 – 9 Mayıs 1976) öncü rol oynadı. İlk çekirdek kadro, 2 Nisan 1968’de Frankfurt'taki iki büyük mağazaya kundaklama saldırısı düzenleyen Baader ve Gudrun Ensslin'den (15 Ağustos 1940 – 18 Ekim 1977) oluşuyordu. Sonra Neo-Nazi saflarda adını görülen Horst Mahler (23 Ocak 1936 – 27 Temmuz 2025) ise avukat olarak örgüte hukuki destek verdi.

Birinci Nesil'in Başlıca Üyeleri ve doğum-ölüm tarihleri şöyledir:
Andreas Baader (1943–1977)
Gudrun Ensslin (1940–1977)
Ulrike Meinhof (1934–1976)
Horst Mahler (1936–2025)
Holger Meins (1941–1974)
Jan-Carl Raspe (24 Temmuz 1944 – 18 Ekim 1977)
Irmgard Möller (13 Mayıs 1947 – )
Petra Schelm (1950–1971)
Brigitte Asdonk (1947–2025)
Monika Berberich (1947– )
Irene Goergens (1951– )
Ingrid Schubert (1944–1977)
Astrid Proll (1947– )
Angela Luther (1940– , 1972’den beri kayıp)
ve diğerleri (Brigitte Mohnhaupt ikinci nesle geçişte rol oynadı). Bu nesil, 1970’te Ürdün’de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nden (PFLP) gerilla eğitimi aldı. 1972 "Mayıs Taarruzu"nda (Mayıs Offensive) ABD üslerine bombalı saldırılar düzenledi. Haziran 1972'de çoğu lider tutuklandı ve Stammheim Hapishanesi'nde "Stammheim Davası" başladı. RAF'ın temel metinleri (Meinhof’un Şehir Gerillası Kavramı gibi) kapitalizmi, emperyalizmi ve "yeni faşizmi" hedef alıyordu. Eylemler banka soygunları, bombalamalar ve suikastlardan ibarettir. 1977 "Alman Sonbaharı" (Deutscher Herbst) örgütün zirve noktasıdır: Hanns Martin Schleyer'in kaçırılması, Lufthansa uçağının Mogadişu’da rehin alınması ve Stammheim "Ölüm Gecesi" (18 Ekim 1977). Resmi kayıtlarda Baader, Ensslin ve Raspe intihar etti; Irmgard Möller ise hayatta kaldı ve cinayet iddiasında bulundu.

İkinci ve Üçüncü Nesiller (1975-1998)
İkinci Nesil (1975-1982): Hapishane kurtuluşu odaklıydı. Brigitte Mohnhaupt (1949– ), Susanne Albrecht (1951– ), Sieglinde Hofmann (1945– ) gibi isimler Schleyer ve Jürgen Ponto suikastlarında rol aldı.

Üçüncü Nesil (1980-1990'lar): Daha gizli ve profesyonel çalıştı. Wolfgang Grams (1953–1993), Birgit Hogefeld (1956– ), Christian Klar (1952– ), Daniela Klette (1958–2024'te yakalandı) gibi isimler Alfred Herrhausen (1989) ve Detlev Rohwedder (1991) suikastlarını gerçekleştirdi. Doğu Alman Stasi'si örgüte lojistik destek verdi. 1993 Weiterstadt hapishane bombalaması son büyük eylemleridir. RAF, 20 Nisan 1998'de Reuters'e gönderdiği faksla faaliyetlerini resmen sona erdirdi. Sosyolojik mirası karmaşıktır: Bir yandan devlet terörle mücadele yasalarını (Radikalenerlass) sertleştirdi, hapishane koşullarını tartışmaya açtı; diğer yandan sol entelektüellerde devlet şiddeti eleştirisi yarattı. Almanya'da hâlâ Stammheim cinayeti tartışmaları devam eder. Kültürel yansıması filmler (Der Baader Meinhof Komplex), kitaplar ve anmalarda sürer. Örgüt, bireysel radikalleşme, kolektif travma ve post-68 solunun sınırlarını göstermesi açısından sosyolojik bir laboratuvar niteliğindedir. RAF, demokratik bir toplumda silahlı mücadelenin sonuçsuzluğunu ve radikalizmin izolasyonunu simgeler. Üyelerinin çoğu orta sınıf kökenliyken, eylemleri işçi sınıfını harekete geçirememiştir. Bugün bile Alman siyasi kültüründe RAF travması olarak anılır ve radikal sol ile devlet arasındaki gerilimi hatırlatır.

Alberto Bayo ve Carlos Marighella, 1960'lar ve 1970'lerdeki modern kentsel gerilla hareketlerinin (RAF, Brigate Rosse ve benzerleri) temel teorik ve pratik ilham kaynakları arasında yer alır. İspanyol İç Savaşı gazisi General Alberto Bayo, Meksika'da Fidel Castro, Che Guevara ve diğer Küba devrimcilerine gerilla taktikleri eğitimi veren isimdir. Bayo'nun 150 Questions for a Guerrilla (Bir Gerillaya 150 Soru) adlı eseri klasik gerilla savaşının temel prensiplerini sistematize ederek Latin Amerika'dan Avrupa’ya uzanan bir etki yaratmıştır. Bu pratik eğitim yaklaşımı kırsal gerilladan kentsel alana geçişte önemli bir köprü görevi görmüştür. Brezilyalı komünist lider Carlos Marighella ise 1969’da yazdığı Mini-Manual of the Urban Guerrilla (Kentsel Gerillanın Mini El Kitabı) ile adeta bu hareketlerin kutsal kitabı haline gelmiştir. Marighella, büyük şehirlerde küçük, özerk hücreler halinde hareket eden banka soygunları, sabotaj, silahlı propaganda ve devlet hedeflerine yönelik ani saldırılar gibi taktikleri detaylı biçimde anlatır. Bu eser, Latin Amerika’daki diktatörlüklere karşı mücadele eden grupların yanı sıra Avrupa’daki RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu), İtalyan Brigate Rosse (Kızıl Tugaylar), Action Directe ve benzeri örgütler tarafından doğrudan referans alınmıştır. Bayo'nun askeri eğitim mirası ile Marighella'nın kentsel gerilla stratejisi birleşince, 1970'lerdeki şehir gerillası dalgası şekillenmiş; RAF ve benzeri örgütler bu iki kaynaktan beslenerek kapitalist devletlere karşı silahlı mücadeleyi teorize etmişlerdir. Bu etkiler, Tupamaros'tan Japon Kızıl Ordusu'na kadar geniş bir coğrafyada yankı bulmuştur. Türkiye'de 1968 - 1973 arası ortaya çıkan küçük grup devrimciliği Alman RAF ve İtalyan Kızıl Tugaylar'ın vd. direniş örgütlerini takip eden organizasyonlardır.

RAF’tan ilham alan / etkilenen örgütler):
Brigate Rosse (Kızıl Tugaylar / Red Brigades) — Kuruluş: 1970 — Kurucular: Renato Curcio, Margherita Cagol, Alberto Franceschini (İtalya). Antonio Negri, teorik önder/inspirasyon kaynağı olarak kabul edilir (Potere Operaio ve Autonomia Operaia üzerinden); operasyonel lider değildir.
Action Directe (AD) — Kuruluş: 1979 — Kurucular: Jean-Marc Rouillan, Nathalie Ménigon (Fransa)
Cellules Communistes Combattantes (CCC) — Kuruluş: 1983-1984 — Kurucu: Pierre Carette (Belçika)
Japanese Red Army (JRA) — Kuruluş: 1971 — Kurucu: Fusako Shigenobu (Japonya)
Revolutionäre Zellen (RZ) — Kuruluş: 1973 — Kurucular: Birden fazla hücre lideri (Almanya)
Bewegung 2. Juni (2 Haziran Hareketi) — Kuruluş: 1971 — Kurucular: Berlin öğrenci hareketinden militanlar (Almanya)
GRAPO (Grupos de Resistencia Antifascista Primero de Octubre) — Kuruluş: 1975 (İspanya)
17 Kasım Örgütü (Revolutionary Organization 17 November) — Kuruluş: 1975 (Yunanistan)

***

Ortaçağda üreticinin tüm sermayesi bedeni ve emeği olmasına rağmen ürünün sahibi aristokrasidir. Pazar ekonomisi bir ara uğrak olur. Proletarya 16. yüzyılda doğar. Üretim ile sahiplenme arasındaki çelişkide taraflar kendilerini "sınıf" olarak ortaya koyarlar.

Resim: Félix De Vigne

Modern iletişim teknolojilerinin henüz gelişmediği, yazılı basının sınırlı bir çevreye ulaştığı ve haber dolaşımının büyük ölçüde yüz yüze ilişkilere dayandığı dönemlerde pazar yerleri yalnızca ekonomik değişim alanları değil, aynı zamanda toplumsal bilginin dolaşıma girdiği kamusal düğüm noktaları olarak işlev görüyordu. Farklı köylerden, kasabalardan, loncalardan ve toplumsal tabakalardan insanların belirli günlerde aynı mekânda buluşması, pazarları adeta erken dönem “iletişim ağları” hâline getiriyordu. Siyasal gelişmeler, savaş haberleri, vergi düzenlemeleri, salgınlar, göç hareketleri, devlet emirleri, söylentiler, dini yorumlar ve gündelik dedikodular bu alanlarda hızla yayılıyor; tüccarlar, seyyahlar, kervancılar ve gezginler haberin taşıyıcısı rolünü üstleniyordu. Bu nedenle tarihsel olarak pazar yerleri, ekonomik dolaşım kadar enformasyon dolaşımının da merkeziydi: Haberin doğruluğu çoğu zaman burada sınanıyor, söylentiler burada biçim değiştiriyor ve kolektif kanaatler yine bu kamusal karşılaşma alanlarında oluşuyordu. Başka bir deyişle pazarlar, modern medyanın ortaya çıkışından önce toplumun hem ticari hem de zihinsel dolaşımını sağlayan çok işlevli sosyal iletişim merkezleri olarak çalışıyordu.

***

Sosyalist Rejimlerde Saray Darbeleri



1953 yazında, Stalin'in ölümünden kısa süre sonra Sovyet liderliğinde patlak veren iktidar mücadelesinde Nikita Kruşçev ve Politbüro'nun önde gelen üyeleri (Malenkov, Molotov, Bulganin ve Voroshilov) iç güvenlik ve istihbarat örgütü NKVD'nin şefi Lavrentiy Beria'ya karşı ustaca bir saray darbesi planladı. 26 Haziran 1953 günü Kremlin'de olağanüstü bir Presidyum toplantısı düzenlendi. Toplantı sırasında Kruşçev, Beria'nın parti ve devlet düşmanı olduğunu söyledi; işaret üzerine salona gizlice sokulan Mareşal Zhukov ve diğer generaller Beria'yı aniden kelepçeledi. Beria şaşkınlık içinde "Ne oluyor yoldaşlar?" diye bağırırken silahları alındı ve apar topar Kremlin'den çıkarıldı. Ardından 23 Aralık 1953 gecesi Moskova'daki bir sığınakta kurşuna dizildi; cesedi yakıldı, külleri bilinmeyen bir yere savruldu. SSCB'deki darbenin bir benzeri Mao'nun 9 Eylül'deki ölümünün hemen ardından 5 Ekim 1976'da ÇKP'de gerçekleşti.

Mao'nun Ölümü, 9 Eylül 1976

Mao Tiananmen gösterileri üzerinden bir ay geçmeden 11 Mayıs'ta kalp krizi (miyokard enfarktüsü) geçirdi. Bilinci açıktı, ancak güçten düşmüştü. O zamana kadar Politbüro belgelerini gözden geçirmeye ve kararları yasamaya uygulamaya konulmadan onay vermeye devam etmişti. Ancak, 11 Mayıs'tan sonra belgelere bakmayı bıraktı. 26 Haziran'da ikinci, 2 Eylül'de üçüncü kalp krizini geçirdi. 9 Eylül'de gece yarısı saat 00.10'da hayatını kaybetti. Mao'nun ölümüyle partinin başkan vekili olan Hua Politbüro üyelerini derhal toplantıya çağırdı. Gecenin bir yarısında Mao'nun ertesi gün saat 16.00'da yayımlanacak ölüm ilanı ifadesi onayladılar. Mao'nun ölümü ulus çapında hükümetin önderlik ettiği bir yasla karşılandı. Partiye 40, ülkeye 27 yıldır egemen olan bu dev adamın ölümü, Mao'nun politikaları hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan insanlar için bile Çin'in geleceğini nasıl etkileyeceğini merak ettiriyordu. Çin 1966-1969 yılları arasında yaşanan karmaşaya geri mi dönecekti? Hükümet dağılarak ülkeyi iç savaşa mı sürükleyecekti? Kıdemli yetkililerin de benzer endişeleri olsa da kısa vadede hemen yapılması gereken cenaze törenlerini tamamlayabilmek için kendilerini yasal masası gereken hazırlıklara vermişlerdi. Mao'nun naaşının korunması, duyurulması, ülke içinde ve dışında çeşitli gruplarla iletişim kurulması ve kentte güvenliğin sağlanması gerekiyordu. Hemen cenaze komitesinin 377 üyesi seçildi. Bu seçim partililerin pozisyonları, parti ve ülkeye katkılarına göre sıralamalarının belirlenmesi açısından önemli bir andı. Siyasi çekişmeler Pekin ve eyaletlerdeki gösterişli törenleri düzenlemek için geçici olarak bir kenara bırakıldı. Herkes Mao'yu anmak için beraber çalışıyordu. Her seviyedeki liderler siyasi hiyerarşide kendilerine verilen yeri kabul ederek görevlerini yaptılar. Hua Guofeng herkesi katı bir şekilde yönetiyordu. Daha sonra yas etkinliklerinin düzenlenmesi sırasındaki davranışlarıyla tanınır olacaktı. Günlük anma törenleri 11-17 Eylül arasında Halkın Büyük Salonu'nda yapıldı. Çalışmaktan alıkonulan ancak henüz görevi elinden alınmamış olan Wang Hongwen, 18 Eylül'de protokole uygun bir şekilde anma törenini yönetti. Ancak, törende gerçek anlamda onurlandırılan kişi, Tiananmen Meydanı'ndaki veda konuşmasını yapan Hua Guofeng'di. Hua yaklaşık 1 milyon dinleyicinin önünde Mao'yu "Çağımızın en büyük Marksisti" olarak tanımladı. Aynı gün ülkenin tüm fabrika ve trenleri üç dakika boyunca düdüklerini çaldılar. Hua, Mao'nun naaşının otopsiden sonra gerekli şekilde muhafaza edilerek ziyarete açık olacağını duyurdu. Tiananmen Meydanı'nda daha sonra bir mozaik yapılarak halkın kapının dışında kuyruk olup Mao'nun naaşını ziyaret etmesine izin verildi. Mao'nun mezarını ziyaret eden parti liderleri arasına alınmamak, Deng Xiaoping ve 1975 yılı boyunca beraber çalıştığı diğer partililere, Hu Qiaomu, Zhang Aiping, Wan Li ve Hu Yaobang'a ağır bir darbe olmuştu. Deng yine de kendi evinde ufak bir mihrap oluşturarak ailesiyle beraber Mao'yu andı. Anma etkinlikleri sona erdiğinde büyük siyasi liderler kamuoyuna sunulacak görüşler üzerinde söz sahibi olmak için gerekebilecek hamleler yapmaya devam ettiler. Kendilerini yaklaştırmakta olan mücadelelere hazırlıyorlardı. Dörtlü Çete'nin Tutuklanması Jiang Qing, biyografisini yazan batılı akademisyen Roxane Witke'ye şöyle demişti: "Cinsellik başta ilgi çekicidir. Ancak ilgiyi uzun vadede canlı tutan iktidardır." Mao'nun ölümünden sonra da gururla onun en sadık köpeği olduğunu söylemişti. Belki de uzmanlık alanını tanımlamak için "bekçi köpeği" demeliydi; o, Mao'nun belirlediği hedefleri yok etmekteki korkusuzluğunda rakipsizdi. Toplumun eğitimli kesimi Jiang Qing'in geçmişinden haberdardı. Kendi aralarında onun bir cariye ve uygunsuz bir şekilde yükselmiş ikinci sınıf bir oyuncu olmasını küçümsüyorlardı. Elindeki gücü doğal bir şekilde elde etmiş bir kimsenin kendine güveni ve zarafeti Jiang Qing'de yoktu; onun yerine birilerini itekleyerek zirveye gelmiş birinin kibiri takınıyordu. Onun için çalışan insanlar bile Jiang Qing'in kaba ve düşüncesiz olduğunu söylerdi. Partililer onu 1940'lardan beri ciddiye almadığından kıskançlık davranışlarında yer etmişti. Mao'ya hizmet ederek bu kişilik özelliklerini alacak gücü kazanmış ve intikam alırken oldukça acımasız davranıyordu. Halkın gözünde Mao'nun kötü yönlerini simgeliyordu ve ülkede çok nefret edilen kişiydi. Mao ulusal birlik ve istikrarı sağlamak için çalışmaya başladığı 1974 yılından itibaren ona kontrol edilmesi gereken ve sağlıksız davranmış olsa da sadakatinden hoşnuttu ve mutlu olmasını istiyordu. Ona ihtiyaç duyabileceğini bildiğinden onu korurdu. Mao'nun Jiang Qing'in parti içinde yükselmiş bir lider olmasını istediğine dair bir işaret yoktu. Jiang Qing ne zaman liderlik hırsı içerisine girse Mao onu engellerdi. Jiang Qing'in başkanı yardımcısı ve piyonu olarak gördüğü Deng'in yükselmesi ya da bir lider olarak önemli bir rol oynaması olasılığı ortadan kalksa da Jiang Qing'in liderlik hırsı yok olmadı. Jiang Qing yükselmek için gerekli olan vizyonu, düzenleme yeteneğini ya da diğer güç sahibi kimselerle üretken bir işbirliği içerisine girme yetisini hiç göstermedi. Çok fazla insanla ters düşmüş, çok sayıda kıdemli lideri ayağını kaydırmış ve meslektaşlarını kendisinden uzaklaştırmıştı. Sadık bir muhalefet kurabilmesi için gereken kendini kontrol etme yetisine de sahip değildi. Düzenleme konusunda çok daha yetenekli kıdemli partililer onu desteklemiyordu. Siyaset Departmanı dışında orduda da onu destekleyen kimse yoktu. Mao'nun yaşamının son yılında Jiang Qing kendisi için bir taban oluşturmaya çalıştı. Burjuvaziye karşı Mao'nun devrimci sınıf mücadelesini devam ettiren bir yandan da sivil propaganda kuruluşlarının ve Halk Kurtuluş Ordusu'nun Siyaset Departmanı'nın desteğini almak için çalışıyordu. Silahlanabilecek durumda olan radikaller ve Şangay'daki askeri birliklerle iletişim koparmıştı. Generaller askeri bir karşılaşmada Jiang Qing'in kazanmasından endişeli değildi. Ancak, bazı ordu görevlilerinin sadece korktukları için onunla işbirliği yapmasından endişe ediyorlardı. Bu durumda Jiang Qing radikalleri göreve çağırarak uzun süreli bir mücadele ve karmaşa yaratmayı planlıyordu. Bu da Çin'in ilerlemesini yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Jiang Qing elindeki avantajları sahtecilik yaparak güç kazanmak ya da bir belgenin üzerinde büyükçe şahıs Mao'nun yazdığı bir belgeyi bularak mirasını kendi yararına kullanmak olduğunu farketti. Mao'nun ölümünden sonra her gün Mao'ya ait tüm belgelerin kendisine verilmesini talep etmek için kişisel yardımcısı Zhang Yufeng'in yanına gidiyordu. Bazı belgeler gerçekten birkaç gün süreyle Jiang Qing'e verildi. Ancak, Hua Guofeng Mao'ya ait tüm yazılı belgelerin Wang Dongxing tarafından muhafaza edilmesinde ısrar edince istek siz bir şekilde elindekileri iade etti. Jiang Qing daha sonra Lin Biao tarafından toplanan ve muhafaza edilen arşivlere ulaşmak için Ji Dengkui'a baskı yapmaya başladı. Bu belgeler Lin'in Maojiawandaki evinde duruyordu. Jiang Qing, Hua'nın anma törenindeki konuşmasından bir gün sonra Politbüro'nun Mao'nun belgelerine ne olacağını tartışmak üzere derhal toplanmasını istedi. Toplantıda müttefikleri Wang Hongwen ve Zhang Chunqiao da vardı, ancak Mareşal Ye gelmemişti.⁴⁰ Başka seçeneği olmadığının farkına varan Hua, toplantıyı o akşamüstü düzenledi. Jiang Qing, Yao Wenyuan ve Mao Yuanxin'i de toplantıya getirmişti. Toplantıda Mao'nun son 10 ayında Mao'nun yazılı belgelerini muhafaza eden Mao Yuanxin'in amcasına ait tüm belgelerin sorumluluğunu almasını ve bu belgeler hakkında bir rapor hazırlamasını talep etti. Politbüro'nun diğer üyeleri buna itiraz etti. Bir karara varılamadığı için malzemeler parti merkezinde kaldı. Jiang Qing propaganda organlarının üzerindeki kontrolünü de artırmaya çalıştı. Kariyerinin zirvesinde olduğu Kültür Devrimi'nin başlarında da aynı şeyi yapıyordu. Bunun yanısıra gençleri seferber ederek sınıf mücadelesine ve bürokratlaşmeye karşı saldırılarına devam etmelerini söyledi. 1 Ekim'de Tsinghua Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada gençlere sonuna kadar savaşacaklarına yemin ettirdi. Hua Dörtlü Çete'nin bazı görüşmelerinde müttefiklerine 7, 8 ve 9 Ekim'de iyi haberler alacaklarını söylediğini öğrendiğinde hemen harekete geçmesi gerektiğini fark etti. Jiang Qing'in bir darbe planladığına dair hiçbir işaret olmasa da tuhaf şeyler oluyordu. Chi Qun 4 Ekim'de Jiang Qing'e sadakat yemini etmişti. Aynı gün, Guangming Daily gazetesinde "Liang Xiao" mahlasıyla (bu mahlası Pekin ve Tsinghua Üniversiteleri'ndeki radikaller kullanıyordu) yazılmış bir makale yayımlandı. Makalede kapitalistlere karşı parti içerisinde verilen mücadelenin sonuna kadar devam ettirilmesi gerektiği yazıyordu. Mareşal Ye bu gelişmelerden kuşkulanmıştı. Aynı gün Dörtlü Çete'nin bir hamle yapacağından endişelenen Wang Dongxing ve Hua Guofeng ile konuşmaya gitti. Jiang Qing'in "Ben yaşayayım, sen öl" siyasi geleneğini benimsediği şüphe götürmezdi. Dörtlü Çete'nin tutuklama kararının verilmesi halinde başkan vekili Hua Guofeng'in katı bir şekilde hareket etmesi ve Merkezi Ordu Komisyonu'nun başkanı Mareşal Ye ve parti merkezinde güvenliği sağlayan Saray Muhafızları'nın şefi Wang Dongxing ile işbirliği yapmayı planlıyordu. Herkes fikir birliğindeydi ve hızlı bir şekilde hareket edildi. O sırada hem savunma bakanı hem de Merkezi Ordu Komisyonu'nun başkan yardımcısı olan Mareşal Ye, Mao'nun ölümünden hemen sonra Hua Guofeng'in iktidara geçişini yumuşak olması için tüm gücüyle destek olacağını yemin etmişti. Mao'nun ölümünden birkaç gün sonra Hua, Li Xiannian'ı Ye'nin yanına gönderip ona Dörtlü Çete konusunda ne yapılması gerektiğini danışmasını istedi. Li ve Ye hemen harekete geçilmesi hususunda görüş birliği içindeydiler. Wang Dongxing daha sonra Dörtlü Çete'nin tutuklanmasına nasıl hazırlık yapıldığını anlatırken, Hua Guofeng ve Ye Jianying'in stratejilerini belirlediğini ve kendisinin de yalnızca onlardan gelen talimatları uyguladığını söyleyecekti.⁶³ Mareşal Ye Dörtlü Çete'yi tutuklarken askeri güç odakları arasında bir çatışmayı önlemeye özen gösterdi. Bu yalnızca daha fazla düzensizliğe sebep olurdu. Dörtlü Çete'nin yaşadığı Diaoyutai'da muhafızları vardı; onlara çatışmaya girmekten kaçınmaları gerekiyordu. Ancak, zamanlamada da önem taşıyordu. Planı yapan üç ortak (Hua, Ye ve Wang Dongxing) Dörtlü Çete'den önce harekete geçmeleri gerektiğini fark ettiler. 4 Ekim'deki makaleyi okuyan ve Dörtlü Çete'nin müttefiklerine 9 Ekim'de iyi haberler alacaklarını söylediklerini duyan Hua, Ye ve Wang Dongxing çevik ve kararlı bir şekilde harekete geçmek için hazırlık yapmaya başladılar. Wang Dongxing, kendi muhafız bölüğünden güvenebileceği az sayıdaki adamı teker teker seçti. Mareşal Ye 5 Ekim günü akşamüstü saatlerinde Hua ve Wang Dongxing ile ayrı ayrı görüştü. 6 Ekim günü Hua'nın Politbüro Daimi Komitesi'ni (sıklıkla yapıldığı gibi) saat 20.00'da acil bir toplantı yapmak üzere çağrılmasını kararlaştırdılar. Toplantı Zhongnanhai'da, Huairen Salonunda yapılacaktı. Toplantı programında üç önemli konu yer alıyordu: Mao'nun Seçilmiş Eserleri'nin 5. cildinin basımı, Mao'yu Anma Salonu'nun planlanması ve Mao'nun Zhongnanhai'da yaşadığı evin nasıl kullanılacağının belirlenmesi. Politbüro Daimi Komitesi'nin yaptığı toplantılara genellikle yalnız Hua, Ye, Wang Hongwen ve Zhang Chunqiao katılırdı. Ancak toplantıda konuşulan konuları Wang ve Zhang kaçırmak istemeyecekti. Yao Wenyuan da Mao'nun Seçilmiş Eserleri'nin 5. cildinin basım çalışmalarıyla yakından ilgilendiği için Daimi Komite'nin bir üyesi olmamasına rağmen onun çağrılması sıra dışı olarak algılanmayacaktı. Wang Dongxing'in özel ekibi 6 Ekim gecesi bina içindeki yerini almış olmasına rağmen dışarıdan bakıldığında bina sıradan görünüyordu. Wang Hongwen saat 20.00 olmadan biraz önce binaya girdiğinde muhafızlar onu yakaladı. Wang, kızgın bir şekilde, "Toplantı için geldim, ne yapıyorsunuz?" diye bağırdı. Muhafızlar onu yere yıkarak Hua Guofeng'in olduğu Büyük Salon'a götürdüler. Hua ayağa kalkarak, "Wang Hongwen, partiye ve sosyalizme karşı suçlar işlediniz. Parti merkezi sizi soruşturma yapmak için alıkoymuştur" dedi. Wang Büyük Salon'dan çıkarılarak Zhang Chunqiao, elinde evrak çantasıyla tam zamanında binaya girdi. O da Büyük Salon'a girmeden muhafızlar tarafından tutuklandı ve kelepçelendi. Hua Guofeng kendisine de işlediği suçlara ilişkin sorgulanacağını bildirdi. Bunun üzerine Zhang mücadele etmeyi bıraktı. Yao Wenyuan geldiğinde binanın hemen dışında tutuklandı. Bu sırada Merkezi Komite ofis binasına bağlı küçük bir özel ekip Jiang Qing'in yaşadığı binaya giderek kendisine özel bir soruşturma için alıkonulduğunu bildirdi. Jiang Qing tuvalete gitmesi gerektiğini söyledi. Ekibin kadın üyelerinden biri ona eşlik etti. Jiang geri döndüğünde bir arabaya bindirilerek götürüldü. Dörtlü çete 35 dakika içinde tek silah ateșlenmeden ve kan dökülmeden etkisiz hale getirilmişti.⁶⁴

Bkz. Ezra Vogel, Deng Xiaoping ve Çin'in Dönüşümü, 2011, s.175 - 183

***

El yazısıyla yazmak bir ağacın köklerini toprağa, dallarını gökyüzüne salması gibi düşüncenin sarmaşıklaşmasıdır. Üzeri çizilmiş satırlar, kelimelerin arasına okla eklenmiş cümleler zihnin aktivitelerini gösteren argümanlardır. Her harf, parmak uçlarından kağıda doğru uzanan ince bir köktür. O kök, yalnızca mürekkebi değil; anıyı, duyguyu ve sezgiyi de toprağa işler. Çizilen satırlar, düşüncenin eski kabuklarını döktüğü budama anlarıdır. Oklarla eklenen cümleler ise ani filizlenmelerdir; zihin o anda yeni bir dal atmış, fikri başka bir yöne doğru büyütmüştür. Bu süreçte beyin uyanıktır. Hafıza bölgeleri, duyusal alanlar, mekânsal algı ve yaratıcılık aynı anda birbirine sarılır. Binlerce mikro hareket, her harfin farklı eğrisi, gözün kağıt üzerindeki dansı… Hepsi aynı anda çalışır. Bağlantılar çoğalır, güçlenir. Oysa tuşlara basmak aynı hareketin sonsuz tekrarıdır. Parmak hep aynı yolu izler, beyin neredeyse hiç yeni sorun çözmez. Bağlantılar uykuya dalar. Düşünce akar gibi görünür ama aslında sığ bir kanalda ilerler. El yazısı ise düşüncenin bedensel duasıdır. Kusurlu, yavaş ve dirençlidir. Tam da bu yüzden zihni kökünden sarsar. Her sayfa, zihnin o günkü halinin canlı bir portresidir; düzensizliğiyle, duraklamalarıyla, ani sıçramalarıyla; o portre zamanla daha derin, daha geniş, daha dayanıklı bir ağaca dönüşür. Yazmaya devam et; zihninin kökleri derinleşsin, dallar gökyüzüne uzansın.

***

Serol Teber arşivinde Paris Komünü'ne katılan Mehmet, Reşat ve Nuri Bey adlarında üç Osmanlı vatandaşının hikayesi vardır. Ayrıca Komün'ün gerçekleştiği 18 Mart 1871'den önce yurda dönen Halil Şerif Paşa'nın Paris'teki hayatı da bizim yakın tarihimizin müstesna anlatılarındandır. 1866'da Istanbul'da bir gazete çıkartıktan sonra Paris Komünü'nünde öldürülen Gustave Flourens'i, "Aykırı Çehreler" adlı kitabında Taner Timur anlatır. Ailenin yakın çevresinden olan Wilhelm Liebknecht, anılarında Flourens'in Marx'ın büyük kızı Jenny (Jennychen) ile romantik bir yakınlığı olduğu söyler.

***

Modern çağda fiyatı dışında iyi bir ürünü kötüden ayıran gerçek hiçbir değer yargısı yoktur; referanslar miktara endekslidir.



Kültür endüstrisinin hizmetindeki elemanlar hayranlık uyandıran pırıltılı aksesuarlar, biblolar, incik boncuk türevi ipe sapa gelmez materyallerle ya da çarşıdan pazardan topladıkları doğal nesnelerle yaptıkları sistem eleştirisine inanmamızı bekliyorlar. Bu hayali gösteride tedavüle sunulan en radikal nesneler bile kalpazancadır. Amenna; siyasete ait en antagonist fikirler özneleri birbirlerinin karşıtları olarak konumlandırır. Üretici bir etkinlik gerçekleştiren toplumların yaşama olanağı vardır. Ekonomik çözümler değerin ve zenginliğin konusu olan nesnelerin sadece yerini değil sahiplenenleri de değiştirir. Toplumsal bilimlerin konusu bağdır. Para-meta- para trafiğini açıklamakta kullandıkları enstrümanlar aslında ekonomistlerin araç kutularındaki birer bağlaçtır. Göreli değer biçimi, hiçbir metanın kendi değerini bir başka metadan bağımsız olarak ifade edememesi anlamına gelir, hepsi bu.. Oysa ilerlemenin algoritması düzenin korunmasını değil, sıtma benzeri krizlerle rejimi sarsan sıradışı zekaların tolere edilmesinden doğar. Akıl sağlığı adı altında uygulanan bu dışlama pratiği, bireyi korumaz; toplumu sıradanlığa mahkûm eder.. Ruh sağlıklarından şüphe duyduğumuz sıradışı akıllar, toplum dışına sürgüne yollanan insanlık hallerinin kutupları olması gerekirken kurbanları olabilmektedir. Hastalık olarak kodlanan zihinler özellikle yaratıcılık gerektiren sanat, heretik bakış vd. meşgalelerde toplumsal atıklar değil entegre edilebilecek potansiyellerdir..

***

Solcular roman yazamaz mı?



Nevzat Kaya, namıdiğer, müstear adıyla @Japetos Efendi, edebiyat eleştirisinin en kadim tartışmalarından birini provokatif bir dille yeniden formüle ediyor. Bilinir ki roman, mitik-epik köklerinden koparılamaz. Yitirileni, bütünlüğü yitirilmiş bir kozmosu yas tutma eylemiyle yeniden kurma edimi, ontolojik olarak muhafazakâr, tutucu-sağcı bir duyarlılık gerektirir. Solcu ise devrimci ütopyanın geleceğe dönük ivmesiyle bu yaslı, ağıtsı yapıyı bir propaganda aracına indirger, manzumeyi dönüştürerek angaje bir eğitim aygıtı haline getirir. Demek istediği özet olarak bu. Kaya'nın iddiası Lukács'ın Roman Teorisi'nde modern romanın tanrıların terk ettiği dünyanın epiki olarak tanımladığı o trajik nostaljiyle örtüşür; ancak bu yakınlaştırma estetik otonomiyi ideolojik determinizme feda etmenin riskini taşır. Zira roman Bakhtin'in vurguladığı gibi karnavalesk çokseslilikle ideolojik kutupları parçalayarak aşan bir janrdır; solcu yazarın devrim saplantısı ne kadar didaktik olursa olsun bazen tam da bu yitirilmiş bütünlüğü diyalektik bir acıyla yeniden üretir.

Roman sanatı farklı sözcükleri birbirlerine teğellemek, teğelleri köprülemek, köprülerde geçen hayatı anlamlandırmak oyunu olarak görülebilir. Kelimelerle bir dünya kurmak, hayallere inandırmak, insanları kandırmak için yalan söylemek ve söylemlerinde diyalektik olarak tutarlı olmak; yapboz, gerçekten de çetrefilli bir uğraştır. Hem epistemolojik hem etik hem de ontolojik bir meseledir. Roman yazmak, bir nevi kontrollü yalan üretimidir. Yazar, aslında şunu kasteder: Uydurduğum yalanlar, gerçeklikten daha gerçek olsun. Çünkü hakikat zaten serpiştirilmiştir; yeterince dağınık, tutarsız ve zalimdir. Roman, o dağınıklığa bir form verir; hayattaki rastlantılara sıralı bir düzen getirir. Bu yüzden Platon'un mağara alegorisindeki gölgeler gibi okur, duvarlara yansıyan yalanları gerçek sanır ve olaylardan küçük hazlar, buruk, kekremsi damak tatları devşirir. Asıl mesele o yalanların inandırıcı olmasıdır. Peki inandırıcılık neye dayanır? Elbette tutarlılığa ve duygusal yankıya (okurun kendi yalanlarıyla örtüşmesi) ve en tehlikelisi; güzelliğe. Güzel bir yalan, çirkin bir gerçeğe göre daha kolay kabul görür. Bu yüzden en büyük romancılar aynı zamanda en usta yalancılardır. Cervantes, Dostoyevski, Kafka, Marquez; hepsi, varoluşun absürtlüğünü ya da acısını öyle bir yalan örgüsüyle örtmüşlerdir ki, okur yalanı gerçek sanıp teselli bulur. Asıl zorluk yalanları akılda tutmaktır. Bir roman yazarken sadece tek bir yalanı değil yüzlerce sahte ışıltıyı canlı tutmak zorundadır. Karakterin geçmişini, motivasyonlarını, dünyanın fizik kurallarını, ima ettiği felsefeyi; çelişki çıktığında illüzyon bozulur. Bu, tanrı olmak gibi bir şeydir. Ama kusurlu bir tanrı. Çünkü yazar hem evreni kurar hem de o evrenin içindeki karakterlere özgürlük bahşetmek ister. Oysa özgürlük, en büyük tehdittir. Karakter ne kadar gerçek davranırsa yazarın yalanı o kadar dağılma riski taşır. Dolayısıyla romanın yalanı kontrol altında tutma zorunluğu vardır, geceye karışan kıvılcımların estetiğidir. Romanı çetrefilli kılan şey, aslında insanın gerçekle birebir baş edememesidir. Dil bir kurgudur ve zaten baştan beri yalan söylemeye mahkumdur.

Edebiyat tarihini politik haritalara hapseden eleştirel teorinin (Adorno'nun sanatın negatif diyalektiği) ve kültürel maddiyatçılığın (Gramsci'nin hegemonya) ötesinde indirgemeci bir okuma biçimi sunar. Edebiyatçıları yalnızca ideolojik aidiyetleriyle değil usul ve yöntem açısından da sınıflandırılabiliriz; sosyal realizmin natüralist betimleme teknikleriyle epik genişliği birleştiren solcu romancılar: İnsan yaptığı şeyin tarihini bilmelidir diyen Maksim Gorki'nin hümanizmini, Cengiz Aytmatov'un özgürlüğü pastorelleştirmesini ya da Oğuz Atay'ın bitap haldeki içedönük bedbinliğini hayata bulaştırmasını, Yaşar Kemal'in Anadolu destanını sınıf mücadelesine içselleştirişini sadece eserlerinde görmez, biyografilerinin öncesinde deneyimlerler. Psikolojik derinliği ve ironik mesafeyi muhafazakâr bir ontolojiye yaslayan sağcı şairler haneler arasında dolanan patikayı izlerler. Örn: Peyami Safa'nın erken dönem lirizmi, Tarık Buğra'nın tarihsel eşelenmesi İsmet Özel'in metafizik yoğunluğu arasında politik etiketlerle birlikte metodolojik bir süreklilik görürüz. Solun fevkinde romancıları ve sağın fevkalade şairleri elbette vardır, bunların heceleri yaratma güdüsü sanatın politik dibedönük hudutlarını değil estetik formun sınırlarının yeniden çizebileceğini, iç mantığını yeri geldiğinde aşındırabileceğini gösterir; büyük edebiyat, heretik bir ihanetle kendi kamplarını terk eden yazarların eseridir – Dostoyevski'nin Slavofil muhafazakârlığı içindeki nihilist patlamalar veya Kafka'nın solcu olmayan absürdizmi gibi. Heretik bir bakışla söylersek, Kaya'nın tezi haklı bir sezgiyi abartır; romanın kökenindeki nostalji, gerçekten de devrimci optimizmin antitezi olabilir; ancak bu solcu angajmanın romanı kötüleştirdiği anlamına gelmez. Tam tersine en kudretli romanlar, ideolojik yatağında akan çelişkilerin ürünüdür; solcu yazarın ütopya saplantısı, tutucu yitiriş bilincini diyalektik bir trajediye dönüştürdüğünde (örneğin Kemal Tahir'in Osmanlı mirasını sol bir eleştiriye dönüştürüşü) veya sağcı yazarın gelenek tutkusu, modernite eleştirisini radikal bir yabancılaşmaya evrildiğinde (Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'indeki Tanrı-ölümü felsefesi) ortaya çıkar. Dolayısıyla dualizm değil paradoksal sentez; ideoloji değil estetik bir hesaplaşmadır asıl ölçüt. Aforizmik cümlesini yazdıktan sonra Japetos eğer hesabını kapattıysa bu durum argümanın kırılganlığını değil kamusal eleştiriye zafiyetini, tahammülsüzlüğünü ifşa eder; zira entelektüel cesaret linç korkusuyla değil tezin kendi iç çelişkilerini göğüslemekle sınanır.

***

Marat'yı herkes bilir ama Jean-Joseph Weerts'in Musée La Piscine, Roubaix 'daki 1880 tarihli resmi, Jacques-Louis David'in eserinden daha az bilinir. Olayın faili Charlotte Corday adlı bir kadındır.



Jean-Paul Marat'nın ölümü (13 Temmuz 1793)

Fransız Devrimi'nin en radikal ve tartışmalı figürlerinden biri olan Jean-Paul Marat, 13 Temmuz 1793'te Paris'teki evinin banyosunda bıçaklanarak öldürülür. Katil, 25 yaşındaki Girondinler yanlısı Charlotte Corday'dır.

Marat, devrimin en ateşli savunucularından biridir. L'Ami du Peuple (Halkın Dostu) gazetesiyle aristokratları, ılımlıları ve devrime "ihanet ettiğini" düşündüğü herkesi acımasızca hedef alır. Özellikle Eylül Katliamları'nı desteklemesi ve "düşmanların yok edilmesi" çağrılarıyla tanınır. O dönemde ağır bir cilt hastalığından mustariptir. Muhtemelen dermatit veya psöriazis sıkıntısı nedeniyle sürekli sıcak su banyosu yapmaktadır. Bu yöntem hem ağrısını dindirmekte hem de çalışmasına olanak vermektedir. Banyo onun hem ofisi hem de sığınağı haline gelmiştir. 13 Temmuz 1793 akşamı Charlotte Corday adlı kadın Caen'den Paris'e gelir. Kendini "devrimci bir vatandaş" olarak tanıtıp Marat'yla görüşmek ister. Marat banyodadır. Corday, Marat'ya Girondin'lerden bir liste getirdiğini söyleyerek yanına yaklaşır. Marat listeyi okumaya başladığında Corday cebinden çıkardığı bıçağı doğrudan devrimin hatibinin kalbine saplar. Yara çok derindir. Marat sadece "Bana yardım edin!" dedikten sonra kan kaybından ölür. Corday kaçmaya çalışmaz; yakalanır. Marat'nın cesedi kısa sürede halk kahramanı figürüne dönüşür. Jacques-Louis David'in ünlü tablosu Marat'nın Ölümü (1793), Banyoda, elinde tüy kalem, göğsünde bıçak yarası, yüzünde huzurlu bir ifadesiyle onu şehit bir aziz gibi gösterir: Cenazesi devrimci bir törenle Pantheon'a gömülür. (sonradan çıkarıldı). Charlotte Corday ise 17 Temmuz'da giyotinle idam edilir. Duruşmada "Devrimi öldürdüğümü sanıyordum, sadece bir adamı öldürdüm" dediği rivayet edilir. Marat'nın ölümü, Terör Dönemi'nin (Reign of Terror) ivme kazanmasında önemli bir rol oynar. Ölümü, Montagnard'lar tarafından devrimin "düşmanlarına karşı daha sert olma" gerekçesi olarak kullanılır. Bu olay, devrimin kanlı ve kaotik doğasını simgeler: Bir radikalin başka bir "devrimci" tarafından banyosunda öldürülme sekansınını betimleyen Louvre'daki David'in tablosu olayın en ikonik görsel temsilidir.

Jacques-Louis David'in ikonik "Marat'nın Ölümü" (1793) tablosunun dışında aynı vakayı betimleyen birkaç ressam daha vardır. Bazıları olaya tanık olunan dönemde yapılmış, bazıları ise 19. ve 20. yüzyılda yeniden yorumlanmış eserlerdir. En dikkat çekenler Joseph (Guillaume-Joseph) Roques'un (1793) David'le aynı yıl yapılmış oldukça benzer bir kompozisyondur. Marat'yı banyoda şehit gibi gösterir ama daha az idealize edilmiş ve farklı detaylar içerir. Resim Toulouse'daki Musée des Augustins'tedir. Jean-Jacques Hauer'in (1793) cinayetten hemen sonra yapılmış, en gerçekçi kabul edilen betimlemesinde Marat'nın cesedini daha doğal ve doğrudan gösterir; propaganda amaçlı idealizasyon daha azdır. Norveçli Edvard Munch ise (1907) konuyu tamamen kendi tarzıyla yeniden yorumlar. Marat'yı yatakta, daha kanlı ve dramatik bir sahnede, yanında çıplak bir kadın figürüyle simgesel olarak resmeder. David'in neoklasik sakinliğinden çok uzak, duygusal ve modern bir versiyondur. Eserin iki farklı versiyonu vardır. Paul Jacques Aimé Baudry, 1860'da sahneyi katilin perspektifinden ele alır. Marat banyoda ölü yatarken Corday odada ayakta durur. David'in tersine, suikastçıyı ön plandadır. Bence en iyi eser olan Jean-Joseph Weerts'in 1880 tarihli "Marat'nın Suikastı" dramatik bir tasvirdir. Corday Marat'yı öldürdükten sonra öfkeli devrimciler tarafından yakalanırken gösterilir. Tiyatrovari, duygusal bir kompozisyon. Bunların dışında modern sanatçılar (Picasso, Vik Muniz gibi) da David'in eserini referans alarak kendi yorumlarını yaparlar. Klasik anlamda Marat'nın öldürülmesini betimleyen tuvallerden en bilineni David'in sembolik tablosudur. Diğerleri genellikle ona bir tepki, tamamlayıcı veya eleştiri olarak görülür.

***

3 Mayıs Türkçülük Günü


Parvus Efendi'nin Türk Yurdu'ndaki rolü, Munis Tekinalp/Moiz Kohen'in 1915 tarihli Türkismus und Pantürkismus kitabı ve 1937'deki Le Kemalisme eseri konuyu aydınlatıcıdır. Turancılık kolektif bir fikir akımıdır ve tek bir isimle sınırlı değildir. Turancılık'ın Genel Kökeni ve Osmanlı'daki Doğuşu olarak Turancılık (Pan-Turanizm), 19. yüzyılda Macar ve Fin-Ugor araştırmacıları (örneğin Matthias Alexander Castrén ve Arminius Vambéry) tarafından Ural-Altay halklarının (Türkler, Macarlar, Finler, Moğollar vb.) birliği fikri olarak ortaya atılmıştır. Osmanlı/Türk bağlamında ise asıl ivme 1905 Rus Devrimi sonrası Rusya Türklerinden (İsmail Gaspıralı, Hüseyinzâde Ali, Yusuf Akçura) gelir. 1908 II. Meşrutiyet'le birlikte İstanbul'da Türkçülük-Turancılık dergileri (Türk Yurdu, Türk Derneği vb.) yayımlanır.

Türk Yurdu, (1911’de Yusuf Akçura tarafından kurulur, akımın kalbidir. Teorik çerçeveyi oluşturan yazar kadrosunda Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edip, Parvus Efendi ve Munis Tekinalp gibi isimler vardır. Dergi hem kültürel Türk birliğini hem de milli iktisat vurgusuyla ekonomik bağımsızlığı savunur. Silah Tüccarı ve İktisat Yazarı Alexander Israel Helphand (Parvus Efendi, 1867-1924), Engels'in yakın çevresinde yer alan Rosa Luksemburg'un dostu, 1905 Rus devrimi'nin Troçki ile iki liderinden biri, Lenin'in Mühürlü Tren ile Petersburg yolculuğunun organizatörü Marksist kökenli bir Alman-Rus devrimcisidir. 1910-1914 arası İstanbul'da yaşar, İttihat ve Terakki (İTT) çevresine girer, hatta silah ticaretiyle de uğraşır. Türk Yurdu'nda milli iktisat, Osmanlı maliyesi, anti-emperyalizm ve Almanya yanlısı dış politika üzerine makaleler yazar. Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi isimleri etkilediği, Türk milliyetçiliğine Rusya aşısı yaptığı söylenir. Ancak derin Alman devletinin kadrolu ajanı Parvus'un Turancılık fikrinde doğrudan kurucu rolü yoktur. O daha çok ekonomik milliyetçiliği (devletçi, korumacı iktisat) körüklemiş, İTT'yi 1. Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında sokma stratejisinde etkili olmuştur. Bazı kaynaklarda Turanist grubu organize ettiği iddiaları varsa da bunlar genellikle konspiratif bağlamdadır ve Turan idealinin entelektüel temeliyle doğrudan örtüşmez. Munis Tekinalp Moiz Kohen / Tekin Alp, 1883-1961: Selanik doğumlu Yahudi kökenli bir aydın ve İTT üyesidir. Ziya Gökalp'le yakın arkadaştır. Gökalp ona Tekinalp adını verir. Başlangıçta Osmanlıcılık savunucusu iken 1914'ten itibaren coşkulu bir Türkçü olur. 1914 tarihli "Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?" risalesi savaşı Turan'ı kurtarma fırsatı olarak sunar. 1915 tarihli Türkismus und Pantürkismus (Weimar'da Almanca yayımlandı) Pantürkizm'i sistematik olarak ele alan erken ve etkili bir metindir. Avrupa'da Turancılık fikrini tanıtır. Türk Yurdu'nda düzenli yazar. Tekinalp, Turancılık ideolojini pratik ve propagandist düzeyde çok güçlü savunur. Savaş yıllarında Turan'ı somut bir hedef haline getirmeye çalışır. Ancak Ziya Gökalp hâlâ ana teorisyen olarak kabul edilir. (Bkz. 1911’den itibaren Turan şiirleri, Türkçülüğün Esasları 1923). Gökalp Turancılığı uzak mefkûre (kültürel ideal) olarak tanımlarken, Tekinalp daha radikal ve yayılmacı bir üslup kullanır. 1936'da Türkçe çıkan 1937 Fransızca Le Kemalisme Paris'te yayımlanan eser bir dönüm noktasıdır. Burada Kemalizm'i bütünsel bir doktrin olarak sistematize eder: Milliyetçilik, laiklik, halkçılık, devletçilik vb. ilkeleri bir arada ele alır. Kitap, Atatürk ve İnönü fotoğraflarıyla başlar, Köprülü'nün önsözüyle çıkar. Tekinalp 1937'de resmen "Tekin Alp" adını alır ve Türkleştirme politikalarını (1928 Türkleştirme risalesi) savunur. Türk Ruhu (1944) kitabıyla Türk milliyetçiliğini Orta Asya kökenli bir ruh olarak yorumlar. Ziya Gökalp, Türkçülüğün entelektüel babasıdır. Turancılığı kültürel ve sosyolojik temellere oturtur. Enver Paşa Askeri-pratik uygulayıcıdır. Sarıkamış (1914-15), Kafkas İslam Ordusu ve Basmacı hareketiyle Turan'ı fiilen tecrübesi, emrindeki koloniyle birlikte Çegan tepesindeki şehadetiyle sonuçlanır. Tekinalp ve Parvus daha çok ideolojik ve ekonomik altyapı sağlamışlardır. Tekinalp özellikle propaganda ve doktrinleştirmede etkilidir. Tekinalp'in Yahudi kökeni nedeniyle gizli el olarak gösterilmesi yaygındır; ancak kendisi gönüllü Türkleşmiş, Kemalizm'in sadık bir savunucusu olmuştur. Jacob M. Landau'nun "Tekinalp: Bir Türk Yurtseveri" (1996) biyografisinde bu serüveni anlatır. Velhasıl Turan idealinin kurucusu ne tek bir kişi ne de sadece Parvus ile Tekinalp'tir. Fikriyat, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Hüseyinzâde Ali, Tekinalp gibi ideologların kolektif ürünüdür. Parvus ekonomik milliyetçiliği, Tekinalp ise Pantürkizm'in erken sistematik savunuculuğunu ve sonradan Kemalizm'in doktrinleştirilmesini üstlenmiştir. 1915 kitabı dönüm noktalarından biridir; Türk Yurdu çevresinde "Türkiye'de Geri Kalmışlığın Nedenleri'ni yazan Parvus'la aynı zeminde yer almıştır. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte Türk milliyetçiliği, Yahudi, Müslüman, Türkmen vb. birçok entelektüelin katkısıyla şekillenmiş heterojen bir akımdır. Minor olarak Tekinalp'in hikâyesi bu çeşitliliğin çarpıcı bir örneğidir.

Şükrü Saraçoğlu'nın "5 Ağustos 1942 tarihinde TBMM'de okuduğu hükümet programında "Biz Türkçüyüz, Türkçü kalacağız" demesine karşın Irkçılık ve Turancılık davasında 47 kişi gözaltına alınır. İsmet İnönü, 19 Mayıs 1944'teki uzun demecinde, "Türk milliyetçisiyiz fakat ülkemizde ırkçılık prensibinin düşmanlarıyız" der. Hitler iktidarını kastederek "Irkçılık önderlerinin çok acıklı hatıraları hafızalardadır" cümlesi Almanlara aldığı bir tavır ve kınamadır. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, bu söylevi okullara ders kitaplarına eklenmesi şerhiyle dağıtır. Bkz. Mahmut Goloğlu, 1939-45, s. 168, 267, 269

***

Mustafa Kemal'in 6 Ağustos 1929 Tarihinde Eskişehir Tren İstasyonu'nda Yaptığı Konuşmanın Tam Metni



Mustafa Kemal, 6 Ağustos 1929'da Eskişehir Garı'nda bir konuşma yapar. Eskişehir, Sakarya gazetesi'ni kaynak gösteren Fethi Tevetoğlu, söylevi provoke ederek "Türk âleminin en büyük düşmanı komünizmdir, görüldüğü yerde ezilmelidir" dendiğini iddia eder. Söylevin aslıysa şöyledir: Kaynak: Odlu Yurt, Milli Azerbaycan Fikriyatını Tervic Eden Aylık Mecmua, Başmuharriri, M. E. Resul-zade, Yıl 1, Sayı 7, Eylül 1929 (Not / Belki tarihçilerin elinde daha fazla bilgi vardır ancak konuyla ilgili sözü geçen Eskişehir'de yayımlanan "Sakarya" gazetesi nüshasına bildiğimiz kadarıyla henüz ulaşılamamıştır. Cumhuriyet gazetesinde yer alan 7 Ağustos 1929 tarihli haber metni Odlu Yurd'un yazdıklarına benzerdir.)

Cumhuriyet gazetesinin 7 Ağustos 1929 tarihli nüshasında yayımlanan "Gazi Hz. nin mühim bir hitabesi" başlıklı haberin tam metni şöyle:

Gazi Hz. nin mühim bir hitabesi
“Türk milletinin içtimai nizamını ihlale müteveccih didinmeler boğulmaya mahkûmdur.”
İstanbul 6 [A.A.]

— Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretleri dün nısfülleylden sonra İstanbul'u teşrif etmek üzere Eskişehir’den geçtiler. İstasyonda Temyiz Mahkemesi Heyeti, Vali, ricali askeriye, Vilayet erkânı, Halk fırkası ve heyetler tarafından selamlandılar. Vaktin geç olmasına rağmen Gazi Hazretleri trenden inerek müstakbilin ile hasbihalde bulundular. Müşarünileyhe takdim edilenler arasında Sakarya gazetesi sermuharririne: Sakarya gazetesi.. Güzel bir isim.. buyurdular ve muharrire teveccühle ilave ettiler: "Gazeteciler gördüklerini, düşündüklerini, bildiklerini samimiyetle yazmalıdırlar.."
Bu sırada Milli Mücadele esnasında Eskişehir Müdafaai Hukuk reisi bulunmuş olan mebus Ali Ulvi Beyi gördüler ve ona hitaben ve fakat yüksek ve gönülleri teshit eden vakur ahenkdar bir sesle beyanatta bulundular. Ezcümle, Müdafaai Hukuk Cemiyeti ve daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası'nın teşekkül ve taazzuvu sıralarında bu millî ve vatanî teşekküllerin faaliyetlerini sektedar etmeğe çalışan bazı fesat zümrelerine gene bu istasyonda işaret ettiklerini ve bu menfi faaliyetlerin millet tarafından şiddetle ezildiğini ve bilhassa Halk Fırkasının teşkilinde bu memleket halkını takip eden köylü, esnaf, amele velhasıl bilümum milletin âli menfaatini korumak esasını takip ettiklerini ve binaenaleyh, evvelce olduğu gibi badema milletin bu gibi fesatkâr faaliyetlerini şiddetle ezeceğini ve buna ne halkın ve ne de bilhassa ordunun asla müsaade etmiyeceğini beyan buyurdular.
Bilhassa: "Türk milletinin içtimai nizamını ihlale müteveccih didinmeler boğulmaya mahkûmdur. Türk milleti kendini ve memleketinin yüksek menfaatları aleyhine çalışmak isteyen müfsit, sefil, vatansız ve milliyetsiz sebükmağızların hezeyanlarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha edecek bir heyet değildir. O, şimdiye kadar olduğu gibi doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteyenler ezilmeye, kahredilmeye mahkûmdur. Bunda köylü, amele ve bilhassa kahraman ordumuz candan beraberdir. Buna da kimsenin şüphesi olmasın." dediler.
Gazi Hz. hitabesinin sonunda Temyiz heyetine teveccühle:
"Hâkim efendiler: Siz kanun adamlarısınız. Ellerinize milletin, vatanın her türlü hak ve menfaatlerinin vikaye eden kanunlar tevdi edilmiştir. İşaret ettiğim noktaları işittiniz. Türk milletinin büyük haklarını müdafaa ederken bu noktalar ehemmiyetle hatırda tutulmalıdır." sözleriyle söylevini bitirdi. Büyük halâskârın herkes üzerinde fevkalade tesir bırakan bu beyanatı azim heyecan ve intibah uyandırmış ve çok alkışlanmıştır. Sakarya gazetesi Başmuharriri hazrunun hissiyatına ve efkârına tercüman olarak şu cümle ile cevap verdi: "Türk milleti halâskâr rehberinin nurdan hüzmelerle yollarında sarışılmaz bir iman ve samimiyetle yürüyecek, önüne geçen engelleri parçalayacaktır."

Bu metin, Anadolu Ajansı (A.A.) kaynaklı olarak Cumhuriyet'le birlikte diğer gazetelerde yayımlanmıştır. Sakarya gazetesi orijinal nüshasındaki iddianın aksine Cumhuriyet'teki versiyonunun orijinalinde Tevetoğlu'nun iddia ettiği "komünizm" kelimesi geçmez.

***

Bir ansiklopedi fasiküllerini satın aldığımızda bütün maddeleri tek tek okuma mecburiyetimiz olmadığı gibi kütüphanemizdeki her kitabı da baştan sona hatmetme zorunluğumuz yoktur.



Edebiyatçı, eleştirmen düşünür Umberto Eco, (1932 - 2016) ellibin kitaba sahip bir yazardır. İnsanların kitap edinme kararları ve kişisel kütüphaneler hakkında şunları söyler: Bir insanın satın aldığı tüm kitapları okuması gerektiği düşüncesi çılgıncadır; tıpkı bir insanın okuyabileceğinden fazla kitap satın almasını eleştirenlere karşı çıkmak da öyle. Bu, yeni çatal bıçak takımı, gözlük, tornavida veya matkap almadan önce eldekileri hepsini kullanmak zorunda olduğumuzu söylemeye benzer. Hayatta, küçük bir kısmını kullansak bile, her zaman yeterli stokumuz olması gereken şeyler vardır. Örneğin, kitapları ilaç olarak düşünürsek, evde birkaç tane yerine birkaç düzine bulundurmanın iyi olduğunu anlarız: Kendimizi daha iyi hissetmek istediğimizde, 'ilaç dolabına' gider ve bir kitap seçeriz. Rastgele bir kitap, ama o an için doğru kitap. Bu yüzden her zaman besleyici bir seçeneğiniz olmalı! Sadece bir kitap satın alanlar, onu okuduktan sonra bir daha okumak için saklamazlar. Onlar sadece tüketici zihniyetini kitaplara uygularlar, yani kitapları bir tüketim ürünü, bir mal olarak görürler. Kitapları sevenler ise bilir ki, bir eser her şeyden ziyade bir metadır.

***

Sürekli dönen bir dünyada insan savrulmak endişesiyle hep korku ve tereddüt için yaşar. Felsefe tarihinde insanın nafile çırpınışlarını ve ürkme duygularını perçinleyen değerli aforizmalar vardır. Platon 4. mektupta "Tüm dünya bir yere bakarken, bakılan yer de sana bakar" der. Nietzsche'nin "İyinin Ve Kötünün Ötesinde" kitabında yer alan 146. aforizma şöyledir: "Uzun süre bir uçuruma bakarsan uçurum da senin içine doğru bakar". Hegel, Tarihte Akıl'da "Dünyaya us gözüyle bakana, dünyanın da us gözüyle baktığını" söyler. Kadere duyulan teslimiyet, psikolojik yarılma ve keder duygusu hepsinde benzerdir.

***

Bazı insanların düşünüşleri, okumaları, yaşam ritmleri, iş yapma pratikleri ve zamanları çok daha hızlı akar. Sıradan insanların yedi günü bunların yirmidört saatine denk gelir.

***

Yapay zekâya adanmış yeni müze, etik bir yaklaşım vaat edebilir mi?



Design Observer'ın haberine göre Dünyanın ilk yapay zeka sanatları müzesi” olarak tanıtılan yeni bir müze, 20 Haziran'da Los Angeles'ta açılacak. Dataland, Türk-Amerikalı medya sanatçısı Refik Anadol tarafından ortak kuruldu ve Los Angeles'ın Grand Avenue Kültürel Bölgesi'ndeki şehir merkezinde Frank Gehry tarafından tasarlanan The Grand LA kompleksinde yer alacak. Günümüzde sanatçının yaratıcı iradesi kalabalıkların elzem ihtiyaçlarına değil finansal kolektiflerin keyfiyetlerine tabidir. Sanat cemaatlerinin ve uluslararası kültürel hiziplerin bir üyesi olmak içinde yaşadığımız hiyerarşik dizilimde gönüllü bir suç ortaklığını zorunlu kılar.

***

Üretken işçi olmak kısmet değil talihsizliktir. Karl Marx, Kapital, 1/486



Marx, (K1/171, 686-88, HM/495, 528, 529 vd) kapitalizmi böyle tanımlar: Topraktan sürülen emek sahibi ile şehirdeki para sahibi pazarda karşılaşır. Birbirleriyle eşit hakları olan meta sahipleri olarak ilişkiye girer. Aralarındaki tek fark birinin satıcı diğerinin alıcı olmasıdır.

Marx, ne olduysa önce İngiltere'de oldu, der. 1349'da Kral III. Edward İngitere'de, 1351'de II. Jan Fransa'da Emekçiler Yasası'nı çıkarırlar. Osmanlı Devletinde çalışma hayatındaki ilk düzenleme, 1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi olarak bilinen Ereğli Maden-i Hümayun İdaresi Nizamnamesi'dir. Avrupa'da ilk çıkan yasalar efendiyi korumak için yapılır. Bizde emekçiyi koruyan kanunlar nisbeten yakın zamanda, geçen yüzyılda dünya ile senkronize uygulanır. Bu da işin tesellisidir.

1 Mayıs, dünya çapında işçi ve emekçi sınıfların birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak anılmaktadır. Ancak "İşçi, emekçi Bayramı" ifadeleri, kapitalist sistemin temel çelişkisini maskeleyen ideolojik bir yanıltmadır. Ezilenlerin, yoksulların ve emekçilerin bayramı olmaz; çünkü bayram, zafer ve kutlama ima ederken, emekçi sınıfı kapitalizmde sistematik olarak yoksullaştırılmaktadır. Doğru adlandırma, Türkiye’de 2009’da yasalaşan Emek ve Dayanışma Günüdür. Karl Marx, Kapital’in 1/s. 486'da , Üretken bir işçi olmak bir talih değil talihsizliktir, der. K/10. Bölüm'de sermayeyi vampire benzetir: "Sermaye, ölü emektir; vampir gibi ancak canlı emeği emerek yaşar ve ne kadar canlı emek emerse o kadar uzun yaşar." Bu alıntılar, emeğin kutsallaştırılmasının "Emek kutsaldır" lafzının bir burjuva safsatası olduğunu gösterir. Özgür emek, diğer metalar gibi pazarda alıcısını bekleyen bir metadır.

1349 tarihli emekçiler statüsüyle belirlenen yasalar, ücretler için bir üst sınır belirlediği halde bir alt sınır koymuyordu. İşçilerin işi reddetme durumunda alacağı cezaların ağırlığıysa hunharcadır Bkz: kapital01.blogspot.com/2014/01/yirmis… The Statute of Labourers:
en.m.wikipedia.org/wiki/Statute_o….
Ayrıca bkz. Kapital, cilt 1/704 - 711 @YordamKitap
Robert Castel, Ücretli Çalışmanın Tarihçesi, s. 74 - 81, Metis Kitap

18. yüzyıl İngiltere'sinde emeğin gücünden doğan siyasal taleplerin önünü kesmek için "asgari ücret" tanımı yaratıldı. 6 Mayıs 1795'te Newsbury'de Berkshire yargıçları, yoksullara belirli bir gelir sağlanması için ekmek fiyatlarına göre ücretlerin desteklenmesine karar verirler. Asgari Ücret tanımında bütün ülkeler karara ortak olmuşlar ve işverenin emek üzerindeki baskısı ve sınırlamasında mutabık kalmışlardır. Tarihte "asgari ücret" tanımı ve "işçi yönetmenliği" ilk defa 1349'da yayımlanır. Kuralları ise 1351'de İngiltere'de tanımlanır. Bkz: en.m.wikipedia.org/wiki/Ordinance…
1856'da Avustralya-Melbourne'de taş-inşaat işçileri, günde 8 saatlik iş günü için yürüyüş düzenlediler. 1 Mayıs 1886'da Abd İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışmaya karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. 1 Mayıs'ın kökeni, 1886 Chicago Haymarket olaylarına dayandığı söylenir ancak eylemler işçi sınıfının tarihi kadar eskidir. ABD’de 8 saatlik iş günü talebiyle yüz binlerce işçinin grev ve gösterileri, polisin müdahalesi ve idamlarla sonuçlanır.

Friedrich Engels tam da bu kritik dönemde, Ağustos-Eylül 1888'de Karl Marx'ın kızı Eleanor Marx (Tussy), Edward Aveling ve Carl Schorlemmer ile ABD'yi ziyaret etti (New York, Boston, Niagara Şelalesi, Adirondacks, Catskills ve Kanada'nın bazı yerleri). Gezi sırasında önde gelen ABD'li Marksist Adolph Sorge'nin Hoboken'daki evinde kaldı. Amerikan işçi hareketini yakından gözlemledi. Ziyaret, AFL'nin Aralık 1888 kongresinden sadece birkaç ay önce gerçekleşti. Yani Engels, 1886'daki 8 saat mücadelelerinin (ve Haymarket'in) hemen ardından oluşan ivmenin, sendikaların yeni kampanya hazırlıklarının tam ortasındaydı. Dönüşünde (19 Eylül 1888) New Yorker Volkszeitung'a verdiği röportajda işçi hareketinin genel ilerleyişini değerlendirdi. ABD'de bizzat gördüğü dinamizmi not etti. Engels, öncesi ve sonrasında Sorge gibi ABD'deki Marksist önderlerle sürekli yazışıyordu. Dolayısıyla Amerikan proletaryasının örgütlenme ve mücadele momentumunu yerinde inceledi. Mücadelesi Enternasyonal'in 1889'da 1 Mayıs'ı resmen uluslararası işçi günü ilan etmesinde dolaylı da olsa rol oynayan bilgi ve bağlantıların bir parçasıdır.

Asgari ücret tanımı ilk defa İngiltere'de işçi yönetmenliğinin çıktığı tarih olan 1349'da yayımlanır. Kurallar 1351'de tanımlanır. Amaç işçiyi değil ücret veren efendiyi köleye karşı korumaktır. Daha dünyadaki ilk fabrikanın açılmasına 350 yıl vardır.

İkinci Enternasyonal (1889) bu günü "uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü" ilan eder. Burada açılması gereken paragrafın başlığı İştirakçi Hüseyin Hilmi'dir. Türkiye'de 1 Mayıs, Osmanlı döneminde 1911 Selanik ve 1912 İstanbul kutlamalarıyla başlamış; Cumhuriyet'te 1923’te resmî "İşçi Bayramı" olarak tanınmıştır. İştirakçi Hilmi (asıl adı Hüseyin Hilmi), 1885 civarında İzmir’de doğmuş, Osmanlı İmparatorluğu ve erken Cumhuriyet döneminde öne çıkan Türk sosyalist siyasetçi ve gazetecidir; İzmir’de sivil polislik yaptıktan sonra gazeteciliğe yönelmiş, Baha Tevfik ile birlikte Haftalık İzmir gazetesini çıkarmış, sosyalist fikirleri Romanya’da edindiği rivayet edilir. 1910’da Osmanlı’da yayımlanan ilk sosyalist dergi olan İştirak’i çıkardı, dergi birkaç kez kapatılıp yeniden açıldı ve Hilmi’ye “İştirakçi Hilmi” lakabını kazandırdı; aynı yıl Osmanlı Sosyalist Fırkası’nı kurdu ve genel başkanı oldu. Serbest İzmir, İdrak, Beşeriyet gibi yayınlarda sosyalist, reformist ve Osmanlıcı bir çizgi izledi, Fransız sosyalist lider Jean Jaurès ile yazıştı, Mütareke döneminde Türkiye Sosyalist Fırkası’nı kurarak tabakhane, tersane, tramvay ve demiryolu işçilerinin grevlerini örgütledi, 1 Mayıs kutlamalarını düzenledi. Renkli bir kişilik olan Hilmi sık sık kırmızı giysiler giyer, lüks bir yaşam sürer, İslam’ı tamamen dışlamadan reformist bir sosyalizm savunur ve Osmanlı tebaasının tamamına (etnik ayrım yapmadan) sosyalizmi yaymayı hedeflerdi; ancak Kurtuluş Savaşı’na mesafeli durduğu ve bazı iddialara göre İngilizlerle işbirliği yaptığı eleştirileri alır. 16 Kasım 1922’de İstanbul’da Valens Kemeri civarında bir polis memuru tarafından vurularak öldürüldü. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte Türkiye’de sosyalist düşünce ve işçi örgütlenmesinin öncülerinden biri olarak kabul edilir; hakkında kitaplar ve akademik çalışmalar bulunmaktadır. Ancak 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu, 1935'te Bahar Bayramı'na dönüştürülmesi ve 1977 "Kanlı 1 Mayıs" (Taksim'de 37 ölü) gibi olaylar, kutlamaları yasak ve çatışma alanı haline getirmiştir. 12 Eylül darbesinden sonra uzun yasaklar dönemi yaşanmış; 2008’de hükümet tarafından "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kabul edilmiş ve 2009’da 5892 sayılı yasa ile resmî tatil ilan edilmiştir (TBMM, 2009; MMO, 1 Mayıs Tarihçesi). Bu ad değişikliği, resmî söylemde işçi bayramının ideolojik yükünü hafifletmiş; ancak yapısal sömürü devam etmiştir. Sosyolojik açıdan, bu tarihsel süreç, Emile Durkheim'ın "organik dayanışma" (işbölümüne dayalı toplumsal bütünleşme) idealini çürütür; çünkü kapitalizmde işbölümü çatışma ve yabancılaşma üretir, dayanışma ise ancak sınıf mücadelesiyle mümkündür (Durkheim, 1893/2013).

15. yüzyılda derebeyliklerin zayıflamasıyla topraktan kopan köylülerin pazarda emeğin alıcısı olan sermaye sahibiyle karşılaşmalarıyla hemen proletaryanın doğduğu sanılmasın, bu kolay bir süreç değildir.

İşçi sınıfının ataları henüz zenginler onları soymadan onlar zenginleri soyan eşkiyalardı . Elizabeth çağında şehirlere akın eden köylüler eğer sahiplenilmezler ise "serseri" olarak damgalanıyor ve cezalandırılıyorlardı. Tudor yasalarını anlatan Marx, Feodal beylerin azatlıları olarak topraktan kopan köylüler kısmen kendi eğilimleriyle kısmen de koşullar nedeniyle soyguncu ve serserilere dönüştüler, der. Bkz: Kapital 1/704

Kapitalizmde emek gücü bir metadır. İşçi, özgürdür ama üretim araçlarından koparılmıştır; emeğini pazarda satmak zorundadır. Kutsallık söylemi, bu metalaşmayı gizler ve ideolojik bir araçtır. Marx, Kapital'de emeğin artı-değer yarattığını; sermayenin ise bu artı-değeri emerek büyüdüğünü detaylarıyla açıklar. Üretken işçi, sermaye için değer üretir ama kendisi yoksullaşır: Üretken işçi olmak bir talihsizliktir çünkü işçi, kendi emeğinin ürününe yabancılaşır (Marx, 1867/1990) Sermaye, ölü emektir: Geçmişte harcanmış canlı emeğin kristalleşmiş halidir ve ancak yeni canlı emeği emerek varlığını sürdürür. Vampir metaforu, sömürünün vampirik doğasını betimler: Sermaye, ne kadar canlı emek emerse o kadar uzun yaşar (Marx, 1867/1990, s. 342). Bu, emekçinin yoksulluğunu sistematik kılar; zenginler için harikalar (kâr, birikim) yaratırken işçiler için yoksulluk ve güvencesizlik üretir.

Marx'ın analizini sosyolojiye taşıyan Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm (1944) eserinde emeği fiktif meta olarak tanımlar. Emek, toprak ve para, doğaları gereği meta değildir; ancak piyasa ekonomisi onları metalaştırır. Emek, "insan etkinliğinin kendisiyle birlikte giden" bir olgudur; metalaştırılması toplumun dokusunu parçalar ve koruma hareketlerini (sendikalar, devlet müdahalesi) doğurur. Polanyi'ye göre, emeğin tam metalaşması imkânsızdır; çünkü insan emeği sosyal ilişkilerden koparılamaz. Bu, Marx'ın vampir metaforunu tamamlar: Sermaye, fiktif metaları emerek hayatta kalsa da birikim fazlası toplumsal çöküş riski yaratır. Harry Braverman'ın Emek ve Tekelci Sermaye (1974) çalışması, Marx'ın emek süreci teorisini geliştirir. Kapitalizmde emek, "deskilling" (beceri kaybı) yoluyla değersizleştirilir; Taylorist yönetim teknikleriyle işçi, makinenin uzantısına dönüştürülür. Bu durum üretken işçinin talihsizliğini somutlaştırır: İşçi, yaratıcılığını kaybeder, rutin ve yabancılaşmış bir sürece hapsolur (Braverman, 1974/2008). Türkiye'de otomotiv ve hizmet sektörlerindeki vasıfsızlaştırma, Braverman'ın tezlerini doğrular niteliktedir.

Max Weber, Protestan Etiği ve Kapitalizmin Ruhu (1905) ile emeğin kutsallaştırılmasının ideolojik kökenlerini aydınlatır. Kalvinist çağrı (Beruf) fikri, çalışmayı ahlaki bir zorunluluk haline getirir; bu da kapitalist disiplini meşrulaştırır. Ancak Weber, Marx'ın aksine çatışmayı vurgulamasa da, rasyonelleşmenin demir kafes yarattığını kabul eder (Weber, 1905/2017). Emek kutsaldır lafzı, bu burjuva etiğin bir devamıdır; yoksulluğu bireysel tembellikle suçlar. Çağdaş sosyologlar bu çerçeveyi günceller. David Harvey, birikimin mülksüzleştirme yoluyla (accumulation by dispossession) emeğin sürekli metalaşmasını vurgular; küreselleşme ve neoliberalizm, güvencesizliği yaygınlaştırır (Harvey, 2003). Guy Standing, "prekarya" kavramıyla yeni emekçi sınıfını tanımlar: Güvencesiz, düşük ücretli, haklardan yoksun işçiler. Prekarya, Marx'ın talihsiz üretken işçisini dijital ekonomide yeniden üretir (Standing, 2011). Zygmunt Bauman'ın akışkan modernitesinde emek, kalıcı değil kısa vadeli projeye dönüşür; dayanışma ise parçalanır (Bauman, 2000). Pierre Bourdieu ise sembolik şiddet yoluyla emeğin metalaşmasını meşrulaştıran habitus'u analiz eder (Bourdieu, 1998).

3 Mayıs 1886 günü Chicago'da kurulu International Mc Cormick Harvester fabrikasında, anarşist sendikacıların öncülük ettiği grevi işveren kendi adamlarıyla engellemeye çalışır. Grevcilere polis tarafından açılan ateş sonucunda 4 işçi ölür. 4 Mayıs 1886'daki protestolarda kimin tarafından atıldığı belirlenemeyen bir bomba bir polis amirinin ölmesine ve çok sayıda güvenlik görevlisinin yaralanmasına yol açar. Polisin göstericiler üzerine açtığı ateş neticesinde ise yaklaşık 10 kişi ölür 50 gösterici yaralanır. Düzenleme komitesi üyeleri yakalanarak idama mahkûm edilir, sonuçta dört militan resmi cellatlar tarafından öldürülür. 3–4 Mayıs 1886 Chicago olayları şüphesiz emek tarihi açısından dikkate değerdir. Samanpazarı olayları tek başına etken değildir. Amerikan Emek Federasyonu (AFL) 1888 Aralık ayında yaptığı kongrede 8 saatlik işgünü için bir eylem başlatma kararı alır. Kampanyanın 1 Mayıs 1890'da bir genel grevle taçlandırılması düşünülür ama kampanya istenen sonucu vermez. Temmuz 1889'da Paris’te toplanan 2. Enternasyonal Kongresi, AFL'nin kararına atıfta bulunarak 1 Mayıs 1890’da bütün dünyada 8 saatlik işgünü için uluslararası gösteriler düzenlenmesi kararını benimser. İkinci Enternasyonal'in 1 Mayıs için aldığı karar sekiz saatlik işgünü ile ilgilidir ve AFL’nin kararına atıf yapılmaktadır. Chicago'daki Samanpazarı olayları tarihsel bir anaktdot olarak hafızalara kazınır. Türkiye'de emekçi yoksulluğu, Marx ve Polanyi'nin tezlerini somutlaştırır. 2009 "Emek ve Dayanışma Günü" yasası, sembolik bir adımdır; ancak güvencesiz çalışma (taşeron, gig economy), enflasyon ve sendikasızlaştırma çabaları devam etmektedir. Sosyolojik araştırmalar (örneğin, Boratav vd.), emeğin ulusal gelirden aldığı payın azalmasını belgeler. Dayanışma, bu bağlamda yalnızca biraradalığı coşkunlaştıran kümeleşme değil doğrudan sınıf mücadelesi pratiğidir: Sendikalar, grevler ve kolektif eylem, eğer sınıf bilinciyle aydınlanmışsa sermayenin vakum gücüne karşı pozitif vektörü harekete geçirerek birbirine eklenen direniş modellerini oluşturur.

Bkz. Kaynakça:
Bauman, Z. (2000). Liquid Modernity. Polity Press.
Bourdieu, P. (1998). Practical Reason. Stanford University Press.
Braverman, H. (1974/2008). Emek ve Tekelci Sermaye. Kalkedon.
Durkheim, E. (1893/2013). The Division of Labour in Society. Palgrave.
Harvey, D. (2003). The New Imperialism. Oxford University Press.
Marx, K. (1867/1990). Capital: A Critique of Political Economy, Vol. 1. Penguin.
Paton, J. (2010). Labour as a (Fictitious) Commodity. The Economic and Labour Relations Review.
Polanyi, K. (1944/2001). The Great Transformation. Beacon Press.
Standing, G. (2011). The Precariat. Bloomsbury.
Weber, M. (1905/2017). Protestan Etiği ve Kapitalizmin Ruhu. İş Bankası Kültür Yayınları.
MMO (1 Mayıs Tarihçesi, 2023); TBMM Yasası 5892 (2009).

***

Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın Tarih Tezi Üzerine - Murat Belge, Birikim Dergisi Sayı 4. Haziran 1975



Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye sosyalizmi tarihinde mutlaka eleştirilmesi gereken bir kişidir; karalamak üzere değil, öneminin anlaşılması için. Çünkü sosyalizm tarihinin önemli bir kısmında hayattadır ve etkindir. Sosyalizmin Türkiye’de gelişmesi tarihi içinde yoğrulmuştur; bu bakımdan, sözkonusu gelişme biçiminin bir çeşit göstergesi gibidir. Öte yandan, sosyalizmin gelişmesine onun da katkıları vardır. Bunların da ayrıca anlaşılması, değerlendirilmesi gerekir. Kıvılcımlı’yı eleştirirken özellikle nesnel bir tavır takınmanın gerekliliğine inanıyorum. Yani, herhangi bir politik hedefin kaygılarına kapılmadan doğrudan doğruya Kıvılcımlı’nın kendisinin ne olduğunu, neleri, niçin temsil ettiğini anlamak, başlı başına bir zorunluluktur. Böylesi, kanımca, Kıvılcımlı’nın şu ya da bu özelliğini bazı polemikler için abartmaktan daha yararlı bir çaba olur.

Türkiye’de sosyalizmin geçmişini anlamak için.

Bir eleştiri, ister istemez, eleştiri nesnesi olan kişinin, akımın, olayın vb. olumsuz yanlarını ön plana çıkarır. Ama bu, olumlu yanların inkârı demek değildir elbette. Kıvılcımlı’yı eleştirirken bazı noktaları abartmak, haksızlık etmek beni fazla ürkütmüyor, çünkü bunlar karşı eleştirilerle onarılır, düzeltilir; ama Kıvılcımlı gibi hayatını davaya adamış bir devrimcinin bu yanına ufak bir saygısızlık göstermekten gerçekten çekiniyorum. Şüphesiz yalnız Kıvılcımlı için değil, sosyalizme emeği geçen herkes için böyledir bu. Türkiye gibi suçlamalarda ölçünün çok çabuk kaçtığı ve en ağır saldırıların sorumsuzca yöneltilebildiği bir ülkede, dilimizi bu gibi küfürbaz alışkanlıklardan arıtmak için gerçekten zorlu bir çaba göstermeliyiz. Hikmet Kıvılcımlı’nın eserlerinde bazan ikici (dualist) gibi görünen özellikler, onun neredeyse iki ayrı teorik kimliği olduğu yorumuna yol açmıştır. Ben bu görüşe tamamen katılmıyorum. Çünkü her ne kadar çeşitli düzeylerde ikici olsa da aslında bütün teorisi, o ikiciliği bir teorik tekçiliğe (monizme) indirgeme çabasıdır. Kıvılcımlı’nın eserlerini ikici bir yapı içinde ele alanlar daha çok onun bir yanını benimsemek isteyip öbür yanını kabul edemeyenlerdir (tabiî, görünürde varolan “yan”lar bunlar). Kıvılcımlı’yı herhangi bir eleştiriden geçirmeden kabul etmeye eğilimli olanlar ise eserinin bütünlüğünü vurguluyorlar. Ben de bu eserin bir bütün olduğunu düşünmekle birlikte, yanlışlığının kanıtlanması durumunda Kıvılcımlı’dan geriye hiçbir şey kalmayacağı kanısında değilim. Çünkü söylediği her şeyin yanlış olduğuna inansak bile enerjisi, uğraşı, çalışkanlığı, teorik ve pratik cesareti, geride gene saygıdeğer bir sosyalist imgesi bırakmaya yeter. Kıvılcımlı’nın eserinin “ikici” yorumları, politik yazıları ile “tarih tezi” arasında, devrimde proletarya partisiyle “vurucu güç”e verdiği roller arasında, Türkiye’nin sınıflar analiziyle, bulduğu çözüm arasında bazı uyuşmazlıklar bulunduğu inancına dayanıyor. Kıvılcımlı’nın kullandığı dilin özellikleriyle bu ikiciliğin analizine başlıyabiliriz.

Özel Dil - Özel Terminoloji:

Hikmet Kıvılcımlı denince herkesin aklına gelen ilk özellik genellikle özel bir dildir. Kıvılcımlı’nın dilini hiç beğenmeyenler de var, o dili taklide özenenler de. Değerlendirilmesi nasıl olursa olsun özel bir dilin varlığı kesin bir olgudur. Her özel dil gibi bu da anlaşılmayı önemli ölçüde güçleştiren bir faktördür. Ama Kıvılcımlı’nın bu dili yalnız kadrolarla konuşurken kullandığı da söylenemez. Hazırladığı parti programlarında, daha geniş kitlelere hitap eden yazılarında da aynı özel dili görürüz. Öyle ki bu dili benimsemek neredeyse Kıvılcımlı’nın düşüncelerini benimsemenin ön koşuludur. Böyle bir dille konuşmak, Kıvılcımlı’ya zaman zaman yöneltilen “bireycilik” suçlamasının inandırıcı bir kanıtı olabilir. Çünkü gerçekten bireysel bir dildir. Kendisini kabul edenlerce yeniden üretilmesi de, en sonunda bir grup jargonu olmaktan ileriye gitmemektedir. İlginç bir nokta, Kıvılcımlı’nın halkın kullandığı dile aykırı olduğu gerekçesiyle, “öz Türkçe”ye karşı çıkması. Ama o, bu haklı itirazını öne sürerken bile, “arı dil uydurcası” diye bir kelime uydurmaktan geri kalmaz. Kendisi de hiçbir zaman bir çoğunluk dili olmayacak özel sözlüğünde israr eder. Kıvılcımlı bu dili kullanarak yer yer hoş nükteler yapıyor olabilir. Ama çoğu zaman, “Geberen” kapitalizm ya da “zortlama” gibi duygusal aşırılıklara düşer. Dilin “bilimsel” kullanımından uzaklaşarak özel çağrışımlarla, kişisel duygularla yüklü, son analizde dünyaya açılacağı yerde kendi içine kapanan, dış gerçekliğin nesnel ilişkilerini kendi öznel sistemi içinde daraltan ideolojik bir dille konuşur. Kıvılcımlı’yı savunanlar, kullandığı özel deyimlerin Marx’ta, Engels’te yeri olduğunu söylerler. Bu, kısmî bir doğrudur. Örneğin Marx ya da Engels, bir yerde, bir nükte yapmak için kapitalistlerin belirli bir kesimini “vahşi” sıfatıyla nitelemiş olabilir. Ama onların bu nüktesi, sıra dışı kullanımı, Kıvılcımlı’da terimleşir, kavramlaşır. Sonuç olarak ortaya Marksizmin “Doktorca”sı çıkar. Bundan daha önemli olan, benim burada asıl değinmek istediğim nokta, Kıvılcımlı’nın özel dilinin, “özel terminoloji” haline gelmiş kısmı. “Vahşi kapitalist” gibi bir terim ne de olsa sosyalist terminolojinin bir kategorisinin değişik bir adla anılması demek oluyor. Böylece, o terimle anlatılanı, yeniden klasik Marksist terminolojiye tercüme ettiğimizde, oldukça somut bir içerik elde ediyoruz. Ne var ki, Kıvılcımlı’nın eserinde asıl önemli belirleyici rolü oynayan terimler, başka hiçbir Marksist metinde raslamadıklarımızdır. Örneğin, “tarihsel devrim-sosyal devrim” ayrımı, tamamen Kıvılcımlı’ya özgüdür ve bir dilsel kullanımın ötesinde, bir bakış farklılığı da getirmektedir. Buna benzer bir başka önemli teorik kavram ve ayrım: “Coğrafya ve Teknik Üretici Güçleri, İnsan Üretici Güçleri, Gelenek-Görenek ve Kollektif Aksiyon”dur. Kıvılcımlı’nın “ilkel sosyalizm” terimini de bunların arasında saymak gerekir. Çünkü bu terimin kelimelerinde yaptığı değişiklik, temelde, sözkonusu kategoriyi Marksizm’in bilinen “ilkel komün” ya da “komünal toplum” kategorisinden farklı bir içerikle yansıtmaktadır. Bunların yanı sıra, bazen Marksistlerin de belli bir olguya işaret etmek için kullandıkları, ama hiçbir zaman terimleştirmedikleri, tarih biliminin kategorileri, kavramları haline getirmedikleri, “Medeniyet”, “Rönesans”, “Restorasyon” ya da “Barbarlık” gibi kelimeler, Kıvılcımlı’nın tarih tezinin, geçiş teorisinin aslî öğeleri olmuştur. Örneğin “Barbar aşısı” dediği olay, başka herhangi bir Marksist’de raslamadığımız melez bir kavram olarak, Kıvılcımlı’nın tezinin başlıca belirleyici ve açıklayıcıları arasındadır. “Barbar” ve “uygarlık” kelimeleri bizi Kıvılcımlı’nın özel terminolojisinin üçüncü kategorisine getiriyor. Bir Marksist olmayan Morgan’ın eserinden gelen bu terimleri, Engels Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabında, antik tarihin açıklanmasında Morgan uygulamasının bir gereği olarak kullanır. Böylece, Marksist metinlere belirli koşullarda giren, ama Marksizm’in aslî öğeleri olmayan bazı terimler, Kıvılcımlı’da terfi ederler. Kıvılcımlı’nın özel terminolojisi, yalnızca burada varolan terimlerle açıklanamaz. Olmayan bazı terimler de, yokluklarıyla, bu terminolojinin doğrultusunu belirlerler. Örneğin, “konjonktür”, “eşitsiz gelişme” gibi terimlerin yokluğu, “tarihsel devrim-sosyal devrim” gibi terimlerin varlığı kadar önemlidir. Bütün bunlar, şöyle bir hipotezi oluşturabilecek güçtedir: Kıvılcımlı, söylemek istediğini anlatmak üzere, Marksizm’in bilinen terminolojisi ve kavramları dışında özel terimler ve kavramlar türettiğine göre, söylemek istediği şey de Marksizm’in söylediklerinden farklı olabilir. Bunun böyle olup olmadığını görmek için, Kıvılcımlı’nın tarih tezine önce genel çizgileriyle bakmamız gerekiyor.

Tarih Tezinin Temel İlkeleri:

Bu bölümde, Kıvılcımlı’nın uygarlıklar, yıkılışları, rönesansları vb. üstüne söylediklerine değil, ona göre bütün bu oluşumların yasaları olan, onları belirleyen temel tarih ilkelerine bakacağız. Bunların başında “Tarihsel Devrim-Sosyal Devrim” ayrımı gelir. Çünkü bu, Marksizm’in genel “geçiş” sorununun, Kıvılcımlı’da aldığı özel biçimi yansıtmaktadır. Ayrımın anlamını kabaca şu şekilde özetleyebiliriz: Modern çağa gelinceye kadar gerçek anlamda bir “devrim” olmamıştır; bir “üretim tarzı değişikliği” olmamıştır. İlkel Komünden sonraki bütün dünya tarihi bir “medeniyetler” tarihidir. Bunlar yıkılır, yeniden kurulur, bazan “orijinal” medeniyetler yaratılır, bazan eski “medeniyet bir RÖNESANS’a uğramış olur”, ama eski egemen sınıf tamamen yıkılıp yerine yeni bir “sosyal” sınıf geçemez. Bu bakımdan tarih “tekerrür eder gibi görünür.” Ancak kapitalizmle birlikte “sosyal devrimler” tarihi başlar. Çünkü kapitalizmden sonra “yeni bir sosyal sınıf, eski gerici sosyal sınıfı devirip medeniyeti kurtaracak durumda kollektif aksiyon gücü” sağlayabilir. Bu doğruysa, antik tarihte görülen toplumsal değişimler gerçek “geçiş” değildirler. Dünyada sadece üç geçiş vardır: 1) Komünden sınıflı topluma; 2) Sınıflı toplumdan kapitalizme; 3) Kapitalizmden sosyalizme. Tarihî maddeciliğin toplumsal aşamalarının bu şekilde sıralanması, Marksizmin kabul edilmiş olgularına aykırıdır. Stalin’in ünlü şematik sıralamasını bozmasına bir diyeceğim yok; çünkü o sıralamanın şematizmiyle dünya gerçekliğinin açıklanamayacağına inanıyorum ben de. Ama Kıvılcımlı’nın bu sıralaması, Marx’ın, Engels’in bildiğimiz sıralamalarına da aykırı. Sınıflı topluma geçişteki ayrımları hesaba katmıyor. Germanik, Slavonik, Asyalı, ayrı ayrı üretim tarzları olduğuna değinmiyor. Köleci üretim tarzının ötekilere göre özgüllüğüne değinmiyor. Feodalizmden söz etmekle birlikte, bir üretim tarzı olarak özelliklerini hiçbir yerde ayırmıyor. Komünle kapitalizm arasını, Marksizm’den farklı olarak, bir “medeniyet-barbarlık” kutupsallığı olarak ele alıyor. Bunlar, Kıvılcımlı’nın teziyle Marksizm’in kabul edilmiş görüşü arasında gerçekten bir ayrım olduğunu yeterince kanıtlıyor. Bu ayrımın nedenlerini sonradan incelemek üzere, şimdi bir de “üretici güçler” ayrımına bakalım. Bilinen şeyler olduğu halde, sırf karşıtlığı vurgulamak için tekrarlayalım: Marksizm’e göre bir “üretim tarzı”nın ikili bir eklemleniş biçimi vardır: üretici güçler ve üretim ilişkileri. Bunlar üç öğeyi içerir: çalışan, çalışma aracı (yani “çalışma nesnesi” olan genel ham madde ve, çalışma aleti olan çeşitli avadanlık), bir de çalışmayan, yani emeği sömüren. Üretici güçlerde teknoloji, üretim ilişkilerinde mülkiyet, temel belirleyicilerdir. Oysa Hikmet Kıvılcımlı üretici güçler derken bambaşka ayrımlar yapar. Bir kere “maddî” ve “manevî” üretici güçler şeklinde bir ayrım yapar. Böylece, klasik Marksist tanımın ancak çalışma nesneleri olarak kısmen üretici güçler arasına aldığı veriyi adamakıllı genişleterek, “coğrafya üretici güçleri” diye adlandırdığı kategori haline sokar. Maddî dediği üretici güçlerin biri budur. Öbürü ise tekniktir. Bu, gene klasik Marksist tanımda çalışma âletleri ve nesneleri dışında bir faktördür. Ama Kıvılcımlı bu kategoriyi hep “âlet” kelimesiyle eşdeğer sayılabilecek bir şekilde kullanır (örneklerini göreceğiz).
Manevî olarak nitelediği üretici güçler ise “tarih üretici güçleri” ile “sosyal üretici güçleri”dir (bunlara “insan üretici güçleri” de der). Tarih üretici güçleri “gelenek ve görenek”tir. Bu, klasik Marksizm’in, “üstyapı” kurumu diyerek üretici güçler ve üretim ilişkileri analizinin dışında tuttuğu birtakım kurumların biraz soyut bir ifadesidir. Yani, klasik Marksizm’de hiçbir zaman üretici güçler arasında sayılmayacak bir şeydir. “Sosyal üretici güçleri” dediği şeyi ise ayrıca “kollektif aksiyon gücü” diye tanımlar. Buna Marksizm’de herhangi bir şekilde rastlayamayız. Çünkü ortaklaşa eylem diye bir şey vardır, ama bu doğrudan doğruya bir üretici güç olmadıktan başka, değişmez bir kategori bile değildir. Zaten Kıvılcımlı bunu genel olarak “barbarlar” ve “ilkel sosyalizm”den söz ederken kullanır. Aradaki dönemlerde “kollektif aksiyon” kalmamış gibidir.

İnsan-Teknoloji Ayrımı:

Bütün bunların klasik Marksist analizin öğelerinden çok farklı olduğunu anlamak güç bir şey değil. Ama niçin böyle? Bütün tarihî analizlerin dayanmak zorunda olduğu altyapı ilişkilerini, üretici güçler kavramını bu şekilde formüllemekle nereye varmak istiyor Kıvılcımlı? Çünkü analizin öğeleri bunlar olunca, analizin uygulanmasıyla elde edilecek sonuçlar da farklı olacaktır. Sorunun cevabı oldukça belirgindir sanıyorum. İlk aşamada amaç, “insan” ve “teknik” öğelerini birbirinden ayırmak. Koyuş biçiminin dolaysız sonucu zaten bu oluyor. Kıvılcımlı bu konuyu sık sık vurgular. Antik tarihte, uygarlıkların karşı karşıya gelişlerinde, teknik gücün eşit olduğunu, “coğrafya + kollektif aksiyon” güçlerinin farklı olduğunu ve bunları iyi kullananın galip çıktığını söyler. Her Marksist gibi ekonominin belirleyiciliğini kabul eder, ama “ekonomik” içinde tekniğin belirleyiciliğine yanaşmaz. Teknikle insan arasında yaptığı ayrım bütün eserleri içinde en çok İlkel Sosyalizmden Kapitalizme’de belirginleşir. Kıvılcımlı’ya göre kapitalizmin ilkin İngiltere’de doğması “coğrafya” ve “teknik” üretici güçlerle açıklanamaz. “Demek, teknik Teolojinin tanrısı haline çevrilmemelidir: Her şeyi teknik yarattı denildi mi, tekniği kimin yarattığı ortaya çıkıyor.” Kapitalizmin doğuşu sorununda, teknoloji bir yana, ekonomi bile belirleyici değildir Kıvılcımlı’ya göre: “Hayır. Ortaya ‘ekonomik determinizm’ gibi tekerlek bir söz atmak hiç yetmez. Çünkü Roma ve Karolinjiyen Fransasında gördük; ‘ekonomi’ gelişimi hemen hemen aynıdır; ekonomice daha ileri görünen Roma’da bu gelişme köle yaratmıştır, daha geri olan Galya’da serf yaratmıştır.” Ya da şöyle bir yargı: “Hürriyet de ne kelime, denecek, hürriyet ekonomik gelişmeyi, tekniği yaratır mı? Evet yarattı. İnsanı robot yapan medeniyet kulluğu, her türlü büyük keşifleri öldürmüş, çünkü zekâyı da köleleştirmişti… Zekâ teknikten önce kanatlanmış, uçuyordu. Tesadüf değildi.” Yani, Kıvılcımlı, zekânın teknikten önce varolduğunu söylüyor. Kıvılcımlı bilindiği gibi bu kitabında kapitalizmi de, sosyalizmi de “barbar”lara kurdurur. Yalnız sonunda, sanki Marksizm’le yeniden uzlaşmayı ister gibi bazı sözler söyler: “Bütün tarihi barbarlıkla izah etmedik: tümüyle unutulmuş bir Tarih zembereğinin üzerine bastık. Ekonomik determinizmi, mekanik anlayışlardan kurtarmak için, biraz tecritli de olsa, İlkel Sosyalizmin rolünü kabartılandırmak gerekliydi.” Marksizm’de genel olarak bildiğimiz şey, özellikle uzun-vadeli analizlerde, altyapının daha fazla önem kazandığıdır. Kıvılcımlı ise “kapitalizme geçiş” gibi büyük boyutlu bir olayı, ağırlığı tamamen üstyapıya kaydıran bir analiz içinde kavrıyor. Sonradan “zemberek” üstüne söyledikleri de, kitabın bütününde şiddetle ve hiddetle savunulmuş bir tezi yumuşatmıyor.
Aslında, insanla tekniği birbirinden ayırmak, bunlardan birine zamansal bir öncelik vermek, soyut ve özünde idealist olan bir çabadır. Çünkü tarihî maddeciliğin bütün iddiası, bu ikisinin ayrılmazlığının en doğru açıklamasını yapmış olmaktır. Ne var ki Kıvılcımlı, teknolojiden çok sınırlı bir şeyi anlamaktadır. Yukarıda değindiğim gibi teknoloji, onun sözlüğünde, aşağı yukarı “âlet”le eşdeğer bir şeydir. Çünkü tekniğin insandan sonra geldiğini söylediği her yerde, kanıt olarak, modern çağa gelinceye kadar tekniğin pek az ilerlediğini, pek az değiştiğini öne sürer. Olabilir; ama teknik ilerleme başka, teknolojinin belirleyiciliği başka şeydir. Teknoloji, özünde insan aklının üretim amacıyla doğaya uygulanış biçimidir. Ama kendi diyalektiği içinde, insan aklını da, hattâ insan elini, gözünü, kısacası, insanın manevî özelliklerinin yanı sıra biyolojisini bile belirler. Bu bakımdan teknoloji bir bakımdan gelenektir; hattâ, insanın verili dünyasının maddî koşullarıdır. Çocuk ve oyuncak ilişkisini düşünün. Çocuğun oynayarak hayatı öğrendiği oyuncağın, dönemin genel teknolojik koşullarından ayrılmasına imkân var mıdır? Bir dönemin kilden yapılma, tahtadan, bezden yapılma oyuncakları, bunların çocuğun dünyasını belirleyişi vb. Sonra, bu günün oyuncakları. Örneğin silâhlar ya da otomobiller, trenler vb. Yani çağdaş çocuğun karşısına, kapitalist dünyanın makinaları olarak çıkan, çocuğu eski oyuncakların yaratıcılığına karşılık mekanikliğe, düğmelere basarak hayatı yönetmeye alıştıran oyuncaklar.
Teknoloji işte böyle, hayatın her diliminde ağırlığını duyurarak insanları belirler. Engels, Doğanın Diyalektiği’nde teknolojinin insan elini nasıl geliştirdiğini, böylece gelişen bu elin nasıl Raphael’in resimlerini Paganini’nin musikisini yarattığını anlatır. Evet, Paganini’nin musikisi, ancak kemanın yayını öyle çekebilen ve telini öyle titretebilen bir elle mümkündü. Bir insan elinin yayı öyle çekmesi için, birçok insan ellerinin fabrikada şöyle işlemesi, çatalı şu türlü tutması vb. gerekiyordu. Dolayısıyla Paganini’nin musikisi, ancak o belirli teknolojik koşullarda mümkün olurdu. Ya da, bağlamanın telleri gelişip değiştikçe, çalış biçimi de değişir. Bunun sonucunda türkü tarzı da değişir. Teknik ilerleme ağır yürüyüş olabilir. Ama teknoloji her zaman insanları belirleyen başlıca faktörlerden biri olmuştur. Yukarıda, Kıvılcımlı’da “konjonktür” kavramının yokluğuna, “eşitsiz gelişme” kavramının yokluğuna değinmiştim. Böyle olunca, ona göre tarihi hep belli sabit güçler yönetiyor, bunların içinden biri de, ötekilerden soyutlanarak, her şeyi belirliyor. İngiltere kitabında Kıvılcımlı, insanın rolünü yüceltmek için nehir ağızlarının rolüne değindikten sonra, Amazon’da da estüer vardı, niye kapitalizm orda doğmadı? diye sorar. Aynı soruyu değişik biçimde formülleyip, “Amazon’da da insan vardı, niye kapitalizm orada doğmadı?” diye kendisine yöneltmek mümkün. Tarih hiçbir zaman tek bir etmenle açıklanamayacağı gibi, örneğin “insan” gibi bir kavram da, hiçbir zaman teknolojiden, üretim koşullarından vb. soyutlanarak basit etmen haline getirilemez, insan, içinde varolduğu koşullarla birlikte tanımlanır.

Hümanist Yaklaşım: Soyut İnsan:

Bundan önceki bölümün başında, Kıvılcımlı’nın niçin üretici güçleri Marksizm’in klasik açıklaması dışında formüllere vurduğu sorusunu sormuştuk. Bölümün sonunda kısa-vadeli bir cevaba ulaştık: “İnsan”la “teknoloji” arasında bir ayrım yapma ihtiyacıydı buna yol açan. Ama bu da, sorumuzu yeterince cevaplandırmıyor. Bu ayrım niye gerekliydi? Önceki bölümde yaptığımız gibi burada da ayrımın sonuçlarını gözden geçirelim; o zaman cevaba bir adım daha yaklaşmış oluruz. Her üretim tarzının belirli bir teknoloji oluşturduğu, Kıvılcımlı’nın da yer yer belirttiği (genel konularda söz ederken) bir doğrudur. Bazan bir üretim tarzı içinde değişik teknolojik aşamalar bulunabilir (kapitalizmde manifaktür, makina, elektronik aşamaları gibi); ama genellikle her üretim tarzına tekabül eden en az bir teknolojik yapı vardır. Teknoloji, insanın nesnelerini biçimlendirdiğine, nesneler de diyalektik ilişkiler içinde kendilerini yapan insanları belirlediklerine göre, her üretim tarzı ve onun içindeki her teknolojik yapı, aşağı yukarı ayrı bir insan tipine tekabül eder.
Marx, Grundrisse’de, her çağda üretimin ortak karakteristikleri olduğunu, ama bütün üretimin genel önkoşulları denen şeyin bazı soyut uğraklardan (moment) ibaret kaldığını söyleyerek şöyle devam eder: “Açlık, açlıktır, ama çatal bıçakla yenen pişmiş etle doyurulan açlık, elle, diş ve tırnakla çiğ eti yutan açlıktan farklı bir açlıktır. Böylece üretim yalnız nesneyi değil, tüketim tarzını da, yalnız nesnel olarak değil, öznel olarak da üretir. Üretim böylece tüketiciyi üretir: (1) maddesini yaratarak (yani, istek yaratmak, M.B.); (2) tüketiminin tarzını belirleyerek; ve (3) …ürünleri yaratarak.”
Marx’ın bu metni, üretimin ve teknolojinin belirleyiciliğini çok iyi anlatıyor. Biyolojik bir kategori olarak “açlık”, var; ama her üretim tarzı kendi özgül “açlık” biçimini yaratıyor. Bu sözlerin, maddeci bakış açısı ve yöntem için hayatî önemi, bize, tarihin akışı içinde ayrı dönemlerde ve aynı zaman dilimi içinde farklı toplumsal yapılarda, biyolojik dışında, tek bir “evrensel insan özü” bulunamayacağını göstermesidir. “Hümanizm”, burada verdiğimiz anlamıyla, insan sevgisi filan değil, teorik yaklaşım yöntemi olarak, böyle bir ortak insan özünün varlığını öncül kabul eden düşünce tarzıdır. Bu çeşitten bir “insan özü” inancı, içinde yer aldığı yapılardan soyutlamayı öngerektirir. Kıvılcımlı’nın tarihe yaklaşımı da bu anlamda “hümanist”tir. “İnsan” ile “teknoloji”yi birbirinden ayırması, teknolojinin kapsamını daraltarak basit anlamda bir “teknik ilerleme” sorununa indirgemesi ve belirleyiciliğini görmezlikten gelmesi, bu “hümanist” yaklaşımı için zorunlu bir temeldir. Çünkü aşağıdaki bölümde göreceğimiz gibi, Kıvılcımlı’nın tarihî belirleyicisi, neredeyse evrensel boyutlara ulaşan bir “insanî öz”dür.

Ahlaki Tarih ve Barbarlar:

Hikmet Kıvılcımlı’nın tarih tezini işleyen kitapları okununca, “barbarlık” kavramına büyük bir önem verdiği görülür. Barbarlık, aslında, belli bir kültürü yaratan belli bir toplumsal aşamaya verilen addır. Bu aşama geçildikten sonra, barbarlık dediğimiz özellikler belki bir süre daha üstyapı kalıntısı olarak devam ederler. Ama zamanla bunlar da silinir. Yeni toplumsal belirlemeler egemen olur. Antik çağda, barbarlar her zaman yıktıkları uygarlıklar içinde özümlenmişlerdir. Hikmet Kıvılcımlı ise barbarlığı 1) ahlâki özellikler bütünlüğü olarak görür; 2) bu özelliklerin, barbarlık denilen toplumsal aşamanın geçilmesinden çok sonralara kadar devam ettiğine inanır. Kıvılcımlı’nın “barbar” dediği toplulukların saydığı ahlâki özelliklere gerçekten sahip olup olmadıkları ayrı bir sorun. Ama bilimsel sosyalizm, analizlerinde, özellikle uzun-vadeleri ele alan analizlerinde, görece üstyapısal bir kurum olan ahlâk üstünde durmaz. İki toplum biçimini karşılaştırmanın ölçütü hangisinin daha ahlâklı olduğu değil, üretici güçleri ve üretim ilişkilerinin biçimlenişidir. Örneğin, çağdaş dünyada “kapitalizmden sosyalizme geçiş” diye bir sorun varsa, bunun temel nedeni birinin öbüründen daha “ahlâklı” bir toplum olması değildir. “Ahlâk” ikincil bir özellik ya da ajitatif bir öğe olarak sonradan gelir. Temel neden, üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişkidir. Bir üretim tarzının öbürüne göre “ileri” ya da “geri” oluşunun ölçütü, dağılımda eşitlik değildir. Öyle olsaydı, ilkel komünden daha ileri bir toplum biçimi olmazdı. “İleriliği”, üretici güçlerin vardığı üretkenlik aşaması belirler. Ama Kıvılcımlı, dağılım eşitliğini temel ölçüt saydığından, barbarları da uygarlıktan ileri görebilmektedir. Kıvılcımlı barbarları uygarlarla ahlâk açısından karşılaştırıp üstünlüklerini överken, ahlâkı birincil etmen gibi ele alan bütün düşünürler gibi “idealist” bir tutuma girer. Ona göre barbar yalan söylemez, soydaşına karşı hoşgörülüdür, eşitlikçidir vb. Böylece “dürüstlük”, “hoşgörü” vb. mutlak kategoriler gibi ele alınır. Oysa bütün bu çeşitten kategoriler gibi bunlar da “koşulsal”dır; içinde belirdikleri toplumsal bütüne göre işlev kazanırlar. Örneğin İslâm fatihleri fethettikleri yerlerin Hıristiyan halkına karşı hoşgörülüydüler. Ama bu, tek başına ele alınacak bir özellik değildi, çünkü böylece daha rahat vergi alıyorlardı. Dolayısıyla “hoşgörü” dediğimiz şey en azından bağımlı bir tavırdı, başka etmenlerle belirleniyordu.
Marx, Engels, her dönemin egemen sınıflarının iki yüzlülüğünü açığa çıkarmak için ahlâktan söz ederler. Egemen ideolojilerin aslında ne türlü sömürü ilişkilerini gizlediğini söylerler. Ama hiçbir zaman tarihi ahlâkî kategoriler arasında bir çatışma gibi görmezler (öyle görseler, Marksist olmazlardı). Kıvılcımlı’da ise ahlâk sorunu her şeye egemen görünür. Osman Gazi’nin pazar yerinden vergi alma konusunda tavrı veya Dündar’ı öldürtmesi. İskender’in adamlarına Asyalı kadınlarla evlenmelerini öğütlemesi. Yavuz Selim’in Çaldıran yolunda Yeniçerilere söyledikleri, Osmanlıların gaza ruhu ya da bezirganların, tekfurların, papazların ahlâksızlığı, tarihi yapan kategorilerdir. Ahlâkî kategorileri tarihin dayanakları haline getirince, olguları da bu kategorilere uyacak biçimde çarpıtmaya başlar: ilk ülkücü, sapma kadar müslüman gaziler aşındıkça, dirlik düzeni de yıprandı. Yıldırım Bayezit, dirlik düzeninin derebeyleşmesi yüzünden Timur’a yenildi. Fatih Mehmet, dirlik düzeninde rönesans yapabildiği için İstanbul’u fethedip, imparatorluğu cihangir etti. Kıvılcımlı’da dirlik düzeni “ilkel sosyalizm”’den gelme barbar Türklerin ahlâkî üstünlüğünü temsil eden bir kurum olduğu için, burada anlatılan tarih, bir çeşit ilâhî adaletin tecellisidir. Oysa ne Bayezit ilk feodalleşen sultandı, ne Timur çok daha ileri bir düzen vaad ediyordu, ne de Fatih dirlik düzeninde rönesans yapmıştı. O zaman Fatih, kendisine oranla eski göçebe-barbar geleneklerini çok daha iyi temsil eden Akkoyunlu Uzun Hasan’ı niçin yendi? Birkaç neden sayılabilir, ama en önemlisi, yerleşik devletin göçebe aşiretine göre teknik silâh üstünlüğüydü. Tarihten rasgele birkaç olayı, kendi bütünlüklerinden soyutlayarak ele alırsak, bunları istediğimiz kalıplara uydurabiliriz. Sorun, aynı bakış açısının her şeyi açıklamaya yetip yetmeyeceğidir. Ama buna şimdilik girmeden Kıvılcımlı’nın ahlâkî yaklaşımını biraz daha izleyelim. Barbarlar, medenîlerden üstündür; çünkü taze, temiz, ahlâklıdırlar; çünkü kollektif aksiyon güçleri vardır; çünkü barbar “fazla mala göz dikmez” (!); çünkü barbar hem bayındırlık, hem de dış ticareti “toplum yararına” yapabilir. Bunlar, terimleri birbirini açıklayan, ideolojik önermeler. Barbar, fazla mala göz dikmez, niçin? Çünkü barbardır. Barbarlık, zaten, fazla mala göz dikmemek demektir. Ve her şey, “ilkel sosyalizm”in üstyapısının olağanüstü kalıcılığına bağlanıyor. Kıvılcımlı’nın kapitalizme geçişi açıkladığı kitabında bu kalıcılık gerçekten “olağanüstü” boyutlara varır: “Barbarlık, yalnız Avrupa Ortaçağını izah etmekle kalmaz. O çağın kapanışı, yahut modern çağın açılışı anlamına gelen… Haçlılar seferini de, ondan sonrasını da olağanüstü açıklar. Bütün ondan önceki medeniyet Tarihini açıkladığı gibi…” Haçlı Seferlerini yaratan, ahlâkî diyalektik şöyledir: “1 – Târih öncesinden henüz çıkmak üzere bulunan coşkun, idealist barbar yığınları; 2 – Batmış Roma medeniyetinin, tefeci-bezirgân ‘Ruh’u habîs’ini yaşatan kurnaz ve hesabî Hıristiyan Kilisesi.” Tarihi barbarlarla bezirganların yarattığına karar verilince, buna göre özel bir terminoloji yaratılır: yerine göre medeniyet dış barbarları “el altından çağırır”, yerine göre “teşkilâtlandırıp güder”. Bütün olaylar bu sınırlar içinde dönenir. Ortaçağ döneminde Kıvılcımlı’nın barbarlarının serüvenleri biraz daha garipleşir. Çünkü bunlar artık, bizim bildiğimiz feodal lordlar haline gelmişlerdir. Ama barbarlık hiç ölmeyen bir ruh olduğu için, bu feodal beyler hâlâ olumlu, ahlâklı kişilerdir: “Öne atılan kıt servetli (sans avoite) şövalye, bizim ipiyle kuşağından başka şeysi bulunmayan, züğürt ilblerimizin ta kendisidir.” Doğu’da “derebeyleşme”ye sövüp sayar, ama Batı’da “küçük barbar şefler, Dük, Kont, Baron ve Vigueier’ler Doğu krallıklarında olduğu kadar kişiliklerini yitirmemişlerdi.” Köylü isyanlarındaki küçük aristokrasisinin davranışı gene aynı formüle vurulur: “Engels’in anlattığı küçük asiller o kişiliklerini yitirmemiş, kan teşkilâtının gelenek ve göreneklerini az çok yaşıyan, halk yığınları ile kaynaşmayı bilen Kan şefleridirler.” Feodallerin halk yığınları ile kaynaşmasını anlatan, Kıvılcımlı’dan başka hiçbir Marksist yoktur benim bildiğim. Aynı tabaka üstüne Engels şöyle konuşur: “Soyluların ne kadar kolaylıkla Sickingen’i kaderine bırakıp tarihî rolleri olan saray uşaklığına döndüklerini görmek…” Ya da “Bence…. soyluların büyük çoğunluğu köylülerle anlaşmayı düşünmüyordu… Ama soyluların ulusal başkaldırması ancak kentler ve köylülerle, özellikle köylülerle birleşilirse başarılabilirdi… soyluların politikasının, bundan ötürü, zorunlukla hafif kalacağı, ulusal hareketin önderliğini ele geçirdiği anda, ulusun büyük kısmının, köylülerin, bu önderliği protesto edeceği…” Bu sözlere bakılırsa, Engels Kıvılcımlı ile pek aynı fikirde görünmüyor.

A - Barbarlık Üstüne Marx ve Engels’in Söyledikleri:

Kıvılcımlı’nın barbarlık üstüne sözlerine daha değineceğiz. Ama isterseniz şimdi onun ele aldığı dönemler ve olaylar üstüne Marx ile Engels’in neler söylediğine kısaca bir göz atalım.
Kıvılcımlı, kapitalizmin niçin İngiltere’de ve Batı’da doğduğunu, Doğu’da oluşamadığını, kendi barbarlık-medenîlik kategorileri içinde şöyle açıklar: “Çünkü, ekonomik sebeplerden başka Doğu’da ilkel sosyalizm köklerinden kazındığı halde, Batı’da bir türlü kazınamadı, ve kapitalizm doğabilmek için, o ilkel sosyalizm geleneklerine tutunmak zorunda kaldı.” Buna benzer birçok alıntı verilebilir, biz yalnız özellikle ilginç bir tanesine bakalım: “Doğu’da iki kişinin bir araya gelmediği, gelse ilk işleri birbirlerini kazıklamak olduğu bir sırada, Batı’da insanların sermayelerini birleştirme cesaretleri, ilkin aile ölçüsünde de olsa, gene Tarih öncesi sosyal gelenek ve göreneklerinin orada henüz diri kalabildiğini gösterdi.” Kapitalizmin, on beşinci yüzyıla kadar türlü farklı toplumsal koşullanma ve belirlenmeler içinde her nasılsa muhafaza edebildikleri “ilkel sosyalizm” gelenek ve göreneklerine sahip birtakım kişilerin -bunların hangi sınıfsal kökenden geldikleri de söylenmiyor; çünkü tüccar olamazlar, tüccarlar “ahlâksız”dı; barbarlık feodallerde daha çok yaşıyordu. Ama kapitalizme ilk geçişi sağlayanların feodal olmadıkları da açıktır. Bu nedenlerle, sınıfsal köken konusu sessiz geçiyor- birbirlerine güvenip şirket kurmalarıyla açıklanması, gene hiçbir Marksist’te raslanamayacak bir açıklama tarzıdır. Biz buna daha sonra dönmek üzere, şimdi, barbarların Batı’ya getirdiği söylenen bu “ilkel sosyalist” alışkanlıklar konusunda Engels’i dinleyelim: “Batı Avrupa’nın Germenler tarafından işgali, daha önce benzeri görülmemiş derecede karmaşık toplumsal ve politik hiyerarşi kurarak, yüzyıllarca süre her türlü eşitlik fikrîni yok etti.” Kıvılcımlı’nın, barbarların yıktıkları medeniyeti (kendileri “yukarı barbarlık konağından” geliyorlarsa) daha ileri bir üretim düzeyine getirdiklerini söylediğini görmüştük. Engels bu fikri de pek paylaşmıyor gibi: “Daha barbar olan halkların başardığı her fetih iktisadî gelişmenin akışını bozar ve çok sayıda üretici güçleri yok eder. Ama fethin kalıcı olduğu durumların çoğunda, daha barbar olan fatih, fetihten ortaya çıkan daha ileri ‘iktisadî durum’a kendini uydurmak zorunda kalır; yenilenler tarafından özümlenir, çoğu zaman onların dilini bile benimsemesi gerekir.” Burada özellikle iki nokta var; fetihten sonra daha ileri bir “iktisadî durum” ortaya çıkabiliyor, ama bu yalnız barbarın getirdiği, barbarlığından ötürü getirdiği bir şey değil, barbar buna “kendini uydurmak zorunda kalıyor”. İkinci, daha önemli nokta, barbar, aslında daha ileri bir toplumsal aşama olan uygarlığın içinde “özümlenir”, erir. Dolayısıyla ebediyen barbar nitelikleriyle yaşaması sözkonusu olamaz. Kıvılcımlı, “ilkel sosyalizm” dediği şeyden “geçiş”i şöyle anlatır: Kent kurulduktan sonra sosyal farklılaşma başladı. Sivrilenler tuttukları zorbalarla üst duruma geçtiler. Çünkü klanın kendi kendine karşı savunacak silâhı yoktu. Böylece zorbalar ilk devleti kurdular.
“İlkel sosyalizm yapısının ilk çatlakları, Tapınak yapısı kent surları içinde yükselmeden çok önce, toplumda Totemlerin kutsallığından yararlanılarak, yahut Totemler (Özel Kişi) yararına kötüye yöneltilerek ortaya çıkarılan TABU’larla başlamıştır. İlkel sosyalizm yapısındaki ilk olmayan, hısım akraba, eş dost kayırma sistemiyle toplum zenginliklerini ‘özel girişkin kişi hürriyeti’ adına birkaç imtiyazlı tekeline sızdırılma çatlağı bir yol açıldı mı, artık onun önlenemiyeceği, çorap söküğü gibi gideceği bellidir.” Engels ise ilkel komünal toplumun parçalanışını şöyle anlatır: “Özel mülkiyet her zaman üretim ve mübadele ilişkilerinin değişmesinin sonucu olarak görüldü ve üretimin artmasına, karşılıklı ilişkilerin gelişmesine yol açtı, yani iktisadî nedenlerin sonucuydu. Bütün bunlarda zorun hiçbir önemi olmadı.” İki koyuş biçimi arasında dağlar kadar fark olduğu yeterince açıktır sanıyorum. Engels’inki altyapısal, bilimsel; Kıvılcımlı’nınki üstyapısal, ahlâkî. Kıvılcımlı, barbar ruhlu, yüksek ahlâklı gazi Türklerin, Anadolu’da özel mülkiyeti kaldırıp adaletçi bir düzen kurduklarını tekrar tekrar söyler: “Dirlik düzeninin Maddesi: toprak meselesini çalışan halk yararına çözmekle özetlenir. Dirlik düzeni toprak düzeninde sınıfları lafta değil, fiilen kaldırmıştır. Çünkü mirî toprağın mülkiyetine kimse sahip değildir.” Engels’in bu konuda da biraz farklı bir görüşü vardır: “Doğu’da fethettikleri ülkelere toprağın bir çeşit feodal mülkiyetini getirenler, Türkler’di.”
“İlkel sosyalizm” gelenekleriyle mücehhez barbarların her yere eşitlik, demokrasi yaydığını tekrar tekrar vurgular Kıvılcımlı. Marx ise onun “ilkel sosyalizmi” ile anlatmak istediği “klan” için şunları söylüyor: Köle sistemine en kolay klan’da geçilir, çünkü bir klan öbürünü tutsak edince, otomatikman kölelik kurumu ortaya çıkar: “Böylece kölelik ve serflik klan sistemine dayanan mülkiyet biçiminin biraz daha gelişmesinden ibarettirler. Zorunlu olarak, klan sisteminin bütün biçimlerini de değiştirirler.” Bu kadar farklı bir koyuş biçimi daha düşünülemezdi herhalde. Gene aynı sayfada, Kıvılcımlı’nın Osmanlı dirlik düzeni modelini zaman zaman yaklaştırdığı Asya üretim tarzı modelinde serflik ve köleliğin bulunmamasını, savaşın eksikliğiyle açıkladıktan sonra, serflik ve kölelik yok diye özgürlük var sanılmaması için, burada bireyin kendisinin mülk olduğunu söyler: “kendisi de temelde, komünün birliğinin kişiliğinde varolduğu kimsenin mülkü, kalesidir. Onun için burada kölelik ne çalışma koşullarını askıya alır, ne de özel ilişkiyi değiştirir.” Burada, biraz konu dışına çıkarak şunu ekleyelim: Marx’ın bu sözleri yalnız Kıvılcımlı’nın tezi için değil, Kemal Tahir ve ondan kaynaklanan çeşitli görüşler için de geçerlidir. Kıvılcımlı, antik tarih incelemelerinde, köleciliğe karşı çıksa da, onca medeniyetin asıl belâsı “bezirgân”lıktır. Yani, kapitalizm-öncesi tüccar sermayesidir. Ağırlığı buraya aktarmasında, Engels’in insanî-ahlâkî gerekçelerle köleciliğe karşı çıkmanın teorik yanlışlığına karşı açık uyarısı rol oynamış olabilir. Sonuç olarak, antik tarihte felâket, bu “ön sermaye”dir.
Bu konuda da Marx’ın söyledikleri bizi farklı sonuçlara vardıracaktır: “Mübadeleyi ilk, yapıcı öğe olarak komünal toplumun merkezine koymak düpedüz yanlıştır. Bu, aynı topluluğun değişik üyeleri arasındaki ilişkilerde değil, daha çok, değişik toplulukların birbirleriyle bağlantılarında ortaya çıkar. Üstelik, para her yerde çok eskiden beri rol oynadığı halde, antik tarihte, yalnız belirli tek-yanlı gelişmiş ulusların, tüccar ulusların sınırları içinde egemen bir öğedir. Antik dünyanın en ileri kısımlarında, Yunanlılar ve Romalılar arasında bile, modern burjuva toplumunun bir ön koşulu olan paranın tam gelişmesi, ancak toplumun çözülme döneminde ortaya çıkar. Şu halde bu çok basit kategori ancak toplumun en gelişkin koşullarında tarihî çıkışını tam olarak yapar. Hiçbir şekilde, bütün iktisadî ilişkilere bulaşmış değildir… (Burada Marx, Roma’da para sisteminin yalnız orduda, Kıvılcımlı’nın barbarlarının devşirilmiş olduğu yerde geliştiğini söylüyor)… ayrıca, hiçbir zaman emeğin bütününe egemen olmamıştır.”
Demek ki “ticaret”, büyük ölçüde, Kıvılcımlı’nın “medeniyet” dediği toplumların kıyısında kalıyor, marjinal bir rol oynuyor. Şu halde medeniyeti yıkan da o değil. Yıkılırken ortaya çıkması, daha bir egemen olması, yıkanın o olduğu anlamına gelmez; tersine, egemen yapının yıkılırken yarattığı boşluğu dolduracak şekilde güçlenir.
Bütün bu örnekler, Kıvılcımlı’nın iddialarının Marx ve Engels’in söyledikleriyle tamamen çeliştiğini gösteriyor. Ama bu da açıklanması güç bir olgu. Çünkü Kıvılcımlı’nın bunu bilinçli bir şekilde yapmayacağı şüphe götürmez. Üstelik, okumamış bir kişi de değildi, bunun sözü bile edilmez. Şu halde, bu çelişkilerin nedeni nedir?
Bu soru bizi Kıvılcımlı’nın kaynaklarının ne olduğu sorusuna getiriyor.

B- Hikmet Kıvılcımlı’nın Görünen ve Görünmeyen Kaynakları:

Kıvılcımlı’nın tarih tezini oluştururken yararlandığı kaynakların bazıları görünen kaynaklardır. Bunların başında Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabı gelir. Engels’in bu kitabına kaynak olan Amerikalı antropolog Morgan da bu görünür kaynaklar arasında sayılabilir.
Tarih tezinin ana metni olan Tarih, Devrim, Sosyalizm Engels’in kitabından kaynaklanılarak yazılmış, Marx’ın Grundrisse’sinde kapitalizm-öncesi toplum biçimleriyle ilgili bölümü Kıvılcımlı bundan sonra görebilmiştir. “Tarih tezi”nin, değişik alanları işleyen kitapları arasında en tutarlısı olan Toplum Biçimlerinin Gelişmesi bunu gördükten, okuduktan sonra yazılmıştır. Bu kitapta Kıvılcımlı’nın daha önce yazdıklarını Marx’ın söylediklerine yaklaştırma çabasında olduğu farkedilir. Ama ortaya iki farklı sistematik çıkmıştır artık. Grundrisse’deki bölüm de, Kıvılcımlı’nın zihnindeki Marx-dışı öğeleri temizlemeye yetmez. Tarih tezinin görünmeyen kaynakları ise Toynbee, bir ölçüde Gordon Childe ve yöntemsel düzeyde, Hegel’dir. Şimdi bunlara kısaca bakalım.
Önemli konu Engels. Engels’le Marx’ın ilişkilerini doğru koymak, yalnız Kıvılcımlı konusunda değil, başka birçok konu için de önemli bir sorun. Bilindiği gibi teorisyen Marx’dır. Yeni bilimi bulan, yöntemini, bilgi teorisini kuran odur. Engels, Marx’ın bulduklarını, dünyanın, hayatın çeşitli alanlarına uygular. Bu anlamda, sanki Marx, elde balta, ideolojinin ormanlarını yararak yol açar ve geçer; Engels de onun ardından, onun açtığı yolları temizleyerek gelir, başkalarının da o yollardan daha kolay geçmesi için hazırlık yapar. Ne var ki, Engels’in uygulamaları her zaman Marx’ın buluşlarının keskinliğine sahip olamamıştır. Giriştiği işin muazzamlığı yüzünden, zaman zaman yanılabilmiştir.
Bu, Batı’da, yani Türkiye dışında çok tartışılan bir konudur bugün. Türkiye’de ise böyle bir konunun olduğu bile pek bilinmiyor. Onun için şimdi söylenmesini bazı kişiler yadırgayabilir. Sorun, Engels’in yazdıklarında, olağanüstü bir görüş keskinliğinin, ancak Marx gibi birinin yanında “ikinci derecede” kalacak bir teorik formasyon üstünlüğünün, inanılmayacak kadar zengin bir bilginin yanında, yer yer, ampirizmden, Hegel’den yeterince arınmamış kısımlara da raslanması, zaman zaman, Marx’ın söyledikleriyle Engels’in söyledikleri arasında uzlaşmazlıklar görülmesidir. Engels’in Marksist teoriyi bilinen bütün dünyaya uygulamak için giriştiği muazzam, insanüstü çaba gözönünde tutulursa, zaman zaman böyle aksaklıkların ortaya çıkması kolayca anlaşılır. Ve tabiî, yanılmayan, bilim değil, dindir. Bilim yanılarak ve yanlışını düzelterek ilerler. Marx ve Engels’in kendi düşüncelerine ufak da olsa katkıda bulunanlara ya da burjuva ideolojisini yarabilen düşünürlere nasıl saygı duydukları bilinir. Morgan’ın eserleri karşısında Engels gene böyle bir heyecana kapılmıştı. Yaşadığı çağda antropoloji bilimi yeni kuruluyordu. Morgan, çeşitli yavan bilgiçler arasında gerçek bir öncüydü. Engels onu tuttu; Morgan’ı eleştirecek veya düzeltecek bilgiler yoktu elinde, çünkü zaten bilginin en ilerisi o çağda Morgan’daydı. Morgan’ı Marx da beğendi. Engels bunun üstüne, Morgan’ın verilerine dayanarak, Marksizm’i tarih öncesine uyguladı. Bunun sonucunda, kitabında çeşitli parlak gözlem ve analizler görülür, ama acele denebilecek yargılar da vardır. Marx, Engels’in kitabını ancak şöyle bir okuyacak vakit buldu. Morgan’da bugün bile yararlı olacak yaklaşımlar vardır. Darwin’i tutmakla birlikte olaylara bakışında devrimcilik, evrimciliğe ağır basar. Altyapının belirleyiciliğini değişik terimlerle kabul eder. Geçim araçları, aile, hükümet ve mülkiyet biçimlerinin gelişmelerini bir arada düşünür. Hattâ, eşitsiz gelişme ilkesini de örtük olarak benimsediği söylenebilir. Gene de, tarih öncesi topluluklara Marksistçe kavramlaştırılmış bir “üretim tarzları” çerçevesinde bakmadığı, bazı genel teknolojik koşullara göre sınıflamalar yaptığı için, sıralamasını “vahşet”, “barbarlık” ve “uygarlık” şeklinde koyar. Bu sıralama, Morgan’dan Engels’e, Engels’den de Kıvılcımlı’ya geçmiştir. Tabiî ne Morgan, ne de Engels, Kıvılcımlı’nın bunlarla vardığı sonuçları akıllarından pek geçirmemişlerdi.
Bu arada Marx Kapital’le uğraşıyordu. Ona bir giriş olarak hazırladığı Grundrisse’de kapitalizm-öncesi üretim tarzlarına şöyle bir bakmaya ancak vakit bulabildi. Ama bu kısa bölümler, bize, Marksizm’in bu konuları nasıl ele alması gerektiğinin ana çizgilerini vermeye yeter. Burada ne “vahşet”, ne “barbarlık” ne de “uygarlık” görülür. İlkel komün, Doğulu üretim, Germanik, Slavonik üretim tarzları, kent, köleci toplum vardır. Temel, mülkiyet ilişkisidir. İnsanın doğayı “temellükü”, bir temellük biçiminden ötekine geçişler, topluluk ve bireyin ilişkileri vb. Bu konularda Marx’ı okur okumaz, barbarlığın, uygarlığın anlaşılmaz, soyut, üstyapısal kategorileri dağılır, bilimin yalın, açık seçik, aydınlık dünyasına gireriz. Kıvılcımlı’nın Grundrisse’yi sonradan okuyabildiğini kendi ağzından öğreniyoruz. Okuduktan sonra yazdığı kitapta dili çok değişmiştir. Ne yazık ki, herhalde iddialı bir teorisyen olduğu için, eski tezini değiştirmeye yanaşmadı; tersine kendi tezinin de zaten bunları açıkladığını ileri sürdü. Oysa artık sorun belirli olguların değişik biçimde yorumlanması değil, yorumlama yönteminin kendisiydi. Kıvılcımlı’nın tarih tezi, Marx’dan tamamen ayrı bir dilde konuşur. Grundrisse’yi okumadıysa bile, Kapital’i okumamasına imkân yok. Kapitalizmin doğuşu burada en ince ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Artık-değer’in nasıl mübadeleden çıkmayacağı, ticaret sermayesinin bu işteki rolü, keşiflerin rolü ve ilk birikimin nasıl sağlandığı, tarım kesimindeki gelişmeler, kapitalizmin doğuşunun ön koşullarının sermaye ile işgücünü satışa çıkaran serbest işçinin pazarda karşılaşmaları oluşu ve benzerleri. Terimler bunlarken, Kıvılcımlı’nın nasıl olup da, yukarıda gördüğümüz düzeyde sözlerle, ilkel komün geleneğini şöyle böyle iki bin yıldır gizli bir yerlerinde yaşatmış kişilerin, sermayelerini birleştirme cesareti gösterip şirket kurduklarını ileri sürdüğü gerçekten anlaşılır şey değil.
Marksist antropolojinin, Kıvılcımlı’nın tezini oluşturduğu dönemde hiç gelişmemiş olması da onun hesabına bir kayıptır belki. Stalin’in şematizmine karşı çıkmış, ama o modeli yadsıyınca yerine koyacak model için sağlam kaynaklar bulamamıştır. Bu durumda o, Marksist olmayan kaynaklara gitmiştir. Bunların başında Toynbee gelir. Toynbee’nin uzun dünya tarihinin tek ciltteki özetini kendim şu sırada çevirdiğim için paralellikleri izleyebiliyorum. Kitap yayınlanınca herkes de görecektir. Toynbee tarih anlatımını, “medeniyet-barbarlar” ayrımı üstüne oturtur. Yalnız o, medeniyete değer verir. Ama barbarları o da, Kıvılcımlı’nın ahlâkî kategorileriyle betimler. Kıvılcımlı’nın Doğu ve Batı arasındaki karşıtlığa bakış biçimi, Engels’de değil ama Toynbee’de paralelini bulur. Çünkü Doğu ve Batı Hıristiyanlığı aynı anda ve aynı koşullarda doğduğu halde niçin birinin yaşayıp ötekinin yıkıldığı Toynbee’nin de sorusudur. Toynbee de, “Batı’da çöken imparatorluk boşluğunu (395’den sonra) arazi sahipleriyle barbarlar doldurdu.” der. Toynbee’ye göre Doğu, eski ve yoz “medeniyet” düzenini sürdürdüğü için yıkılmaya mahkûmdu. Örneğin Leo, barbar ücretli askerleri kovmuştu. Oysa barbarların bazılarının ruhunda… uygarlaştırıcı bir ahlâkın sönmeye yüz tutmuş alevi yeniden canlanabilmişti. Barbarlarda, “Hıristiyanlık-öncesi kollektif insan gücüne tapınma” vardır. Kıvılcımlı da benimser bu görüşü, hattâ buna dayanarak, her şeyin büyüye dayandığı ilkel komün için, “ilkel sosyalizmde din yoktur” der. Toynbee barbarları “dış proletarya” sayar. İç proletaryaya, yani kölelere, toprakbentlere vb., tarihin akışında yıkıcı bir güç tanımaz. Medeniyeti iç çelişkiler zayıflatır, dış proletarya olan barbarlar yıkar. Bunlar, Kıvılcımlı’nın da görüşleridir. Gene Toynbee’ye göre, barbarlar askerî tekniği uygarlıklardan kolayca kapabilirler. Uygarlıkla barbarlık arasındaki karşılaşmalarda, teknik, bu yüzden önemli değildir. Kıvılcımlı da teknolojiye verdiği anlam yüzünden, bu yorumu aynen benimser. “Aylıklı barbar asker, Medeniyet kölesini içinden yıkmaya başlar. O zaman teknik üretici güçler, dolambaçlı yoldan, dışarıdan rol oynarlar.” Bütün bu paralellikler dışında, “Rönesans” ya da “Restorasyon” gibi terimlerin de kökü Toynbee’dedir. Ortaçağ’da öncekilere benzemeyen feodal örgütlenişi ikinci plana atmak da Kıvılcımlı’nın Toynbee ile paylaştığı bir özellik. Kıvılcımlı’nın Toynbee’ye aşırı öfkesi de herhalde bu düşünce yakınlığından doğuyor. Toynbee, açıkça idealist bir tarihçidir. Daha idealisti olamaz. Oysa Kıvılcımlı onu önce, sosyalist gibi görür, vardığı sonuçlar farklı olduğu için de, sosyalist görünmeye çalışıp sosyalizmi saptıran bir “ajan” olduğuna hükmeder. Ama Toynbee’nin ne sosyalizmle bir ilgisi vardır, ne de Kıvılcımlı’nın sandığı gibi, “Intelligence Service” emrinde tarih tezi yaratacak bir kişiliği.

Ahlâkî Tarihin Sonu:

Kıvılcımlı’nın kaynaklarına göz attık. Ana kaynağı olan Engels’in de, önemli konularda, bambaşka şeyler söylediğini gördük. Bu, şu bakımdan önemliydi: Engels’in tarih öncesi üstüne kitabı, bugünün bilgileriyle, zaten yeterli bir kaynak olamazdı. Ama bunun ötesinde, Kıvılcımlı’nın tezi, böyle bir kaynakla da hiçbir şekilde açıklanamayacak yerlere varıyor. Antik tarih, Türkiye’de ve dünyada çok iyi bilinen bir konu olmadığı için, Kıvılcımlı’nın bu tarih üstüne söylediklerinin fantastik şeyler olduğu pek anlaşılamadı, hattâ bu tezler pek çok kişiye fazlasıyla parlak da göründü. Ama, özellikle “barbar”lara, modern tarihte yaptırdıkları, sanırım olanca fantastikliğiyle görülebilir. Kapitalizmin kuruluşunda, “barbarlık” diye bir kategoriden yola çıkmanın yanlışlığına yukarıda değinmiştik. Bu, yalnız İngiltere’de değil Japonya’da da böyle olmuş. “10. yüzyılda Japonyayı kapitalizme geçiren Samuraylar da öyle idiler. Problemin anahtarı budur.” Aslında, Tokugawa Şogunate döneminde Samuraylığın bastırılmasına başlanmıştı. Bu iş, Meiji zamanında tamamlandı. Oysa Samuraylar, feodal sistemi kendi lehlerine değiştirmek için Tokugawa’ya karşı harekete katılmış ve restorasyonu desteklemişlerdi. Ama kapitalizmin gelişmesi önce onları tasfiye etti. Samuraylar, kapitalizmi kurmak şöyle dursun, bu sürece karşı bir güç olarak hareket ettiler. Japonya’nın kapitalistleşmesinde ele alınacak öğeler de, barbarlık filan değil, emekle sermayenin akrabalık yoluyla olacağı yerde pazarda mübadelesi, paranın ve metaların kullanımının yaygınlaşması, kırsal emek arzındaki azalma sonucu küçük aile çiftliklerinin gelişmesi, büyük toprak sahiplerinin küçük üreticilere gittikçe daha fazla toprak vermeye zorlanmaları, zenaatın ilerlemesiyle özel emek biçimlerinin doğması, hepsinin ötesinde, Meiji rejiminin köylülüğü kapitalist birikim kaynağı olarak bilinçli bir şekilde kullanmasıydı. Bütün bunlarda barbarlığın herhangi bir rolü olacağı düşünülemez. Üstelik, samuraylığın olumlu katkısı, ancak gerici özlemleri olan bir tepkinin, genel ihtilâl hareketine katılışı sınırları içinde düşünülebilir. Kapitalizm kurulurken samuraylık ortadan kalkmış, kof bir şeref unvanına dönüşmüştü. Ama Hikmet Kıvılcımlı tarihi her yerde barbarlıkla açıklamaya kararlı olduğu için, barbarlar savaşçı, samuraylar da gene savaşçı olduğu için, Japon kapitalizmini kurma görevini samuraylara vermiştir. Bu, olguların tarihi değil Kıvılcımlı’nın ahlâkî kategorilerinin tarihidir. Kıvılcımlı bununla da yetinmez. Barbarlığın tarihî misyonu henüz tamamlanmamıştır. İngiltere’nin barbar gelenekleri, on dokuzuncu yüzyılda ütopik sosyalizmi de yaratacaktır. Barbarlık burada da kalmayacak, 1917 Sovyet Devrimini de başaracaktır: “Rusya’nın yeryüzünde Antika-Tefeci-Bezirgân medeniyete zaman ve mekânca en az bulaşık kalışının, yani en çok barbar kalabilmiş yığınlar halindeki Tarih ve İnsan üretici güçleriyle işçi sınıfına ihtiyat kuvveti oluşunun 1917 devriminde hiç mi etkisi yoktur?” Böylece Kıvılcımlı’nın barbarlığı, bir ekspres treni gibi, bizi ilkel komünden alıp sosyalist devrime kadar kazasız belâsız getirir. Marksist metinleri okuyan, kendini ve sosyalizmi hiç şüphesiz ciddîye alan bir düşünür bütün bunları nasıl, niçin söyleyebilir? Tarih konusundaki yazımda, geçmişe bakışımızı bugünün belirlediğini söylemiştim. Kıvılcımlı da, bütün tarihi bu şekilde yorumlarken, Türkiye’nin aktüel sorunları için düşündüğü çözümlerin elbette etkisindeydi. Şu halde, Türkiye için söylediklerine bakarak bu soruyu cevaplandırabiliriz. Kıvılcımlı’yı kısmen kabul edenler, “tarih tezi” karşısında kesin tavır almazken, onun Türkiye analizlerine daha çok değer veriyorlar. Şimdi, Türkiye analizleriyle genel tarih tezi arasındaki ilişkileri gözden geçirelim.

Kıvılcımlı ve Türkiye Tarihi:

Bundan önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, Kıvılcımlı Osmanlı toplumunu da antik tarihin başka toplumlarına uyguladığı ölçütlerle analiz eder. Buna göre: “Türk, bir Ordu-Ulus olarak, sellerin karaları sardığı gibi ülkelere yayılmıştır. Ordu-Ulus, Korku-Yalan bilmeyen, eşit ve hür kankardeşleri örgütü örneğidir.” Osmanlılar, önce ordu olmuş, sonradan devletleşmiştir. Devletin, toplumun yozlaşması Kanunî’nin mukataayı (“Kesim düzeni” der buna) kanunlaştırmasıyla başlar.
Bu konular üstünde fazla durmayacağız. Yoksa ayrıntılar arasında boğulup gideriz. Ancak, “devlet” ve “ordu” konuları, Kıvılcımlı tezinin en hassas noktalarıdır. Osmanlı devletinin iyilikçisi (“Kerim devlet”) ondan başkalarının da ana tezi. Bunlara biz katılmıyoruz (ama bunun nedenlerinin ayrıntılı açıklaması başka bir yazının konusu olacak). Kıvılcımlı, Osmanlı devletinde ordunun çeşitli apayrı evrelerden geçtiğini görür. Önce Türk asıllı “gaziler”, sonra kapıkulu askerleri, sonra da yeni “Asker Ocağı” vardır. Ama bütün bu değişik evrelere karşın, ordunun temel özellikleri değişmez. İlk gaziler, adalet aşkıyla yanıp tutuşan barbar savaşçılardır. Kapıkulu Yeniçeriler ilk “proletarya”mızdır. Sonrasına gelince: “Ordu sanayii, eski Tarihsel özünü daha modern yeni şekillere kavuşturdu. Dört yüz yıllık sosyal gelenek-göreneklerde çok büyük değişiklikler olmadı denilebilir. Türkiyede Ordu, her modernleşme hareketine motor ve öncü kesildi. Bu özellik, ekonomik ve sosyal Tarihimizin maddesine uygun, derin, köklü ve anlamlı ulusal geleneklerimizdendir. Ve geleneğin temelinde derebeği kabuklu gündelikçi işçi sınıfının çağdaş uygarlığa el sallıyan özü yatmaktadır.” İşçi sınıfının meyva soyar gibi yaratılamayacağına daha sonra değineceğiz. Ancak, devlet yozlaşır, toplum batarken bir kurumun yüzyıllarca tertemiz dayanması kolay anlaşılacak şey değildir. Belli ki Kıvılcımlı, “ilkel sosyalizm” gelenekli barbarlığı orduya, yoz “antika-tefeci-bezirgân” medeniyeti özelliklerini de toplumun geri kalan kısmına vermiştir. Bu noktaya gelince, Kıvılcımlı’nın tarih tezinin hayatî düğümleri atılmaya başlanır. Şimdiye kadar izlediğimiz mantığa göre, kapitalizme kadarki dünya tarihi, medeniyetleri yıkan ve yeniden kuran barbarların “tarihcil devrimler”inin tarihiydi. Bu “tarihcil devrimler” egemenleri alaşağı ediyor, ama toplumun sınıf yapısını değiştiremiyorlardı. Şimdi, Türkiye’de de ordu, ilk akıncılardan modern orduya kadar, toplumda “ilkel sosyalist” barbar geleneğini sürdürebilen tek zümre olduğuna göre, bundan sonra da “tarihcil devrim” yapabilirler. Üstelik onlar, “her modernleşme hareketine motor ve öncü” olurlar. Bu modernleşme hareketlerinden biri de Hareket Ordusu’nunkidir. 1908 hareketidir. Böylece İttihat ve Terakki iktidara geçmiş, burjuva düzenini kurmuştur. Bu, kapitalizme, İngiltere’dekinden farklı bir geçiştir. Çünkü orada barbarlar, kendileri kapitalizmi kurmuşlardı. Burada, artık modern çağda olduğumuz için, ordunun yaptığı “tarihcil devrim” bir modern sınıfın iktidara gelmesine yol açıyor. Bu sınıf, o seferinde, burjuvazidir. Böylece ordu hareketi yapar, sonra meydanı burjuvaziye bırakır (bir sefer bunu yapan, başka sefer başkasına da bırakabilir elbet). Burjuvazinin yaptıklarını bilseler, subaylar çok kızacaklardır. Talât Paşa anılarında Birinci Dünya Savaşında tarımda çalışanların azalması ve Subayların suistimallerinin halkı aç bıraktığını söylüyor. Kıvılcımlı buna karşı çıkıyor. Bunu, “harp zenginliği” yapmış. “Belki bir avuç ordu ilgilisi de, o ara müteahhit ve tefeci bezirgan güruhu ile kaynaşarak işverenleşiyordu… Aslında, temiz Türk subayı bütün o dalaverelerden habersizdi. Koçlar gibi dövüştüğü savaş cephelerinde masum kanını oluk oluk akıtmasaydı ve onları bilseydi, vurgunculuklar o kerte rahatça kol gezemezdi.” Bunlardan anlaşılan şu ki, ordu bir “tarihcil devrim” yapınca, hazır olan burjuvazi, Abdülhamit engelinden kurtulup iktidara geçmiş. Hareketi yapan ordu, iktisadî iktidara ortak olmamış. O hızla cephelere koşmuş. Bir daha da bu işlere karışmamış. Daha sonra, Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı Mustafa Kemal de elbette bu gelenek içinde ele alınmalıdır. Ama burjuva düzenine düştüğü için üzüntüsünden neredeyse bilinçli bir şekilde intihara gider: “Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yöneltiliyor. Yahut eziliyordu.” Şu halde kapitalizmden başka bir sistemi özlüyordu Mustafa Kemal. Ama toplumsal determinizm bunu önledi. Atatürk’ün bu trajedisi, onu seven subaylara da bazı şeyler düşündürtmelidir. Üstelik “Türkiye kurtuluş hareketi, Sosyalizme ‘karşı’, değil ‘Müttefik’ olmuştur.” Bunu, 27 Mayıs’ı yapan subaylar vaktinde öğrenemediler. Kıvılcımlı sonradan mektupla anlatmak istediyse de olmadı. 27 Mayıs, halkın katılmadığı, “Ama genç ordu güçlerinin kollektif aksiyonu” ile başarılmış bir “Demokratik devrim”dir; “Türk Ordusunun Horasan erleri çağından kalma Tarihcil Devrim gelenek ve görenekleri”nin ürünüdür. İlginç olan, Kıvılcımlı’nın o dönemde, Türkeş’in başını çektiği 14’leri daha radikal bulmasıydı; barbar gelenekleri daha ağır basıyordu bunlarda. Bütün bunların sonucu, gene aynı kitapta şöyle özetlenir: “Her kezinde, Sosyal Sınıf eğilimleri, Devlet sınıflarının vurucu gücü ile kendilerine yol açıyordu. Bu vurucu gücün göze çarpan elemanları: eskiden seyfiye ile ilmiye, sonraları: Ordu ile Bilim diyebileceğimiz kurumlar oldu. “Bu, kimsenin üstünden atlıyamıyacağı bir gerçektir. Bu gerçeklik olumlu tarihcil güçleri birinci planda kollektif aksiyona götürür… Ortada, geri ülkelerin Ekonomik ve Sosyal gidişinde çıkmaza girmiş Sınıf İlişki – Çelişkilerini çıkmazdan kurtarıp, zenbereğinden boşandıran bir gerçek Vurucu Güç vardır.
“Bu vurucu güç, Türkiye’nin Modern yakın tarihinde, olumlu modern gelişim yönünde etkili oldu ve oluyor.” Böylece, buraya kadar gördüğümüz bütün kategoriler, ilbler, dirlikçiler, barbarlar, kollektif aksiyonlar birleşiyor ve Türkiye’nin “vurucu güc”ünü meydana getiriyor. “Vurucu güç, gerici iktidarı, sırası gelince, bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası, öne geçen öz-güç’ün niteliğine kalıyor.” Şu halde, güçlü proletarya varsa, “tarihcil devrim”, sosyalist devrime dönüştürülebilir; yoksa, boşuna harcanır. Ancak, “tarihcil devrim”i yapacak vurucu güç: Proletaryanın kendi yapısı içinde öncü örgüt değildir. Bütün tarih tezi gelip bu “Vurucu güç” stratejisine dayanınca, belli bir mantık kazanıyor. Ya da, tersinden, önce “vurucu güç” stratejisi tesbit olununca, buna tarihî bir gerekçe hazırlama gereği, mümkün olan başka tarih yorumları arasında Kıvılcımlı’nın “tarih tezine” de belli bir geçerlilik veriyor. Ancak, bu noktada, Kıvılcımlı’nın, yazının başında sözkonusu ettiğimiz “ikici” tavrına yeniden eğilmek gerekir. Halk Savaşının Planları, bu ikicilikle son bulur. Burada çizilmiş devrimci stratejinin iki ayağı vardır. Bunlar eşit derecede önemlidir, biri öbüründen bağımsız olmamalıdır. İkisinin rolleri, görevleri ayrı ayrı tespit edilmiştir. Biri, öbürünün yapacağı işi üstlenmemelidir. “Vurucu güç” ve “öz-güç” yapı olarak da birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Tarih tezinin özel terminolojisinin temel kavramları olan “tarihsel devrim-sosyal devrim” kavramları, stratejinin bu ikili yapısına tekabül ederler. Şimdi, bu ikici tutum neyin sonucunda oluşmuştur? Hikmet Kıvılcımlı, başka bir çok kişinin çok daha pragmatik gerekçelere, akıl yürütmelere dayanarak çizdiği bir stratejiyi, özünde önemli bir farklılık göstermeden tekrarlayan önerisi için, neden bu kadar ayrıntılı, kapsamlı bir tarih tezi geliştirmek gereğini duymuştur? Bu sorunun cevabının bir kısmı, sanırım, Kıvılcımlı’nın hayatı boyunca içinde yer aldığı bir politik bağlamın, Türkiye’deki sosyalist teori ve pratiğin özel bir belirleniş biçiminin etkileridir. Kısacası, onun getirdiği bu “çözüm önerisi” solun Türkiye’deki geleneği içinde özel bir tavır alışın sonucudur. İkincisi ise, Kıvılcımlı’nın kendisinin, “tutarlı ve kapsamlı” olma çabasıdır. Konuya böyle bir açıdan baktığımızda (gerek geçmişte, gerekse Halk Savaşı kitabının yayımlandığı ortamın politik yönsemleri arasında), Kıvılcımlı’nın, kendi “ikici” tezinde, vurucu gücü proletarya partisine empoze etmeye çalışmaktan çok, proletarya partisini vurucu güce empoze etmeye çalıştığı görülür. Değindiğimiz konu, başlı başına uzun bir inceleme alanı, üstelik, verileri yeterince bilinmeyen bir alandır. Daha ilerde, belki, bu konuyu işlemeye çalışacağız. Ancak şimdi, daha çok bir “hipotez” olarak şunu söyleyebiliriz ki, Türkiye solunun geleneği, çeşitli nedenlerle, “vurucu güç” esprisine daha yakın bir biçimde düşünmüş ve davranmıştır. Hattâ o “vurucu güç”ü harekete geçirmek için, yanına proletarya partisini de değil, düpedüz “gençliği” koymak isteyen görüşler hâkimdir. Kıvılcımlı, bu gücü proletaryanın “kitle örgütü” niteliğindeki partisiyle dengelemek gereğini duymuştur. Gelenek içinde çoğu zaman ayrı kalışının nedeni tamamen bu olmayabilir; ama her halde bir nedeni budur. Kıvılcımlı’nın son kitaplarını yayımladığı politik ortamda, proletarya partisinin vurgulanması, olumlu bir hareketti. Vurgulamanın olumluluğu ötesinde, Kıvılcımlı’nın bu konuya getirdiği somut çözüm yollarının (Lâleli’de adres göstererek “derleniş”e çağırmak gibi) isabeti ve ciddiyeti ayrıca tartışılabilir. Proletarya partisi sözkonusu olduğunda, somutta var olan bütün gelişme ve eğilimleri görmezlikten gelerek dogmatik bir biçimde yalnız kendi “Vatan Partisi” deneyini öne sürmesi de tartışılabilir, tartışılmalıdır. Ama, en azından “partisiz yakalanma”nın ciddî tehlikelerini görmüştü. Bunu, yalnız o dönemde değil, çok daha önceleri de görmüştü. Modern Türkiye’nin sınıfsal yapısına bakışının, bu görüşte payı olsa gerektir. Bu yazıda Kıvılcımlı’nın teorilerinin çeşitli yanlarına yönelttiğimiz eleştiri, onun modern Türkiye’de sınıflar analizi karşısında daha değişik bir ton takınmak durumundadır. Çünkü bu analizde Kıvılcımlı bütün teorik çalışmalarının en doğru ürünlerini vermiştir. Bir kere, Türkiye’de “işçi sınıfı”nın varlığını kabul etmiştir. Yani, bağımsız partisi olacak kadar, nitelik ve nicelikçe gelişkin bir işçi sınıfı. Türkiye ile emperyalizmin ilişkisini, “eski sol” içersinde en tutarlı biçimde koyan odur. “Komprador” edebiyatına girmemiştir. Tekelci kapitalizmle kapitalizm-öncesi kesimin bütünleşmesine işaret etmiş, orta burjuvaziyi bundan ayrı bir kategori olarak görmüştür. Şüphesiz, bunun yanı sıra, ordu değerlendirmesine katılmak mümkün değildir. Devrimin güçlerini ayırması, iki ayrı görevi iki apayrı yapıya vermesi, kabul edilebilecek bir şey olamaz. “Finans kapital” üzerinde ısrarı, yeterince bilimsel sayılamaz. “Oligarşi” kavramı ve bunun getirdiği cephe genişliği gereği mutlaka tartışılması gereken bir konudur. Yaşadığı dönemin üzerine empoze ettiği politik yükümlülükler vardığı doğruları da sapmasız, geliştireceği yerde çarpıtacak niteliktedir. Kemalizm’i desteklemek, Kıvılcımlı’nın koşullarında sosyalizmin genel verisiydi. O da bütün formüllerini bu etkeni hesaba katarak geliştirdi. Şu halde Kıvılcımlı’nın “ikiciliği” onun kendi düşüncesinden önce politik-ideolojik ortamında vardı. Kıvılcımlı’nın teorik çabası ise bu ikiciliği teoride yok etme çabasıydı. Somut gerçeklik düzeyinde birleşmesi mümkün olmayan ögeler ancak “eklektik” bir teoride uzlaştırılabilirdi. Başka bir söyleyişle, Marksist yöntem bu çatışık ögeleri birleştiremezdi. Zorlanınca yöntem eklektikleştirildi, ögeler böylece birleştirildi. Bu durum, bizi yöntem konusuna ayıracağım son bölüme getiriyor.

Kıvılcımlı’da Yöntem:

Hikmet Kıvılcımlı’nın, tarih sorununu, değişik, kendine özgü bir terminoloji içinde açıkladığını gördük. Şüphesiz, bunun yanı sıra, Marksist teorinin bilinen kavram ve terimleri, bilinen anlamlarıyla kullanılır. Gelgelelim, bunların bütününü kapsayan bir yöntem vardır ki, asıl bunun ele alınması gerekiyor. Barbarlığı, bir toplumsal örgütlenişin sonucu olarak ele almayıp, insanlığın başlangıçtan sona kadar süregelen bir “özü” olarak görmesi Kıvılcımlı’yı bir yandan hümanizme, bir yandan evrimciliğe, bir yandan da Hegel tarzında bir idealist diyalektiğe bağlar. Şüphesiz bütün bunlar yalnızca bir “barbarlık” sorunundan ötürü böyle olmuyor. Başka bir yığın nedeni ve örneği de var. Ama “barbarlık” sorunu bunların arasında en çarpıcı olanı sayılabilir. Kıvılcımlı’nın tarih tezinin sonucunda şöyle bir diyalektik üçlü ortaya çıkar: İlkel sosyalizm-sınıflı toplum (medeniyet); sınıflı toplum-kapitalizm; kapitalizm-sosyalizm. Böylece, başlangıçtaki sosyalizm, sonda, daha üst düzeyde yeniden kurulur. Gerçekte tarihe baktığımızda bunun böyle olmadığını, arada başka bir çok üretim tarzı ve toplumsal sistem olduğunu görüyoruz. Ama Kıvılcımlı’nın diyalektiği, bu farklılıkların üzerinden bir silindir gibi geçip hepsini, düşüncede yaratılmış bir kalıba uyduruyor. Bu, tabiî idealizmin evrensel bir özelliğidir. Kıvılcımlı’nın burada uyguladığı akıl yürütme de, daha çok, idealizmin Hegel’ce formüllendirilmiş şeklidir. Hegel diyalektiğinde sentez, tezin bir üst düzeyde yenilenmesi olduğuna göre, iki uğrağı birbirine bağlayacak bir ortak öz gerekir. Hegel’in mutlak idealizminde bu öz bellidir: Mutlak Idea. Çünkü bu Idea, gelişmesinin her aşamasında kendi kendisiyle özdeş’tir. Tabiî, Hegel idealizminin kendi sınırları içinde tutarlıdır bu koyuş biçimi (nesnel gerçeklikle hiçbir ilgisi olmasa da). Kıvılcımlı ise, ortak özü, “barbarlık” ögesinde bulur. Bu nedenle, tarih, ilkel komünal toplumdan sosyalist devrime kadar, “barbarlık” ekspresine binerek geliyor. Ama bu, materyalist bir malzemeyi yorumlama çabasının ürünü olduğu için, Hegel’deki “öz birliği” gibi tutarlı olamıyor. Amaç ve malzeme materyalist, yöntem ise idealist kalıyor. Bundan doğan bazı çelişik sonuçlara bakalım şimdi. Hegel, bütün mantığıyla tutarlı olarak, “teleolojik” bir bütünlük kurar. Teleoloji, amacın, kendisine yol açan olayları belirlemesi demektir (Yeni Türkçe’de buna “ereksellik” deniyor; eski adı “gaiyetçilik”tir). Buna göre, Hegel’in tezi ve antitezi sentez tarafından önceden belirlenmiştir. Yalnız bu öncelik, zamana göre değil, mantıki bir önceliktir. Hegel, bu nedenle, zaman içinde bir takım olayların başka olaylara yol açması demek olan nedenselliği kabul etmez. “Neden-sonuç” ilişkisi (cause-effect) yerine, sonun başlangıcı belirlemesi demek olan “sebep-amaç” (reason-end) ilişkisini koyar. Bu, genel idealizmin bir kategorisi olarak bilindiği için, Kıvılcımlı, diyalektik üstüne konuşurken, teleolojiyi yadsır (ama sisteminde onu kullandığını göreceğiz), bunun yerine nedenselliği getirir. “Bizim mezhebimiz gayeci değil, sebepçidir. Çünkü doğru yol odur. Gayecilik, sapıklık ve hayalperestliktir.” Bundan sonra, bilinen “nedensellik” ilkesini klasik şekliyle anlatır ve doğru ilke olarak koyar. Gelgelelim, Bukharin de bunu, hem de çok daha ayrıntılı açıklamalara ve geniş bilgilere dayanarak yapmıştı, Marksizm üstüne el kitaplarında. Ama önce Lenin sonra da Gramsci, bu açıklama yöntemi yüzünden onu “mekanik” olmakla suçlamışlardı. Doğrudur böyle olması. Çünkü nedensellik ampirik burjuva biliminin bir ilkesidir. Bugünün biliminde tamamen aşılmıştır. Newton’ların ideolojik dünyasının bir felsefî-bilimsel kategorisidir “nedensellik”.
Kıvılcımlı’nın yöntemi, hem teleolojik hem mekanik unsurları bir arada barındırır. Tarih, belli bir amaca (sosyalizme) doğru ilerlerken, barbarlık gibi sabit bir “öz”ün mekanik biçimde tekrarlanmasıyla açıklanır. Bu, materyalist tarih anlayışıyla çelişir.

Sonuç:

Kıvılcımlı’nın tarih tezi, bilimsel sosyalizmle uyuşmaz noktalarda fantastik ve idealisttir. Türkiye sınıflar analizi ise dönemine göre önemli katkılar içerir, ancak vurucu güç stratejisiyle sakatlanmıştır. Bugün, enerjisi, cesareti ve dogmatizme karşı tavrı saygıya değerdir; ancak tezi yanlış bilinçlenmelere yol açabilir. Marksizm’in klasik kaynakları ve güncel analizler daha sağlam temeller sunar.


***


Ecdad ahvadı doğurur; her gebelikte çocuğun anneden ayrılması gibi her çağ da bir öncekinden kan ve şiddetle ayrılır

Marx, Feuerbach Üzerine 11 Tez'in 3.'sünde şöyle der: Ortamın değiştirildiğini ve eğitime ilişkin materyalist öğreti, ortamın insanlar tarafından değiştirilmediğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Bu yüzden de, toplumu, biri toplumdan üstün olan iki kısma ayırmak zorunda kalır. (Örneğin Robert Owen'da.)
Romalı şair Juvenal ise Satire VI, lines 347–348'de benzer şekilde sorar: Gözcüleri kim gözleyecek? Quis custodit custodes?

Çocuklar bugün hayatımızdaki illetlerden uzak bir zaman diliminde yaşayacak, geçmiş dünya onların hafızasında bir okuma parçası olarak kalacaktır. Ancak tanıdıklarımızı tanımadan, şahit olduklarımızı bilmeden yaşayacakları için tarihte tekerrür eden tehlikelere karşı savunmasız olacaklardır. Bu durum, insanlık tarihinin en kalıcı paradokslarından birini ortaya koymaktadır: Her nesil kendi tecrübelerinin yükünü taşırken sonraki nesillere aktardığı mirasın niteliği, medeniyetin sürekliliğini belirler.
Tarih, döngüsel bir yapıya sahiptir. Thucydides'ten Hegel'e, Ibn Haldun'dan Toynbee'ye kadar pek çok düşünür, medeniyetlerin yükseliş ve çöküşlerinin benzer örüntüler izlediğini vurgulamıştır. Savaşlar, salgınlar, ekonomik çöküntüler, totaliter rejimler ve toplumsal kutuplaşmalar, insan doğasının değişmez unsurlarıyla beslenerek tekrarlanır. Günümüz nesli, pandemi deneyimleri, dijital totalitarizm belirtileri, iklim krizi ve jeopolitik gerilimler gibi olayları doğrudan yaşamıştır. Bu tecrübeler, kolektif hafızada iz bırakır; ancak bir sonraki nesil bunları ancak dolaylı yollardan, yani eğitim, aile anlatıları ve kültürel üretimler aracılığıyla öğrenecektir. Sorun şudur ki, dolaylı öğrenme sıklıkla yüzeyselleşir. Okuma parçası haline gelen tarih, duygusal ve varoluşsal derinliğini yitirir. Bu bağlamda, tarihi hafızanın aktarımı bir pedagojik ve etik zorunluluktur. Hannah Arendt’in "banalite of evil" kavramı, sıradan insanların totaliter sistemlere nasıl kolayca entegre olduğunu hatırlatır. Eğer çocuklar atalarının şahit olduğu propaganda mekanizmalarını, özgürlüklerin aşamalı erozyonunu ve direnişin maliyetini içselleştirmezlerse, benzer tuzaklara düşmeleri yüksek ihtimaldir. Eğitim sistemleri bu riski azaltmak için ezberci tarih öğretiminden öte empati temelli yaklaşımlara yönelmelidir. Tanıklık edebiyatı, belgesel sinema, interaktif müzeler ve dijital arşivler, soyut geçmişi somut bir deneyim alanına dönüştürebilir. Aile içinde nesillerarası diyalog ise akademik bilginin ötesinde duygusal bir bağ kurar. Öte yandan hafıza aktarımının önündeki engeller de göz ardı edilmemelidir. Dijital çağda dikkat dağınıklığı, algoritmik filtreleme ve şimdi'ye odaklı tüketim kültürü, uzun vadeli düşünmeyi zorlaştırmaktadır. Genç nesiller, kendi anlık gerçekliklerinde boğulurken, geçmişin uyarılarını duymakta güçlük çekebilir. Bu nedenle, akademisyenler, eğitimciler ve politika yapıcılar, hafıza pedagojisini bir disiplin olarak geliştirmelidir. Örneğin Finlandiya ve Estonya gibi ülkelerin İkinci Dünya Savaşı travmalarını müfredata eleştirel bir biçimde entegre etme pratikleri, taklit edilebilir modeller sunmaktadır. Sonuç olarak, çocuklarımızın illetlerden uzak bir dünyada yaşama umudu ancak bizlerin şahitliklerini bilinçli bir biçimde aktarmamızla gerçekçi hale gelebilir. Tarih tekerrür etmeyebilir; fakat onu hatırlayanlar için. Gelecek nesilleri savunmasız bırakmak, en büyük ihmaldir. Bu sorumluluğu üstlenmek, yalnızca bir eğitim meselesi değil medeniyetin kendini yenileme kapasitesinin de temelini oluşturur. Unutkanlık, en sinsi düşmandır; hafıza ise en güçlü silah...


***

Günübirlik Ayvalık




Ellerime bakıyorum, gri damarlarıma, kıllı kollarıma; ellerimi cebime sokuyorum. Ağaçlar hafiften sallanıyor, hava serin, yazlık ceketimi giyiyorum. İnsanın çevresini kuşatan onu epriten zamandır. Deşifre edilmesi güç duygular, felsefenin içine sızamayacağı anlar yoktur. 1980'den beri fasılalarla Cunda'dayım. 50 yıla yakın bir zaman diliminin üçtebirini yaşadığım coğrafya ikinci olmasa da üçüncü vatanım sayılır. 20 yaşına kadar Istanbul sınırlarının dışına çıkmayan benim, ilk uzun yolculuğumu yaptığım, tavşan, sincap gibi sevimli hayvanlardan başka kimsenin yaşamadığı küçük adalarıyla inzivayla arasında ince bir çizgi bulunan yerdir Ayvalık.


***


Yazışma adresi: Emin Çetin Girgin, ecg.okur@gmail.com