Bu Blogda Ara

1 Ocak 2016 Cuma

Müfit Çelik, 1946 -1997


Tartışmasız suluboya sanatının içinde yeri müstesnadır. Facebook'ta Ressam Müfit Çelik'i (1946-1997) tanıyanlar bir grup kurmuşlar.. Bir e posta ile haberim oldu. Dostları anılarını teknolojinin olanaklarıyla sosyal medyada paylaşıyorlar. Web'de tesadüf ettiğimiz bir arkadaşı onun şöyle dediğini yazıyor: 'Resim, galerilerde ne işe yarar? Müzelerde? Benim bir müzem olsa geceleri oraya itleri, serserileri, berduşları sokardım resmi değil." Bu cümlenin bizim bildiğimiz bir geçmişi ve gerekçesi var. Herkesin bir parçasını anlattığı Müfit hakkında biz de bir şeyler yazarak yukarıdaki cümleyi daha anlaşılır kılalım: Koleksiyonlarda yüzlerce eseri mevcut. Oysa araştırma yapmak isteyecekler hakkında yazılmış tek bir makaleye ulaşamayacaklardır. -Henüz yoktur diyelim- Ben de ancak hayatından bir kesit sunacak kadar bilgiye sahibim. Mutlaka öncesini/sonrasını tamamlayacaklar olanlar vardır. Babıali'den arkadaşımızdı Müfit. Onun hakkında hikayeler anlatmaya başlasak herhalde bir kitap olur. Atölyesi 12 Eylül öncesinde Cağaloğlu Meydanındaki Küçük Han'ın küçük çatı katındaydı. Para mefhumu, mülkiyet duygusu hiç yoktu. Çalışma mekanında masama, kitaplarıma yer açmıştı. Birlikte kullanmıştık bir süre o odayı. Kültürel hayat bugün gibi paraya endeksli değildi; onlarca dergiye bilabedel sadece söyleyecek lafımız olduğu için yazardık. Boyaları zaman zaman daktiloya, kağıtlara sıçrardı; hayatı dağınıktı, konuşması kalenderdi, çabuk mutlu olurdu bir o kadar da derberdi. Zaman/mekan aynı olması dolayısıyla tekil endişeleri paylaşırdık. Yaşama sunduğumuz herbir gerekçe yaklaşan felakete izahat getiremeden sadece göz kırpıyordu. Adeta politika boşluk bırakmadan sirayet etmişti tüm insani ilişkilere; Müfit hariç. Biz gerçeğin dehşetiyle iç içeyken o hayal dünyasında iflah olmaz bir yolcuydu. Biz alabildiğine sözeldik, o olabildiğince düş gezgini romantik. Hiçbir şeyimiz benzemezdi, söylenirdim. Gene de köprü altında iş çıkışı hergün birlikte sohbetlemekten keyif alırdık. Ortak paydada itaatsizdik; hikayemiz, arkadaşlarımız, çevremiz farklıydı. Ertesi sabaha asla paramız yoktu; patalojiktik bir dönemdi; algı kontrolü olarak da tüm kamuyu kuşatan zor günlerdi. 'Sanatçı, zengin maskarası, kral soytarısı olmaktan çok dünyadaki adaletsiz, eşitsizliklere meydan okuyan kamusal bir aktör olmak zorundadır! derdim; gülerdi! Umuru değildi.. Komet gibi biraz uçuk bir Çorumluydu. İlk tanıdığım zamanlara denk gelir; bir kez yeni doğmuş oğlundan bahsetmişti; yaşadı mı ne oldu, ailesi var mıydı acaba? Hatırlamıyorum. Kavramlarla, tüketim toplumunun diyalektiğiyle, siyasetle felsefeyle, dinle ya da rekabet yaratan kamu içindeki hiçbir cemaatle ilişkisi yoktu. Çok iyi bir suluboyacıydı; ne var ki bugün cemevlerinde toplantılarda afiş olarak gördüğümüz Hz.Ali'nin temsili resmini de guaşla, yağlıboya tablo kıvamında ilk o yapmıştı. Temsili resim sanki gerçekmiş gibi daha sonra defalarca çoğaltıldı. Sufi gibi yaşardı. Onunla sık sık rastlaşmamız, bir ara birlikte çalışmamız 1975- 76'dır. Tanklar Galata Köprüsü'ndeydi; darbenin hemen ardından gördüğümü hatırlıyorum. 12 Eylül'ün üstünden birkaç gün geçmişti. Herkes gibi -ama herkesten farklı nedenlerle parasızlıktan- kalacak yer sorunu yaşıyordu. Çalıştığım gazetede 'bu akşam nerede kalabilirim?' diye bana sordu. Üstünde bir mont vardı. Yardımcı olamadım. Gitti ama ertesi gün yine aynı saatlerde geldi. Yemekhanede dikkatimi çekti kazak vardı ama hava serin olmasına rağmen üstünde montu bu defa yoktu. Ne olduğunu sordum. Parasızlıktan akşam Maçka Parkı'nda kalmış. Yanına gece bir köpek gelmiş. Birbirlerinin sıcaklığından faydalanarak uyumuşlar. Yağmur çiselemiş. Köpek ıslanmasın diye montunu köpeğin üstüne örtmüş. 'Sabahleyin uyandığımda köpek gitmişti, montta onunla gitti herhalde dedi.' Kimse etmese de o hep tebessüm ederdi, yakışmazdı asık çehremize ama bir aradayken gülerdik; mutluluk dağıtan naif bir adamdı Müfit Çelik! 12 Eylül sonrası herkes bir yerlere dağıldı. Daha sonra birkaç kere Emin Naci, koleksiyoner Engin, Burhan Uygur, Rafet Ekiz, Cihat Burak'ın yanında rastladım. Her defasında hiç konuşmamış gibi aynı konularda uzun uzun konuşurduk. Darbenin ardından burjuvazinin zenginleşmesiyle Türkiye'de ressamlık bağımısız, para getiren bir meslek oldu. 1980'lerde yaptığı suluboyalar satılmaya başladı ve haklı başarısıyla nitelikli entelektüel çevrenin aranan bir üyesi oldu. Ardından Bodrum'a gitti yerleşti. 70'lere ait yüzlerce hikaye, etrafa dağılmış onlarca fotograftan yalnız biri kalmış elimde. Bakıyorum Cağaloğlu'ndaki yakın çevremizde Ufuk Suçsuzer, Metin Güçlü gibi ressamlar, Kürşat Başar, Murat Bardakçı gibi bugün isim olmuşlar, Oğuz Atay'ın yakın dostları; Hayati Asılyazıcı, Barlas Özarıkça gibi hâlâ derinlerde gizlenebilme becerisine sahip gerçek edebi cevherler, fotografçı Cengiz Civa gibi kültür endüstrisine erkenden lanet edip çekip gitmiş değerli arkadaşlar vardı. O gün için kimse onun soyadını bilmezdi. Büyük ihtimalle bugün, o günkü Müfit'i bilenler ancak fotograflarından belki tanıyabilirler. Hüseyin Ertunç'la onu niye tanıştırmamışım! İkisi de resmin yanında müzik de yapıyorlarmış (söylerlerdi ama ciddiyetinden sonradan haberim oldu). 90'lardan sonra izlerini kaybetmiştim; daha sonra İbrahim Niyazioğlu gibi onun da vakitsiz öldüğünü duydum. Berbat bir dönemin iyiliklerindendi. Bir arkadaş uyardı; Facebook'ta sevenleri grup kurmuşlar. Dostlarının coşkusunu paylaşamayacak kadar mesafeli bir tanışıklıktı bizimki. Bunlar 30-40 yıl öncesinin anıları; kimseyi feyste uzun okumalara mecbur etmeyelim, herkesin şahit olduğu farklıdır. Birlikte Cağaloğlun'daki atölyede çektirdiğimiz iki bulanık fotograf kalmış elimde. Birgün kısmet olursa Müfit'i hakkında bir kitap yazarsam orada kullanmak üzere şimdilik saklıyorum. Tanıyanlar pazılı tamamlasınlar; belki, bunca yeteneğine karşı param parça ettiği hayatının toplu biyografisi ancak böyle ortaya çıkar!

https://www.facebook.com/groups/1490230561209400/?fref=ts

bk. Sanat Çevresi dergisi, Eylül 1997, sayı 227
Nadir Göktürk http://www.nadirgokturk.com/y2.htm


***