İstenildiğinde en meş'ûm eyleme bile nezaret edecek bir mazeret, karanlıkta bile yol bulan bir akıl, en hırçın edayı bile mazur gösterebilecek, hatta savunulabilecek rasyonel bir neden mutlaka bulunur.
***
Tarihsel serüvene baktığımızda sınırlara düşman olanlar serbest ticareti savunan liberallerdir. Doğumu İngiltere mahreçli olan liberallere uygun bir entelektüalizm tanımı bile sınıflar üstü bir yapıyı değil burjuvaziyi temsil eder. Fazla hoşgörüye eskiler "mezhebi geniş" derlerdi
***
Leibniz'ın "mümkün dünyaların en iyisi" tasavvurunun ana fikri, savunusunun temeli Spinoza'nın Etika 1. Bl. XXXIII, Not II'de dile getirdiği önermedir: Şeyler olduklarından farklı olsalardı Tanrı'nın iradesinde bir değişim olması gerekirdi. Öyleyse şeyler olduklarından başka türlü olamazlar. René Descartes'ın "Cogito, ergo sum" argümanına ilham verense Augustinus'tur. Varolmayan biri aldatılamaz, eğer aldatılmışsam varım" (FM109) Gene Leibniz'ın "Mümkün dünyaların en iyisi" cümlesi de İtiraflar'da "Varolan her şey iyidir" diyen Aziz Augustinus'un tınılarını taşır 12/18 "Kötülük yoktur, kötülük denilen şey sadece hiçbir iyi kalmayıncaya kadar iyilikten mahrum kalmaktır" cümlesi Spinoza okuruna hiç yabancı gelmeyecekti. Bkz: Aziz Augustinus, İtiraflar, 7/12 (s. 111)
***
Söz ile yazının doğaları farklıdır. İlki özeldir, hitap ettiğiniz kişinin bakışları, mimikleri bir diyalog zemini oluşturur. Yazar okunmak için yazar; yazının muhatabı herkes olmasına rağmen yazar masada kimsesizdir. Okur sadece bıraktığı izleri takip eder. Geriye dönüp ses tonunuzu duyamaz, duraksamanızı, yüz ifadenizi göremez. O yüzden yazı daha sert bir sözleşme talep eder. Söz ile yazı arasındaki en temel fark birincisi bir silsile izlemeden damdan saçağa konar. Yazı dilindeyse diyalektik bir hareket ve söz ile cümleyi birbirlerine bağlayan bir mantık zinciri vardır. Sürekli kendiyle oyalanan, boy aynasında eda, işve talimleri yapan yazarlar var, ben onlardan değilim. Ne bir yazı programım ne de disiplinim, heyecanım var. Gerçi her yazar okurunu arar, ne ki buluşmalar, karşılaşmalar da benden uzak. "Ne için yazıyorsun?" diye sorulabilir. Düşüncenin getirisidir yazmak. İnsan yalnız ise yazmak kaderdir.
***
Cehaletinin üstünü hamasetle örten "kıvrak zeka" sadece kuyu kazar, nifak sokar, hile yapar, atar tutar vd. İllaki bu işler yetenek, maharet gerektirir; kabul. Ancak konu bilgi ve birikime geldiğinde eğer kimse kulağına fısıldamaz ise bu tür insanlar çapraz bulmacayı bile çözemez. Yalan söylemek bile olası bir hikaye ve ortalama bir zeka gerektirir. Tarihi tersyüz ederek sıyrılacaklarını düşünenler, felaketlerin sadece geçmişin değil bütünün parçası olduğu gerçeğini gizliyorlar. Her bireyin kendi faaliyet ve konumunun yarattığı bir hakikat söylencesi var.
***
Yapay zeka ile insan zekası arasındaki fark şudur: İlkinin yapabilecekleri öngörülebilir, ikincisinin ise yapabileceklerini tahmin etmek zordur.
***
Francis Fukuyama'ya atfedilen "Tarihin Sonu" tezi aslında Marxsist öngürünün "sıralı toplum" tezlerinin bir yansımasıdır. Engels, Köken'de üreticilerin özgür ve eşit bir birlik temeli üzerinde yeniden düzenlenecek toplum eski mekanizmayı asar-ı atika müzesinde, çıkrık ve tunç baltanın yanına koyacaktır, der. Yordam s. 215 - Sol, s. 203
***
Filozof Gadamer, 100. yaşına girdiği sıralarda kendiyle yapılan bir röportajda dinç olmasını merdiven çıkmasına ve zihini ezberle diri tutmasına bağlıyordu. Doğrudur: Merdiven çıkmak yürümekten önemli; bacak kaslarını çalıştırır, kanın beyne pomlanmasını sağlar. Eskimeyen insanlar nasıl yaşlanıyor, buna bakmak, tatbikatı görmek, kişisel hikayeleri duymak önemli. Hans-Georg Gadamer'in (1900-2002) ömrü bir asıra yaklaştığı günlerde bir televizyon muhabirinin uzun ve sağlıklı hayatın sırrını sorması üzerine filozof, zihni diri tutmak için yaptığı alıştırmalardan bahseder. Gadamer, merdiven çıkmanın bacak kaslarını (özellikle baldırları) çalıştırdığını, bunun da kan dolaşımını hızlandırarak beyne daha fazla oksijen ve besin pompaladığını, bu yöntemle zihinsel dinçliğini koruduğunu söyler. Sağlık kitapları merdiven çıkmanın düz yolda yürümekten çok daha yoğun bir egzersiz olduğunu yazar, tıp camiası sakin antreman tavsiyesinde bulunur. "Baldır kasları (gastrocnemius ve soleus) güçlü bir pompa gibi çalışır → venöz dönüşü (toplardamar kanının kalbe geri dönüşünü) hızlandırır → kardiyak output artar → beyne giden kan akımı belirgin şekilde yükselir" Bu etki özellikle yaşlılarda daha kritiktir çünkü yaşla vasküler esneklik azalır. Benzer aerobik egzersizlerin hipokampus hacmini koruduğu, prefrontal korteks fonksiyonlarını iyileştirdiği, nörotrofik faktörleri (BDNF) artırdığı nörobilim çalışmalarında tekrarbetekrar ifade edilir. 2022'de Neurology dergisinde yayımlanan bir makale günlük merdiven çıkmanın yaşa bağlı beyin hacmi kaybını yavaşlattığı iddiasında bulunulur. BBC'nin 2025'teki bir programda merdiven çıkmanın bilişsel esneklik, hafıza ve problem çözme yetilerini artırdığı vurgulanır, şu bilgiler paylaşılır: "Yaşlılıkta düşme önleme + beyin sağlığı: Merdiven, denge, propriosepsiyon ve alt ekstremite gücünü geliştirerek düşme riskini azaltır. Düşme → kafa travması → bilişsel gerileme zinciri kırıldığı için dolaylı yoldan da zihni korur." Ne var ki Gadamer'in sözünün tam olarak bilimsel bir tez olmadığını da eklemek lazım: O dönemde (1990'lar sonu-2000 başı) bugünkü kadar detaylı nörogörüntüleme ve longitudinal çalışmalar yoktur. Gadamer'in sözleri muhtemelen kendi gözlemine ve klasik fizyoloji bilgisine dayanır. Dergide yer alan diğer ifadeler şöyledir: Zihni diri tutmanın en güçlü kanıtlanmış yolları şu kombinasyondur: Düzenli aerobik + direnç egzersizi + bilişsel uyarım (ezber, yeni dil öğrenme, enstrüman çalma, felsefi tartışma) + sosyal etkileşim + uyku + Akdeniz tipi beslenme. Kısaca: Gadamer'in gözlemi bugün daha da güçlü kanıtlarla destekleniyor. İkinci katta oturmak nedeniyle test ettiğim bir gerçektir: Merdiven çıkmak ileri yaşlarda yürümekten daha önemli bir fark yaratıyor. Eğer mümkünse asansör yerine merdiven tercih etmek, hem bacaklara hem beyne yapılabilecek en ucuz, en erişilebilir yatırımlardan biridir.
***
Tv ekranlarında ya da sosyal medyada her meslek grubunun kendi kategorik kelimelerini çeşnilendirerek cümlelerini tohumlandırdığı klişeler ve yoğun olarak dile getirdikleri bıktırıcı ezberler var.
***
Hermetik felsefenin en önemli metinlerinden biri olan Zümrüt Tabletler'de (Tabula Smaragdina / Emerald Tablet) yer alan özdeyişleri Latince ve Türkçeleri:
Zümrüt Tablet özdeyişleri (Latince / Türkçe): 1. Verum sine mendacio, certum, et verissimum. / Yalansız, kesin ve en gerçek. 2. Quod est inferius est sicut quod est superius, et quod est superius est sicut quod est inferius, ad perpetranda miracula rei unius. / Aşağıdaki yukarıdaki gibidir ve tersi, tek şeyin mucizeleri için. 3. Et sicut res omnes fuerunt ab uno, meditatione unius, sic omnes res natae ab hac una re, adaptatione. / Bütün şeyler birdendir, birin düşüncesiyle, hepsi bu tek şeyden doğmuştur, uyarlamayla. 4. Pater eius est Sol, mater eius est Luna. / Babası Güneş, annesi Ay. Bkz. Viki, Zümrüt Metinler
***
Jeffrey Epstein / Gabriella Rico Jimenez, 2019'da sadece elitlerin olduğu bir partiye katıldı ve gördükleri karşısında bir şekilde kaçmayı başardı. "İnsan eti yediler" diye bağırmaya başladı ancak çevredekiler onun deldirdiğini düşünüyordu. Gabriella, bu açıklamayı yaptıktan sonra kayboldu ve hâlâ bulunamadı. Gabriella, haklıydı. Cannibalism: Jeffrey Epstein'ın Little Saint James (nam-ı diğer Pedo Island veya "Orgy Island) adasında garip bir mavi-beyaz çizgili kubbe yapısı (temple) olduğu söyleniyor. Tapınağın anlaşılıyor ki Moloch'a çocuk kurban etme ile ilişkilendirilen eski Kenan tanrısının rituelleri gerçekleştiren mekanı ile bir benzerliği kurulmuş. Tröstler, insanların bağırsaklarındaki kurtlar gibi bir devletin içinde bulunan devletçiklere benzerler, diyen Thomas Hobbes 'un Leviathan'ında önemli bir yer tutar. Leviathan'ı alt başlığı "Din ve Dünya Devletinin İçeriği Biçimi ve Kudreti" dir. Hobbes/Leviathan s. 337 (yky) Putprest Yahudiler çocuklarını Molok putuna kurban ederlerdi. Krallar XXIII'de Yoşiya, Molok rahiplerini kendi sunaklarına gömer. Söndürülemez ateş fikrinin kaynağı Yahudilerin Hinon vadisindeki "Gehenna" adlı bölgedeki yerde sürekli ateş yakmalarıdır.
Jeffrey Epstein ile Alman MIT bilişsel bilimcisi Joscha Bache arasında 2016 yılında gerçekleşen bir e-posta yazışması var; bu yazışmada ikisi de sakin bir şekilde ırka dayalı zekâ, nöronlar gibi "kullanılmayan" insanları ayıklama, nüfus kontrolü olarak kitlesel ölüm ve faşizmin etkili bir yönetim sistemi olduğu konularını tartışıyorlar. Karl Marx, konu hakkında epey makale kaleme almıştır. Thomas Malthus, seyreltim teorisinde kaynakların geometrik oranda artan nüfusa yetmeyeceğini savunur; dengesizliğin savaşlar, kıtlıklar, salgınlarla kontrollü düzeltilebileceğini öne sürer. Jeffrey Epstein'ın kendi DNA'sını yayarak insan ırkını "iyileştirmek" ve transhümanist ideallerle gen havuzunu manipüle etmek yönündeki sapkın vizyonu Malthusçu dengelenmeyi pasif bir doğal süreçten aktif bir müdahaleye dönüştürmüştür. Kontrollu soykırımla elitist seçilim mekanizmalarının tarihsel trajedileri tekrar etme riski hep var olmuştur. Ne ki kapitalizmle Batı'yı eşleştirme çabası irrasyonel bir gayretkeşliktir. Her yerde okültist sapkınlıklar dışarıdan bakanların suratlarını buruşturacağı aynı edimleri, dünyanın çehresini belirleyen istisnaların sıradanlaştığı tek kopyadan üretilmiş benzer eylemleri sergiliyor.
Bkz. Gabriella Rico Jimenez'in ifşası:
https://youtu.be/qLkULjwBApM?si=jkcOEyPrABNAv0ST
***
Enis Batur, "Orhan Pamuk'un hiçbir işi özgün değil" diyor. (Alacakaranlıkta El Yordamı, s. 34) Polemikçiler: Kedi tırnaklılar, ayı pençeliler, timsah dişliler, köpekbalığı çeneliler, su aygırı ağızlılar, akrep zehirliler, kirpi oklular, boğa/gergedan boynuzlular, aslan yeleliler, eşek kulaklılar, zürafa boyunlular, deve hörgüçlüler, kartal kanatlılar, şahin gözlüler, ahtapot kollular, çekirge bacaklılar, fil ayaklılar, maymun elliler, panda yüzlüler, penguen ceketliler, yılan dilliler, sırtlan kahkahalılar, kaplumbağ kabuklular, akbaba gagalılar, papağan akıllılar, solucan gövdeliler (omurgasızlar) porsuk kuyruklular, kelebek ömürlüler, istakoz kıskaçlılar, yengeç yürüyüşlüler, fil hortumlular, devekuşu kafalılar, tahtakurusu antenliler, salyangoz kabuklular, tavuskuşu tüylüler,
***
İnsanın kusurlarının değişen deri dokusunun cildi onarması ya da yaraların kabuk bağlaması gibi kendini yenileme ve inşa etme sürecinde önemli avantajları vardır. Yapay Zeka modelleri kusursuz hafızaları nedeniyle sıklıkla mevcut kalıplara hapsolurken unutmanın, rehabilitasyon ve yaratıcı hikayecilik gibi yararları ortadadır. Unutma süreci beyinde bilgi yükünü hafifletir, travmatik anıları yumuşatır, duygusal iyileşmeyi hızlandırır; hafıza boşluklarını doldururken hayal gücünü tetikleyerek özgün anlatılar üretmemizi sağlar. Unutmasak biriktirdiğimiz acılar ve bunca ağırlıkla nasıl yaşardık diye insanın kendine sorması gerekir.
***
Taha Akyol, 6 Şubat 2026 tarihli Oksijen gazetesindeki yazısının başlığında "Marx Bir İktisatçıdır yazmış. Karl Marx iktisatçı değildir ama burjuva üretim ilişkilerinin ekonomisinin şifrelerini çözen ve para-meta-para (PMP) rejimini teşrih masasına yatıran kişidir. Haliyle "Kapital" bir iktisat kitabı değil burjuva ekonomisinin eleştirisidir; iktisat biliminin anatomisi ve otopsisidir. Kapital'in alt başlığı da zaten "Politik Ekonominin Eleştirisi"dir. Felsefenin Sefaleti'nde (s. 132 Sol, 137 Yordam) iktisatçıları, "burjuva sınıfının bilimsel temsilcileri" olarak tanımlar. Ekonominin burjuva bilimi olduğunu söyler. Kojin Karatani, Slavoj Zizek, Terry Eagleton gibi düşünürler onu "kültür eleştirmeni" olarak adlandırır.1841'de Jena Üniversitesi'ne verdiği "Demokritos ile Epikuros'un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark" başlıklı doktora tezininin kapağındaysa "Karl Heinrich Marx, Doctor philosophiae" (Felsefe Doktoru) yazar.
***
Dün ip atan bugün el uzatan Devlet Bahçeli'nin 2015 sonrası muhalefetten vazgeçip AKP ile ittifak kurmasının temel nedeni Erdoğan'ın PKK'ya karşı sertleşen politikasıydı. İlk defa Kasım 2025 tarihinde TBMM Grup Toplantısı sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada dile getirdiği Demirtaş'a yönelik çağrısı ise milliyetçi sertlikten pragmatik barışa geçişi yansıtır. Fasılalarla en son 3 Şubat 2026 tarihli TBMM Grup Toplasında sarfettiği benzer sözler CHP'nin yükselişini engellemek için Kürtlerle ittifakı genişletme hamlesidir. Demirel'in MC döneminde uyguladığı benzer politikaların yarattığı ironi, renkli efekt 1977'de yayımlanan Akbaba mizah dergisinde yer bulmuştur; görenler hatırlar.
Tarihe bakıp ecdad diyor, zihnine Arabın gölgesi düşüyor. Oysa beğenmediği uluslarla melez evliliklerden doğmuştur hanedan. Okusa hiçbir padişahın annesinin Ortadoğu coğrafyasından getirilmediğini görecektir. "Sırp Despotu Georg Vulkoviç (Osmanlıların Vulkoglusu) padişaha boyun eğerek kızı Mara'yı zevce olarak vermeyi kabul etti" diyen (s.105 ve s.135, 154, 166, vd.) Halil İnalcık, Fatih kitabında bir Sırp prensesi olan Fatih Sultan Mehemet Han'ın üvey annesi hakkında net bilgiler verir. Fatih 1432 doğumlu olduğuna göre din değiştirmediği ifade edilen Mara Hatun'un kaç yaşında anne olduğu ortadadır. Fesli şaklabanlar gibi diğer seçeneği kullanarak II. Murad'ın eşi Huma Hatun diyorsa da onun da Trabzon despotunun kızı olduğu gene aynı kaynakta yazılıdır. Saltanat sahiplerine yamanan kökene dair fantaziler yaşanmışlığa yabancılaşmanın ve eklemlenen tarih anlatısındaki sahtekarlığın en açık kanıtıdır.
Avrupa'nın çeperlerinden itibaren tüm toplumların bariz çelişkisi kapitalist üretim ilişkileriyle, feodal kültürel ilişkiler arasındadır. Bu eşik aşılmadan diğer çelişkileri aşmak zordur. Tüm uzlaşmazlıklar giderildikten sonra bile yaşamaya devam eden bu virütik yapı dirençlidir.
***
Liberal ekonomistler büyük marketlerin %1, 2 gibi marjlarla çalıştığını ve halk dostu olduklarını iddia ediyor. Sermaye kârın düşük olmasını sattığı ürüne attırdığı taklalarla dengeler; diğer anlamda sürümden kazanır. Karl Marx /Kapital s. 727, dipnot 250'de T. J. Dunning'den bir alıntı paylaşır: Sermaye, doğanın boşluktan dehşet duyması gibi kâr olmamasından ya da çok az kâr halinden dehşete kapılır. Uygun bir kâr olsun aslan kesilir. %10 kârla her yerde çalışmaya razıdır; kesin bir %20 iştahını kabartır; %50 ile cesareti mutlaklaşır; %100 için tüm yasaları çiğner; %300 kârla sahibinin asılması pahasına olsa bile işlemeyeceği suç, almayacağı risk yoktur.
***
İnsan bazı konularda kuralı bilmese de doğruyu, insiyaki olarak bilir; bilemiyor.
***
İran'a karşı savaş tamtamlarını çalan Trump, dünyayı sürekli kendi ile meşgul ediyor. Şair Allen Ginsberg, 17 Ocak 1956'da "İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?" diye soruyordu. 7 Ocak 2026 tarihinde Minnesota, Minneapolis'te federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza memurları tarafından arabasının içinde vurularak öldürülen Renee Good'un ardından 24 Ocak 2026 sabahı federal ajanların tartakladığı 37 yaşındaki sağlık çalışanı Alex Pretti'nin infaz görüntüleri sosyal medyaya düştü. Epstein dosyası, Madoro'nun kaçırılması, Grönland, Kanada, Meksika, Filistin vd. Rakipler gibi müttefikler de dünyanın gidişatını değiştiren sıradışı görüntülere tepkisiz. Sıradan Amerikalının kafası ise çok karışık, işin tuhafı bu olağanüstü hal onlar için olağan bir durum. "İnsan eti yiyorlar" diye haykıran Gabriella Rico Jimenez o günden bugüne kayıp. Batman, Superman gibi dünyayı kurtaran yarı zamanlı kahramanların oyunlarına endekslenmiş merkezi kültür, ekrana düşen gerçek ile sürreal hakikatı tahrif eden simulasyonu ayırtetme becerisine sahip değil. Kötüyü temsil eden Ötekinin hayaleti, krizlerle yaşayan emperyal tahakkümün garantisi
***
Bir psikiyatrist on cümleden oluşan bir video çekmiş iddiası şu: Müslüman düşünürler gayba inandıkları için Yunan felsefecilerden daha üstündürler. Kastettiği Sokrates, Platon, Aristoteles'le ile İbn Arabi, El Kindi, Frabi, Abdülkadir Geylani, İbn Sina, El Cezairi, İbn Miskeveyh, İbn Tufeyll, İbn Rüşd vd. kıyaslaması ise Böyle bir üstünlük anlayışındaki cendereye alınmış, çevresi daraltılmıştır. Rekabetçi bakışı bir yana bıraktığımızda bile aradaki yüzlerce yılla mesele kendi başına anakroniktir.
***
Ksenophon: ( ... ) Apollon'un göstediği yerden tanrıça için bir arazi satın aldı. Arazinin ortasından Selinous adlı bir nehir akıyordu. Ephesos'ta da Artemis Tapınağı'nın yakınlarından Selinous diye bir nehir geçer. Her iki nehirde de balık ve midyeler vardır. Anabasis 5. Kitap, 3. 8 - Oğuz Yarlıgaş çevirisi (s. 373) Kabalcı. Bir diğer çeviri için bkz. İskultur, Ari Çokona (s. 146)
***
Küba'nın ABD'nin 4000 dolarlık çeklerini bozdurmayı reddetmesi, Guantanamo Körfezi'ndeki ABD deniz üssüyle ilgili uzun yıllardır devam eden sembolik bir protesto eylemidir. ABD, 1903'te Küba ile yaptığı bir anlaşmayla, (Platt Değişikliği sonrası zorla kabul ettirilen bir kira sözleşmesiyle) Guantanamo Körfezi'ni süresiz olarak kiralamış ve bunun karşılığında yılda yaklaşık 4.085 dolar (bugün yaklaşık 4.000-4.500 dolar arası) kira ödemeyi taahhüt etmiştir. Bu ödeme her yıl ABD Hazine Bakanlığı tarafından Küba hükümetine çek olarak gönderilir. 1959 Küba Devrimi'nden sonra Fidel Castro liderliğindeki hükümet, bu anlaşmayı "hukuka aykırı ve zorla dayatılmış" olarak kabul ettiği için ödemeleri kabul etmeyi reddetmiştir. Çekleri bozdurmamak, üssün ABD tarafından "işgal" altında tutulduğunu ve anlaşmanın meşru olmadığını simgeleyen bir jesttir.
***
İyi okur, yazar olmak alzheimera, demansa çare olsa Friedrich Nietzsche, Emmanuel Levinas, Gabriel García Márquez, Willard Van Orman Quine, P.D. James, Iris Murdoch bu hastalığa yakalanmazlardı. Yönetmen Çağan Irmak'ın 2014'te vizyona giren "Unutursam Fısılda" konuyla ilgili bir filmdir. Türkiye'de Yalçın Küçük, Fethi Naci, Mümtaz soysal, Hikmet Çetinkaya ise en bilinen örnekler; başka var mı bilmiyorum.
***
Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, s. 228-229 "Bununla birlikte, doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır. Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, ormanlarla birlikte nem koruyan ve biriktiren merkezlerin ellerinden gittiğini, bu ülkelerin şimdiki çölleşmiş durumuna zemin hazırladıklarını akıllarına hiç getirmiyorlardı. Alpler’deki İtalyanlar, dağların kuzey yamaçlarında dikkatle korunan çam ormanlarını güney yamaçlarında yok ederken, bölgelerinde sütçülük sanayiinin köklerini kazıdıklarını sezemiyorlardı. Böylece, yılın büyük kısmında, dağlardaki kaynakların suyunu kuruttuklarını, aynı zamanda da yağmur mevsiminde azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını hiç bilemiyorlardı. Avrupa’da patatesi yayanlar, nişastalı yumrularla birlikte, sıraca hastalığını yaydıklarını bilmiyorlardı. İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yarattıklarından önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez."
***
Sözlüklerde en donanımlı uzmanları bile tökezletecek kuralsızlıklara şahidizdir. Örn. Atatürkçü → Atatürkçülerin (kesme yok) Ama Atatürk’ün → Atatürk’ün düşüncesine (kesme var) veya karadut, beyaz dut ya da dereotu, semizotu bitişik, güzelavrat otu ayrı. Yine öncesinde ima var, 1985 sonrasında kural olarak İstanbul Üniversitesi'nde, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde değil İstanbul Üniversitesinden, Ankara Büyükşehir Belediyesinden, yazılıyor. Bkz. 1985 Prof. Dr. Hasan Eren başkanlığında hazırlanan TDK İmlâ Kılavuzu.
***
Masumiyet haresini başının üzerine kondurduğumuz "kitle", bizatihi dersler çıkartılması gereken tüm acıların ilk elden sorumlusudur.
Türkiye’de 2002 yılından bu yana siyasal alanı belirleyen iktidar yapısı, öncelikle Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) etrafında şekillenmiştir. Yirmi yılı aşkın süreklilik gösteren bu iktidar deneyimi yalnızca seçim kazanma kapasitesiyle ya da kurumsal dönüşümlerle açıklanamaz; daha derin bir analiz için ideolojik, kültürel ve toplumsal rıza üretim süreçlerine odaklanmak gerekir. Bu bağlamda Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı Türkiye’deki güncel rejimin karakterini anlamada güçlü bir teorik araçtır. Modern devlet yalnızca zor aygıtlarının (ordu, polis, yargı) işleyişiyle değil aynı zamanda sivil toplum alanında rıza üretimiyle varlığını sürdürür. Hegemonya, egemen bir toplumsal bloğun kendi dünya görüşünü toplumun geniş kesimleri açısından doğal ve kaçınılmaz hale getirmesiyle kurulur. Bu nedenle uzun süreli bir iktidarın başarısı sadece siyasal toplum üzerinde denetim kurmasında değil sivil toplum alanında kültürel ve ideolojik üstünlük sağlamasında yatar. Kültürel iktidarı alamadıklarını defaatle dile getirseler de Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren ortaya çıkan yeni siyasal düzen ancak tam da bu çerçevede okunabilir. AK Parti’nin yükselişi ekonomik kriz sonrası dönemde yeni bir tarihsel blokun inşasıyla birlikte gerçekleşmiştir. Anadolu sermayesinin yükselen fraksiyonları, muhafazakâr orta sınıflar, kentleşme sürecindeki alt sınıflar ve devlet içindeki milliyetçi unsurlar arasında kurulan koalisyon ekonomik kalkınma söylemi ile kültürel muhafazakârlığın sentezine dayalı bir hegemonik çerçeve üretmiştir. 2002–2013 döneminde görece yüksek büyüme oranları, altyapı yatırımları ve sosyal yardım ağlarının genişlemesi iktidarın maddi meşruiyet zeminini güçlendirmiştir. Bu ekonomik performans, kültürel alanla birleşerek muhafazakâr kimliğin merkezileşmesini sağlamış, daha önce periferide konumlanan toplumsal kesimler siyasal merkeze taşınmıştır. Bu süreçte sivil toplum alanında belirgin yeniden derlenmiş ve sehven bazı dönüşümler yaşanmıştır. Medya mülkiyet yapısındaki değişimler, eğitim müfredatındaki düzenlemeler, dini kurumların kamusal görünürlüğünün artışı ve tarih anlatısında Osmanlı referanslarının güçlenmesi, hegemonik projenin kültürel boyutunu oluşturmuştur. İktidar kendisini eski vesayetçi elitlere karşı halkın temsilcisi olarak konumlandırarak karşı-hegemonik bir söylem üzerinden hegemonya kurmuştur. Gramsci’nin kavramlarıyla ifade edilecek olursa, bu dönemde egemen blok yalnızca siyasal iktidarı değil ortak aklı da tedricen yeniden şekillendirmiştir. Ancak hegemonik yapı statik değildir; ekonomik ve siyasal krizler ve ittifaklar hegemonya dengesini de dönüştürmüştür. 2010’lu yılların ortalarından itibaren ekonomik dalgalanmalar, enflasyon, gelir dağılımı sorunları ve dış politika gerilimleri rıza üretim kapasitesini zorlamıştır. 2017 anayasa değişikliğiyle birlikte yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yürütme erkinin merkezileşmesini artırmış ve güç yoğunlaşmasını kurumsal hale getirmiştir. Bu bağlamda literatürde rekabetçi otoriterlik ya da illiberal demokrasi olarak tanımlanan modellerle benzerlikler kurulmaktadır. Seçimlerin varlığını sürdürmesi çok partili sistemin devamı ve açık bir biyolojik ırk ideolojisinin bulunmaması Türkiye’deki rejimi klasik Avrupa faşizmlerinden ayırmaktadır. Bununla birlikte lider merkeziliğinin güçlenmesi, medya alanındaki yoğunlaşma ve muhalefetin siyasal alanının daralması, liberal demokratik normlardan uzaklaşma yönünde işaretler sunmaktadır. Gramsci’nin organik kriz kavramı burada açıklayıcıdır. Hegemonik blokun maddi ve ideolojik kapasitesi zayıfladığında, zor aygıtlarının ağırlığı artabilir ve siyasal söylem güvenlik ve milliyetçilik eksenine kayabilir. Son yıllarda siyasal dilde gözlenen sertleşme ve kutuplaşma, hegemonik dengenin rıza ve zor arasında yeniden ayarlandığını düşündürmektedir. Bununla birlikte seçimlerin düzenli biçimde yapılması ve muhalefetin belirli ölçülerde siyasal varlığını sürdürebilmesi, Türkiye’deki rejimin totaliter bir formdan ziyade çoğulcu alanı daralmış bir başkanlık sistemi olarak değerlendirilmesine olanak tanımaktadır. Sonuç olarak Türkiye’de yirmi yılı aşan iktidar deneyimi yalnızca kurumsal güç yoğunlaşmasıyla değil aynı zamanda geniş bir toplumsal koalisyonun kültürel ve ekonomik beklentilerini karşılayabilme kapasitesiyle açıklanabilir. Gramsciyen perspektif bu sürecin hem rıza hem de zor boyutlarını birlikte düşünmeyi mümkün kılar. Türkiye’deki güncel rejimin geleceği hegemonik bloğun ekonomik performans, kültürel üstünlük ve siyasal meşruiyet arasındaki dengeyi sürdürebilme yeteneğine bağlı görünmektedir. Rıza üretiminin zayıflaması durumunda zor aygıtlarının ağırlığının artması olasılığı, rejimin karakterini daha belirgin biçimde otoriterleştirebilir; ancak rızanın yeniden tahkimi farklı bir dönüşüm ihtimalini de içinde barındırmaktadır. Bu nedenle Türkiye örneği, çağdaş siyaset sosyolojisi açısından hegemonya, popülizm ve otoriterleşme tartışmalarının kesişiminde yer alan dinamik bir laboratuvar niteliği taşır.
***
Yol kısaldıkça insan daha çok dönüp arkasına bakıyor, sanki. Hayatın büyük bölümü arkada, azı önümüzdedir. Yol kısaldıkça biriktirilen anılar artar, siyah beyaz fotograflar renklenir, dostlar, düşmanlar çoğalır.
***
Etik ile ahlak arasındaki temel fark, kavramsal köken ve uygulama düzlemindedir. Etik, felsefi bir disiplin olarak doğruyla yanlışın evrensel ilkelerini, ahlaki yargıların temellerini ve rasyonel gerekçelendirmelerini diyalektik ve sistematik bir disiplinle sorgular; iyinin ne olduğu, neden belirli eylemlerin doğru sayıldığı üzerine teorik bir sorgulamadır. Ahlaksa bu etik değerlerin toplum, kültür, din, gelenek tarafından somutlaştırılmış, günlük hayatta uygulanabilir hale getirilmiş halidir; fiilen benimsenen norm, kural, değerler bütünüdür. Kısaca etik, düşünme ve sorgulama odaklı felsefi bir çabadır; ahlak ise bu düşüncenin tarihsel ve sosyal bağlamda uyarlanmış, içselleştirilmiş pratik biçimidir.
Not/ ek olarak ahlakın etikten bağımsız olarak da var olabileceğini, örneğin geleneksel toplumlarda felsefi temellendirme olmadan işleyen ahlaki sistemler olduğunu vurgulamak gerekir.
***
Darwin "Hayatta kalma konusundaki önemli unsur ne zeka ne güçtür; uyumdur" diyor. Gücün, sadece doğaya değil içinde bulunduğu şartlara uyum sağlama gücü olduğu zaten cümlede barizdir.
***
Mutlak artı değer, emeğin sermayeyle girdiği ilişkideki mücbir nedenin maddi ifadesiyse, sanayi rejiminin eşitlikçi dağılımıyla meşrulaştırılan artı değer üretimi de, proleterin her koşulda sömürüsü ve merkeziyetçi yapıya gerçek tabiyetinin net ifadesidir.
***
Aptallık, insanlığın en büyük suçu "budalalık" ise bu durumun sonucu ve en ağır cezasıdır. Bu iki kavram, birbirine zincirlenmiş bir döngüde, insanın kendi zihninin tuzağına düşmesinin hikâyesini anlatır. Aptallık, düşünmeden hareket etmek, apaçık olan gerçeği görmezden gelmek, yahut bencilliğin serin gölgesinde kaybolmaktır; budalalık ise bu hatanın bedelini çoğu zaman farkında bile olmadan kendi elleriyle ödemektir. Ne bir mahkeme ne de bir yargıç gerekir; çünkü bu suçun cezası insanın kendi aymazlığında saklıdır.
***
Üslup öncelikle bir dil sorunudur. Dil toplumsal bir göstergedir; tümeldir, değerleri verilidir, önceden kararlaştırılmıştır, ortak mutabakat gerektirir. Gramerle arasındaki fark biri toplumu kucaklarken diğeri separatör işlevi görür. İnsanlar aynı ressamlar gibi sesleri ve üsluplarıyla ayrışırlar. Söz tekildir, anbean çatılan bir yapıdır, bireysel bir işarettir. Edebiyat da olduğu gibi farklı, kanon dışı ressamlar vardır; ancak görsel üretimlerle düşüncenin içeriği arasında doğrudan bir ilgi olamadığını gösteren onlarca örnek de mevcuttur. Dil, öteki insanlar için var olduğu gibi benim için de var olan pratik, gerçek bilinçtir, yalnızca başka insanlarla temas kurma ihtiyacı ve zorunluluğundan doğar. Açıktır ki her bireye göre ait olduğu dili ancak bir insan topluluğunun doğal üyesi olarak kendi dili olarak algılar. Dilin tek bir bireyin ürünü olduğunun düşünülmesi saçmalıktır.
***
Yahşi Baraz'a yakışan bir gösteri yurdu diyebileceğim -1985- 1988 yılları arasında Hasan Bülent Kahraman'ın editörü olduğu- Kalın dergisinin finansörü olduğunu duyduğumu söylediğimde reddetmiştir, inanmadım.
***
Yazar dünyaya paralel bir evren yaratır. Romanda, hikayede her şey birbirine bağlı ve nedenlidir, hayattaysa anlam, nedensiz ve birbirinden kopuktur. Edebiyatın ontolojik yapısı, metinsel bir inşa olarak, gerçekliğin kaotik ve nedensellikten yoksun dokusuna karşıt bir düzen sunar. Yazar ise romanda veya hikâyede bir paralel evren kurar, olaylar arasında sıkı bir nedensellik bağı kurarak her unsuru anlamlı bir bütünün parçası haline getirir. Gerçek hayatta anlam, rastlantısal ve parçalıdır; olaylar birbirinden kopuk, nedensellik zincirleri belirsizdir. Bu ayrım edebiyatın temel işlevini belirler: Metin, varoluşun amorfluğunu estetik bir forma dönüştürerek, okuyucuyu labirentvari bir yapı içinde anlam üretmeye davet eder. Literal bir bakışla, edebiyatın "ne'liği", dilsel bir mimari olarak tanımlanabilir. Aristoteles'in Poetikasında vurguladığı gibi, mimesis (taklit) ilkesi, gerçekliği yansıtmakla kalmaz, onu idealize eder; trajedi veya epik, tesadüfleri nedensel bir zorunluluğa indirger. Modern edebiyat teorisinde, örneğin Umberto Eco'nun Açık Yapıtında, metin bir labirent olarak ele alınır: Okuyucu, yazarın kurduğu bağlantıları izleyerek, metnin içsel tutarlılığını keşfeder. Bu durum romandaki "her şeyin birbirine bağlı" olması kompozisyonuyla örtüşür; karakterlerin motivasyonları, olayların sırası ve temaların iç içe geçmesi bir kozmik düzen simülasyonu yaratır. Buna karşın, gerçek hayatta anlamın "nedensiz ve kopuk" oluşu, postyapısalcı düşüncede Derrida'nın différance kavramıyla yankılanır: "Anlam sürekli ertelenir, sabitlenmez, bağlamlar arasında kayar." Akademik bağlamda bu ikilik, edebiyatın epistemolojik rolünü aydınlatır. Roman, hayatın fragmanlarını birleştirerek, bir tür hermeneutik araç olur; okuyucu, metnin nedensel ağında kendi deneyimlerini yorumlar. Yazma süreci emek yoğun bir yapılandırmadır: Yazar, hayatın çatlaklarını (şiddet, hastalık) estetize etmeden, nedensel zincirlere dönüştüremez, bunu istese de yapamaz. Ancak edebiyatın terapötik boyutunu vurgular; hayattaki kopukluk, metinde bütünleşerek, okuyucuya yargı dolu bir bakış sağlar. Sonuçta, edebiyatın ne'liği, gerçekliğin tıpkısı ve aynası değil onun alternatif bir yorumu olarak belirir: Paralel evren nedensizliği nedenle, kopukluğu bağla dönüştürür. Okurun soluğunu kesen, takipçilerini tıknefes bırakan metinler sadeleştirilmelidir. Editörün işlevi kitapta ortaya çıkar ancak bugün editsiz, denetimsiz, emrivaki olarak okurun önüne düşen, istemsiz kasılmalara neden olan sosyal medya gibi bir mecra var. Entelektüel katkılar biraz kısa ve anlaşılır olmalıdır. zira burada mesele artık katmanlı bir estetik yaratmak değil, bir anlık keskin bir bıçak darbesiyle zihni uyandırmaktır. Yoğunluk uzun cümlelerin yığılmasında değil, tek bir vuruşta saklı kalan hakikatin çıplaklığındadır. Ekranda okur kaydırırken duracaksa, o duruşu hak edecek kadar yalın ve acımasız yazmalıdır. Sosyal medyada paylaşılan cümle sonsuz akışta bir toz zerresi gibi silinip gider. Derinlik, kısalıkta gizlenir bugün: fazla kelime, fazla nefes, fazla zaman ister, mecra ise hiçbirini bağışlamaz. Bu yüzden entelektüel müdahale bir hançer gibi kısa ve tam isabetli olmalı, kurgu bir saat zembereği gibi kusursuz işlemelidir.
***
Emin Çetin Girgin, İstanbul'da doğdu.1979 yılında üniversiteyi bitirdi. Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet gazetelerinde yazdı. Babıali'deki çeşitli basın kuruluşlarının kadrolarında yer aldı. 1980'le başlayan "dergiler" döneminde Gösteri, Kalın, Yazko gibi yayınlarda, gazete ve medya organlarında kültür eleştirisi, felsefe yazıları okurlarla buluştu. Yazışma adresi: cagdaskulturelestirisi@gmail.com