Orhan Pamuk, son romanıyla aynı adı taşıyan müzeyi 28 Nisan’da açıyor.. Merhamet Apartmanı'nda başladı her şey.. Füsun'la Kemal’in hatırası olan eşyaların toplanıp, sergilendiği müze fikri Orhan Pamuk’un kafasında romanla birlikte şekillendi. Nobel ödüllü yazar, bu projenin 15 yıllık hayali olduğunu söylüyor.. Füsun Keskin’in ailesiyle oturduğu dört katlı ev artık zihinsel değil, maddesel bir gerçek.. Kendi roman kahramanı Kemal gibi satın alıp müzeye dönüştürdüğü bina, İstiklal Caddesi'ne yakın, Çukurcuma’da. 1200’den fazla nesnenin/eşyanın sergilendiği mekanı yazar, en ince ayrıntısına kadar tasarlamış.. Orhan Pamuk bu projenin içindeki ressamı ortaya çıkartan bir iş olduğunu söylüyor...
'Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.' der ve biter roman. Herkesin bilmesi/bilinmesi isteği, yazarın içten bir talebidir. Samimiyetini, 'masumiyet' projesini görünür kılarak gerçekleştirir. Müzeler, aksi yönde bir hamle çabası olarak ortaya çıksa da, uygulamada çürümenin ontik/varlıksal kaderine, malzemenin zamana direnişine karşı durmak imkansızdır ; sürec perdelenir.. Ölümsüzlüğü isteyen yazarın burada 'kendi' kavramıyla karşıt, antagonist dayanışma mücadelesine şahid oluyoruz.. Ne var ki, diyalektik terminolojisiyle söylersek, çelişki ile antagonizm aynı şey değildir. Beni bitirmeyen, beni yaşatır.. Ölümsüz olarak yaşatacak mekan hazırdır ama, Adorna'nın söylediği gibi 'Kültür endüstrisinin ürünleri, insanları perişan halde bile olsalar, canlı biçimde tüketecektir.' Buna rağmen, müzeye kaçmak, materyalin zamana karşılık yarışında mümkün olduğunca olabildiğince yaşatacaktır popüler yazarın şimdiki zamanla sınırlı kendi/lik hikayesini..
27 Nisan Cuma : 2012
Istanbul Masumiyet Müzesi ..
Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi kitabını görselleştirdi. Çok açık olarak söylenebilir ki, yazarın/sanatçının amacı meramını ifade etmekse, Pamuk rahatlıkla kulvar değiştirebilir. Yazarlığı çetrefilli, hakikatı buğulu, dili yorucudur Pamuk'un. Buna rağmen görsel sanatlarda bariz bir tasvir, sahih bir aktarım becerisine, malumu paletinde renklendirme yeteneğine sahip. Yaratıcı bir zekanın işleviyse anlatıcıda asıl bundan sonra başlar. Ne ki mateyalize olmuş Masumiyet Müzesi'nde, sığ bir hikaye çerçevesinde imkanlarını hovardaca savurduğu bir işgüzarlık sergiliyor; bu da işin diğer yanı.. Bundan sonra yapması muhtemel işlerde yazarın işaret ettiği panoromada göstereceği ekonomi, imkanlarını sergilemekteki tevazu önemli.. Niye önemli? Pragmatik bir amaç uğruna ; seyirciyi tüketmemek ve kaybetmemek için.. İzleyicinin dikkatini, teferruata boğmadan enerjisini en başta -ilk katta- yitirmemesi için gerekliliktir bu tasarruf.. Daha gerilimsiz bir şahsi üslupla, ilgiyi kendine kilitlemeden.. Ortak zihine, toplumsal paradokslara ait sorunların, memnuniyetsiz ruh hallerinin, kıstırılmışlığın, nekrofobiyi-hobiyi değil, yaşamı kışkırtan hikayelerinin anlatıldığı yeni ev/müzelerin bu mefluç şehre zenginliğin ötesinde dönemsel bir yorum da katacağı muhakkaktır. Geriye kalıyor, 'Füsun'la Kemal hikayesinde bizi ilgilendiren bir efsun var mı?' 'Müzelerin asıl konusu gururdur' diyor ise Kemal, bu oyuna katılarak 'Biz' , bu eylemde kimi eyliyor, kimi temsil edip, kime hizmet ediyoruz ? Önemli olan piyonu oynayan öznenin esere yabancılaşması, kendisini bir yere yerleştirememe sorunu.. Soru varmış gibi şey'lerin dünyası hareketli; nesnelerin eylem hali ışıltılı .. masal dünyasından bize göz kırparak kurmaya çalışılan diyalog. Zor olan bu oyuna gönüllü katılmak!..
Bilinen hikayedir : Büyük Rus edebiyatçı Vladimir Mayakovski, Liliya Yurevna Brik'e aşık olur. Lilly'ye şiirler yazar. Sevgiyle yazılmış sözler şairin ruh halini gösteren eşsiz dizelerdir. Devlet başkanı Lenin'e Mayakovsk'nin şiirlerini gösterirler. 'Kitap olarak basalım mı?' diye sorarlar. 'Basın!' der. Kaç adet basılacağını sorduklarında iki adet basılmasını önerir. 'Birini şaire diğerini de sevgilisine verin!' der. Çünkü bu iki kişilik bir hikayedir; bizi ilgilendirmez..
***
Biri çıkar da Mayakovsky, Lilly için, Orhan Pamuk bizim için yazdı diyebilir. O zaman ona şu soruyu sormak gerekir: Materyalize edilen müzelik bu öyküdeki amaç ne? Görsel malzemenin bizi ikaz ettiği sıradışı bir farkındalık, günlük ya da ufki yaşama ait bir soru, Füsun'la Kemal’in hatırası dışında öğrettiği bilinmedik birşey var mı? Biz böyle söylüyoruz ama Pamuk'un yaptığı çalışmayı benzersiz bulup, edebiyatçının kitabı aşan yaratıcılığını eleştiri dışında tutanlar sivil bir müfreze.. Gazete/dergi köşelerinden yavaş yavaş sökun etmeye başladılar.. Moralite olarak yazdıklarıyla kültür hayatına yaptığı katkı inkar edilemez ; bizse görsel malzemeyi tartışıyoruz.. Şimdilik bu kadar, devam edeceğiz..
***
Ahmet Cemal, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde Masumiyet Müzesi’ ya da Birey Nedir? diye soruyor ve gene kendi cevaplandırıyor : 'Orhan Pamuk, dünyada bir ilk olan bu girişimiyle bir yazarın hayatını anlatmıyor. Bir yazarın bir romanının öyküsünü anlatmıyor. Yaptığı –ne kadar vurgulansa azdır!-, bir yazarın bir romanındaki baş kişilerin yaşamlarını, o kişilerin yaşamları boyunca günlerin akışı içerisinde en yakın çevrelerinde yer almış nesneler ve belgeler aracılığıyla belli bir mekânda görselleştiriyor..'
Masumiyet Müzesi web sayfası
http://www.masumiyetmuzesi.org/W3/Default-IE.htm
Masumiyet Müzesi görselleri
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalGaleriHaber&ArticleID=1085093&PAGE=10
Ahmet Cemal'in 'Masumiyet Müzesi' yazısı
http://cumhuriyet.com.tr/?hn=333076
Aysu Önen, 'Kurmacayı gerçekle betimlemek' yazısı
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=335196
***
26 Nisan Perşembe
Hayata vizörden bakmak ; kadraj kadar görmek.. Teorik özne Muharrem, sürgün yemiş itilmiş/kakılmış, biçare entellektüelin bilinçdışı görevini yapmaktadır ..
İllet bir yabancılaşmayı sinema, varlık nedeni olarak töz'ünün merkezinde tutuyor.. Salonda Dostoyevski'nin hayaleti dolaşıyor; Sinema tarihi ikiye bölünmüştür; ondan öncesi/sonrası.. Bu defa reçeteyi 'öteki' yazıyor, damdan düşenlere..
Zihnin varoşlarında oluşan gerçeği, yönetmen, sokaktaki adamın yalıtkan hakikatının tam kalbine bırakıyor; gizliyor/saklıyor/sakınıyor, seviyor ve parlatıyor... Bu toplumda 'İnsanlar, kendi aralarında kendi yapıtları aracılığıyla gerçek insan ilişkisi kurmuş olmaktan çıkarlar' tezini tersyüz ediyor.. Başka olasılıklar olduğunu/olabileceğini gösteriyor izleyene Demirkubuz..
Siyah Beyaz filmlerin unutulmaz yönetmeni Metin Erksan ile siyahtan beyaza psikolojinin güncel değeri Zeki Demirkubuz'un fimleri gösterimde.. Muharrem Efendi oynuyor, muharrem efendiler d/inliyor.. Muharemin muharebesi değil, muharemin muharreme propogandası.. Kötü değil; sıradanın sıradışı gözlemi..
Demirkubuzun 'Yeraltı' filmi, Dostoyevsky'nin 'Yeraltından Notlar' romanına eklenmiş bir dipnot. Arkabahçede çekilmiş bir film. Delirip hastahaneye yatırılmadan önce, Nietzsche'nin kırbaçlanmakta olan bir ata sarıldığı ve ağlayarak onu korumaya çalıştığı, sonra yere yığıldığı bilinir.. Aslında bu görüntünün bir ilk sahibi vardır. Hayali kuran Dostoyevski'nin romanında yer alır.. Suç ve Ceza'nın kahramanı Raskolnikov'un başına gelen, yaşayan filozofa daha uygun olduğudan onun hayat hikayesine monte edilmiştir. İnsanların aczini anlatan yazar Dostoyevski için 31 Ocak 1881 tarihinde yapılan cenaze törenine otuz bin Raskolnikov katılır ; canına okunmuşlar ordusu tabutun arkasından yürür... Kitlelerin gücünü anlatan ve aynı tarihlerde yaşayıp hikayeci Dostoyesky'den tam iki yıl sonra ölen gerçekçi Karl Marks'ın cenazesinde tam 14 kişi vardır ; tek proleter ise Helena Doumouth'dan olan oğlu Frederic'tir. İnsanların acınası durumlarını anlatan acıklı öyküleri, kitleler her zaman daha çok sevmişlerdir..
'Kaybetmek için önce kazanabilmek gerekir. Kazanabilmek içinse savaşmak, savaşmak içinse güç ve bilgi gereklidir. Bilgi yeterliyse, kaybetmek yok demektir...' diyor Olut Fulya Ersayan.. Doğru olan budur..
Peki Muharrem niye kaybediyor; çünkü önce kazanamadıkları belirleyici oluyor.. kaybediyor; sermayeden yiyor, ruhunu tüketiyor. Çünkü hiçbir zaman 'doğru' ilk hamleyi yapabilen o değil.. Demirkubuz'un Muharrem'i müşahede altındadır. Velev ki, psikanaliz bir bilim olacaksa eğer, öncelikle epistemolojik olarak kendi farkındalığına bizi ikna etmeli, bu haseble Muharrem gibi oluşumları katolog tariflerle geçiştirmemelidir.. Teorik özne Muharrem, sürgün yemiş itilmiş/kakılmış, biçare entellektüelin bilinçdışı görevini yapmaktadır; kendisi olmasa da göstergeler buna işaret ediyor. Yerinde olmama/karşımızda durma'nın gözlemidir.. Toplumsal röntgenin kara filmidir.. Ruhundan/etinden arınmış bir iskelettir mustarip kimlik; bilindik ortak hüvviyettir Muharrem.. Mefhumun sinema diliyle servis yapılmasının psikanalizdeki karşılığı belki de 'perversiyon'dur. Karşılaştığınızda konuşmayacağınız kişilerin fotograf kamerasından çıkan siyah beyaz öyküleri daha caziptir.. Paradigma ayna, rastlaşma yüzleşme ise şifrenin hakikatı kabustur.. Lacan'ın Freud'u silbaştan okuması gibi, Demirkubuz'un da 'Muharrem' okuması geleneksel sorgulamalara göre bir anti-psikiyatri eylem olarak görülebilir ; ne ki içerideki madunu, ötekiyi görmek/göstermek için buna ihtiyaç vardır.. Dostoyevski'den Oğuz Atay' kadar her coğrafyada benzerini bulup, Aslına kavuştukça daha da çok renkenir melankoli. Komedi dramın tersyüz edilmiş haliyse, birinin bize, kendimizi anlatması terapatidir..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1085358&Yazar=FATIH-OZGUVEN&CategoryID=113
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1086051&Yazar=FATIH-OZGUVEN&CategoryID=113
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1088349&Yazar=FATIH-OZGUVEN&CategoryID=113
***
Tolstoy, 'çalışmanın islah edici olduğu söyleniyor ama ben hep tersini gözlemledim' diyor. İş'in Roma tanrısı Jenus gibi iki yüzü vardır. Bir tarafta hainlikler, karanlıklar, tahakküm kurucu, manipüle edici rezillikler, işbirliği, ittifaklar diğer yüzde ise ekmek parası, maişet gayilesi, çoluk çocuğun rıskı...
Çalışmayı toplum kutsar. Aydınlanmacı ideolojilere göre, İlerlemenin nihai amacı, insana daha kaliteli ve fazla boş zaman yaratmaktır.. Sanayileşme, makinalar, endüstri, bilgi ve bilim hep bunun için gereklidir.. Ne ki pratikte 'İlerleme' , doğa içinde yer alan tüm yaşam formlarının birarada üremesiyle değil, tek türün en güçlüsünün tüm kazanımları içkinleştirmesiyle sona erecektir.. Vicdan ya da toplumsal cüzdan ; çalışırken kaybettiğimiz dünya için.. Rekabetin bakiyesi olarak 'en uygar', 'en gelişmiş', 'en zengin' toplumdan bayrağı devralacak EN son İNSAN'ın doğumundan önce düşünülmesi ve ortak akıl adına yapılması gereken bir muhasebe vardır.. Henüz vakit varken..
25 Nisan Çarşamba
Eğlence, geç kapitalizm koşullarında çalışmanın uzantısıdır diyor Adorna. Yalnız durağanlık gerektiren eğlence/izlence değil, tüm yaşam biçimleri bu iflah olmaz hastalığa kapılmıştır. Keyif, sonunda can sıkıntısına dönüşür, donuklaşır. İzleyici, kendine ait bir düşünce oluşturmaz. İkramla birlikte mafsalların kullanım gereksinmesi, düşünce/akıl yürütme süreci kalkar. Kişi, zekasını kullanarak üretmeye gerek duymaz. Stuck together like a Ready Made bir tarz yaratır. Birbirine gittikçe eklenerek çoğalan üretim zinciri, genomu dumura uğratır.. İnsan etkinliği olan sanayileşme bilgisi, varlığın 'doğal' eylemini durdurur. Hareketin engellenmesi, emek üzerine kurulu yaşamın amacını, biraradalığın beklentilerini değiştirir. Hazır nesne, istisnailiği eşitler. Hazırlıksız özneyi fabrika düzenine mahkum eder, zamansallığı eline geçirir. Emek, makinaların ürettiği sermayenin muadili olur. İlerlemenin konseptüel varlığı, ürünün semantiği/anlam bilgisi, bireyin evrimini geçersiz kılar.. İnsana ait doğa duygusu, insana ait emek tarafından kuşatıldıkça duyarlılıkla Tin arasındaki açı, süreci çürümeye doğru öteler, ilerletir.. Doğanın Bio üretimiyse kısmen burada, kısmen kozmostaki zekaya bağlı çok katmanlı değişim olanaklarını içererek aşağıdan yukarı yürür. Ekonominin yarattığı ikinci doğasıyla Pazar ise canlı dünyasının yekpare kapasitesini ve sonsuz yaratıcılığını, yapay işbölümünün ve halklar arası rekabetin dayattığı, türler arasındaki düşmanlığın körüklediği toprağa/doğaya yabancıştıran üretimiyle engeller. İlerleme, birarada değil, tek türün en güçlüsünün tüm kazanımları içkinleştirmesiyle sona erecektir. Kapitalizmin düğümü, 'Çalışma zamanı' ile 'Yaşam zamanı' arasındaki fark ortadan kalkmadan ve hiyerarşiye dayalı ilerleme modeli yerine karşılıklı yardımlaşmaya dayalı biraradalık farkındalığının mutabakatı yaratılmadan çözülemez. Sorun, son insanın son günününden önce tartışılmalıdır..
***
Claire Arkas, Yaşam Arşivi sergisi..
3 - 24 Mayıs 2012
www.ekavartgallery.com
***
17 Nisan Salı ; 2012
Bir hayvana bir bilimsel adı konulduğunda, o hayvanın gezegende yaşam süresinin sonuna gelinmiş demektir. Tarih bilimi, yaşam ilminin heba edildiğini göstermiştir bize. İnsanoğlu, çevreyi korumak konusunda ökse kuşu işlevi görüyor; masumiyet sona gidişi engellemiyor. Buna rağmen doğasever, iyi niyetle yazılmış, safiyane yazıları, naif davranışları görmezden gelemiyoruz..
Merhaba, ben Kara Yılan. Bilimsel adım "Dolichophis jugularis." Türkiye’nin en kocaman yılanlarından biriyim. Siyah renkliyim ve üç metreye kadar uzayabilirim..
http://ekonomi.milliyet.com.tr/lutfen-beni-oldurmeyin/ekonomi/ekonomiyazardetay/18.02.2012/1504746/default.htm
***
16 Nisan Pazartesi : 2012
Oğuz Atay'ın Sahipsizliği!.. Yazının başlığı bu..
Hilmi Yavuz, Oğuz Atay üzerine bir değerlendirme yapmış..
Solcuların dışladığı, muhafazakârların da kendilerinden saymadığı bir kimliktir Kemal Tahir!.. Oğuz Atay'a bu 'transfer'ler sırasında, hiçbir 'takım', hiçbir 'kulüp' iltifat etmemiştir. Sahipsizliğinin sebebi, herhangi bir formayı giymek istememesiydi..
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1265010
***
15 Nisan Pazar ; 2012
Türkiye UPSD / Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin önerisiyle bugün, tüm dünyada 'Dünya Sanat Günü' olarak kutlanmaya başlanıyor..'Dünya Sanat Günü' nde 'Sanat Nedir?' sorusunu tartışmaya açmak, neyi kutladığımızı anlamak, kendimizi tanımak açısından yararlı olacaktır..
Güncel kahramanlarını yaratan bugünkü sermaye/müzayede endeksli, Batı merkezli 'Sanat' dünyasının herkesin mutabık olduğu en popüler figürlerinin , yaşamış/yaşayan en büyük soytarılar olduğu açıktır. Yağları erimiş sanat tarihçileri ile editörlerin kuklası saf/masum eleştirmenlerin dışında herkesin bildiği ortak bir sırdır bu. Dünya Sanat Tarihi'nin ne'liğini ve şeytana külahını ters giydiren bu kalpazan öykünün senaristlerini, mekanın zifirini, artan kirliliğini tartışmak için '15 Nisan' bir fırsat oluşturmuştur.. Çakallar,sırtlanlar,tilkiler,kurtlar,yılanlarıyla hayatın müsvettesinden bir sanat ve talebinden ekonomik bir doğa yaratmıştır Avrupa uygarlığı. UPSD'nin teklifiyle dünyada bir ritüele dönüşeceği kuşkusuz olan ve yüzlerde bir tebessüm yaratan 'Dünya Sanat Günü' nakaratının içini doldurmak gerekir..
Dünya sanat gününde Sanat'ın ne olduğunun tartışılmasını isterdik. Biliriz ki, 'Sanat' hayatın sunduğu Gerçek'in parelelinde sahih olmayan bir Hakikat alanı oluşturur.. Her grup, sınıf,zümre, camia, toplumun üstüne kendi suretinden bir gölge, pırıltılı ya da hüzünlü bir yansıma düşürür.. Sembollerini, modalarını ,trendlerini ve ölümsüz kahramanlarını yaratır. Levinas'ın dediği gibi aslında her imge bir karikatürdür.. Dahi ile deha arasındaki fark post/modern uygarlıkta şeffaflaşmış, görünmez olmuştur.. Güncel kahramanlarını yaratan bugünkü sermaye endeksli, Batı merkezli 'Sanat' dünyasının herkesin mutabık olduğu en popüler figürlerinin , yaşamış/yaşayan en büyük soytarılar olduğu açıktır.. Dünya sanat tarihi bir yanıyla istilanın, sömürünün ve yalanların gülümseyen tarihi olmuştur her zaman.. Benjamin'in bilinen sözüdür : ' Her Uygarlık, Aslında Bir Barbarlıktır..' Dünya sanat tarihini yaratan Batı uygarlığı ise, o halde emek/sermaye birlikteliğinden artı değeri yaratan süzme zevklerin, sanat ile doruk yapan haz'ların hem zenginliğin kültürü hem de kültürün kirli zenginliği olacağını geçen zaman bize öğretmiştir. . Bilinmelidir ki, bilinçli bu karmaşada 'sanat' , bir sözcük olarak izafi anlamının ötesinde bizatihi mutlak değeri üreten sesin asıl sahibidir.. Dolayısıyla emperyal sahibin değiştirmek istediği dünyaya ait bu yaratılmış hakikatın, tüm katılımcıların figuran olduğu pek de namuslu olmayan bu katran karası kirliliğin bir senaryosu ve masum/bakir hedefe kilitli bir becerisi vardır.. Hoplaya zıplaya gezinen entel/dantel camianın, ağzı açık akademisyenler, yağları erimiş sanat tarihçilerinin, kiralık akıl ile yola çıkan eleştirmenlerin, Radikal/Cumhuriyet gibi züppe entelijansiyanın yayınlarının, bilcümle zevat- haram'ın görmekten hoşlanmayacağı o meş'um gerçekten bahsediyoruz. Beyaza bürünmüş atlastaki tarihi macerayı sondan başa doğru bir kere daha okuyup düşünmek, Türkiye Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin önerisiyle tüm dünyada çeşitli etkinliklerle kutlanmaya başlayan'Dünya Sanat Günü' nde 'Sanat Nedir?' sorusunu tartışmaya açmak bizim için yararlı olacaktır.. Gauguin'in o muhteşem tablosundaki soruyu bir kere daha hatırlamakta fayda var : Kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?...
Sanat Kurumları'ndan Dünya Sanat Günü'ne büyük destek var... İstanbul Modern, 15 Nisan Dünya Sanat Günü'nde 22.00'ye kadar ziyaretçilere ücretsiz hizmet verecek.. Sakıp Sabancı Müzesi 15 Nisan günü saat 18'den 22.00'ye kadar biletsiz olarak gezilebilecek.. Borusan Contemporary 15 Nisan tarihinde Dünya Sanat Günü’ne özel bedelsiz giriş uygulayacak. Türkçe/İngilizce rehberli tur imkanı sunacak ve İstiklal Caddesi üzerindeki sergileme alanı 10:00-20:00 saatleri arasında açık olacak! İKSV Tasarım Mağazası normalde Pazar günleri kapalı. Buna rağmen 15 Nisan Dünya Sanat Günü'nü kutlamak üzere 12.00 – 18.00 arası çalışacak ve izleyicilere ürünlerde %10 indirim olanağı sunacak! Pera Müzesi 15 Nisan Pazar günü 12.00 - 18.00 arası ücretsiz olarak görülebilecek! Dünya Sanat Günü'nün 12.00 - 20.00 arasında Nişantaşı, Abdi İpekçiCaddesi'nde yapılacak kutlamalarının ardından, 21.00'de Maçka/UPSD Sanat Galerisi'nde düzenlenecek WAD Sergisi'nin açılışıyla sürecek..
"Dünyamızda “Kadınlar Günü”,“Sevgililer Günü”, “Müzik Günü” vedaha nice özel gün vardı ama bir “Dünya Sanat Günü” yoktu. Başkanı olduğum Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD)’nin yönetimi ile beraber geçen sene kolları sıvadık ve 2011’de,tam bir sene önce bugün, Meksika'nın Guadalajara kentinde yapılan UNESCO’ya bağlı IAA/ Uluslararası Sanat Dernekleri Genel Kurulu’na bir öneri taşıdık: Gerekçeleri ile beraber sunduğumuz teklif, sanat tarihinin unutulmaz dehası Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan’ın, “World Art Day” (WAD) ilan edilmesiydi. Bu öneri alkışlarla kabul edildi ve o andan itibaren Dünya'nın bir sanat günü oldu! Bu yıl ilk defa yaygın olarak bu kutlama dünyanın birçok noktasında gerçekleşecek, insanlar bizleri düşündüren, estetik haz veren bu olgu hakkında yoğunlaşabilecekler. " diyor UPSD Başkanı ressam Bedri Baykam ve devam ediyor.. "3 Nisan 2011 tarihinde bu önergemizi geçirtmek için Genel Kurul'da insanların daha konsantre olduğu ilk günü değerlendirmek gerektiğine inanıp, dokuz başka ülkenin de destek imzasıyla öneriyi sunmuştuk. Oturumu yöneten ve daha sonra yeni Başkan seçilecek olan Rosa Maria Burillo-Velasco, konuşmamdan sonra konuyu gündeme almış ve oybirliğiyle sonuca ulaşmıştık. "Tabii ki sıfırdan başlayarak, büyük bütçe imkanları olmayan bir dünya sivil toplum örgütünün gayretleriyle bir anda “Dünya Sanat Günü” her ülkeden ses getirmeyecek. Ama Meksika’dan İsveç’e,Slovakya’dan Hollanda’ya, Panama’dan Fransa’ya, dünyanın dört bir yanında çeşitli etkinliklerle bu yılki 'ilk' kutlama gerçekleşecek. Bu yıl Türkiye’deki etkinliklere birçok belediye, müze, sanat ve eğitim kurumu katılıyor. Çeşitli Müzeler o gün giriş ücreti almayacak ve birçok galeri gece 23.00'e kadar açık kalacak. 9 Nisan gününden itibaren Şişli Belediyesi ile beraber hazırladığımız “Vitrin Sergileri” 95 mağazanın katılımıyla Nişantaşı’nda başlayacak ve 22 Nisan’a kadar sürecek. 13 Nisan Cuma, Akatlar Kültür Merkezi’nde Tomur Atagök ve Yusuf Taktak’la beraber “Leonardo ve Dünya Sanat Günü” ile ilgili bir panel düzenleyeceğiz. 14 Nisan günü Sarıyer Belediyesi’nin Kültür Merkezi’nde Şahin Ünal sergisi açılacak. Beyoğlu ve Kadıköy'de bu önemli çıkışa destek veren belediyeler arasında. 15 Nisan günü ise İstanbul ve civar illerdeki sanatseverler Abdi İpekçi Caddesi'ne gelecek: O gün yapılacak konuşmalardan sonra Abdiİpekçi caddesinde “BulutsuzlukÖzlemi” ve “GoldenHorn Brass Quartet” canlı sokak konseri verecek, danslar yapılacak, Yapı Kredi, İKSV,Boyut, Ayrıntı, Literatür, Bilgi Üniversitesi, Piramid Yayınları indirimli stand açarak kitap ve hediyelik eşya sunacaklar. Birsanat şenliğine dönüşecek olan kutlamalarda başka sürprizlerde olacak. 14 Nisan Cumartesi, İstanbul Modern’de, WAD kapsamında “La La La İnsan Adımları” sergisi sanatçılarından Šejla Kamerić'in yapacağı söyleşi yer alacak. 16 Nisan Pazartesi ise, belki en anlamlı etkinlikte,İtalyan Kültür Merkezi’nde, da Vinci Müzesi’nin kurucusu Alessandro Vezzosi, “Leonardoda Vinci, Modernlik ve Ütopya” başlıklı konuşmayı yapacak. Ankara’da Çankaya Belediyesi'nin düzenlediği etkinlikler, çeşitli kurumların katılımıyla sokak şenliklerine dönüşecek. Ayrıca İzmir, Alanya, Çanakkale başta olmak üzere birçok il ve Üniversite’de “Dünya Sanat Günü” kutlanacak.
Facebook www.facebook.com/dunyasanatgunu.upsd- www.facebook.com/worldartday.iaa , gerek web sayfalarından , www.iaaworldartday.com bilgiler alarak, etkinliklere katılmak ve bu bilgileri dünyanın her yerinde dostlarınızla paylaşmak. Dünyaya bu hediyenin bir Türk sivil toplum örgütünün girişimiyle verilmiş olmasını perçinleyin! Her kurum UPSD'yi bilgilendirerek etkinliklere dâhil olabilir. “Dünya Sanat Günü”, her insanın desteğine açık bir özgürlük platformudur.."
***
13 Nisan Cuma : 2012
El Cezire'de 24 saat aynı konu var . Irak, Libya'dan sonra Suriye'de de olaylar bütün dehşetiyle, macera filmi kıvamında devam ediyor . Taraflar, kahramanlar, figüranlarıyla prodüksiyon dört dörtlük bir mizansen yaratmış. Eskiden fimler, yaşanmış öyküleri aktarırdı .. Bugün ise senaryolara bakıp Suriyeli muhalif gençlerin cep telefonlarıyla kurguladığı kanlı gerçek hikayeler düşüyor tv ekranlarına. Bir bahardan bir bahara savrulan Ortadoğu gerçeğinden nostaljiyle kaçmak isteyenlere yollar açık .. The Good, the Bad and the Ugly 1966 yapımı Sergio Leone'nin yönettiği efsane western .. hala bir başyapıt . İyi/Kötü/Çirkin film literatüründe gelmiş geçmiş en iyi 5. film olarak anılır..
Leone'in üçlemesinin ilki 1964'te Bir Avuç Dolar'dı. Yaratıcı yönetmen ardından 1965'te Birkaç Dolar İçin'i çekti. Üçlemenin sonuncusu Clint Eastwood'un Blondie/Sarışın İyi'yi canladırdığı İyi/Kötü/Çirkin'di. Filmde Aldo Giuffrè, hatırlarsınız alkolik Yüzbaşıydı. Lee Van Cleef, Kötü'yü oynadı ve unutulmadı.. Sentenza/Melek Göz'dü adı. Bizde ünlü felsefeci Slavoj Zizek gibi yapıyor, Wikipedia'ya bakıyoruz. Sinema tarihini başyapıtı İyi/Kötü, Çirkin'in hikayesinde yıllar geçtikçe kahramanların isimlerini unutmuşuz, öğreniyoruz.. Clint Eastwood, kariyerinin zirvesine çıktığı bir oyun sergiledi. Filmde Tuco, yani çirkin, kafasına ödül konulmuş bir kanun kaçağıdır. Blondie yani Sarışın, Tuco'yu yakalar ve kanun adamlarına teslim eder. Ne var ki, ödülü aldıktan sonra Tuco'yu asılmaktan son anda kurtarır .. Batılı senaryo yazarında İsa'dan ışıldayan İyi'lik düşüncesi genlerinde vardır. Sarışın, o curcunada pozitif aktördür. Keskin nişancı Blondie, mutad üzere bazı kişilerle işbirliği yaparak kasabaları dolaşır. Can çıkar, huy çıkmaz. Sonrasında eski alışkanlığına devam eden Tuco'yu çölde Blondie'yi öldürmek üzere görürüz. Bir anda candüşmanları Bill Carson'la karşılaşmaları tüm planları değiştirir. Carson, altınları İç Savaş'ın hareketli olduğu bir cephede mezarlığa saklamıştır. Carson'dan Tuco mezarlığın yerini, Blondie ise mezarın adını öğrenebilmiştir. Mecburen işbirliğine tekrar döner ikili.. altınları aramaya koyulurlar. Hedefe kenetlenmişken, bir kasabada işlerin ters gitmesi üzerine ise ortaklıkları ekşir, ilişkileri tatsızlaşır ve tekrar bozulur. Hatırlayın; Suriye'nin eski başkanı Hafız Esad'ın düşmanca politikaları bile ikibin öncesi döneminde ekonomik işbirliği ve komşularla uyum/anlayış, dostluk şiarını bozamamıştı. Eski Filmler Kuşağı'ndan zaplayıp Tv'de kanal değiştirdiğinizde mahdum Başar Esad'ı sahnede görürüz ; dünyayı karıştırmaya and içmiş kötü diktatörü oynar... Aslında Esad mazbut, lakin çevresi muhaliflerin tavrından işkillidir. Amerika 'yetmez' dedikçe fragmanlarda tansiyon yükselir. Rusya/İran/Çin derken kıvamında politikalar ile metazori tüm mevzilerinden geri geri çekilirler.. Annan başrolde, Hilary ise güzel yüzlü uysal sarışındır. Senaristin kafasında baharın ucu yaz, oyunun sonucu bellidir. Pırpırlı öykünün nihayetinde hakimiyetin sürekli el değiştirdiği mücadelenin final sahnesine geliriz.. 'İyi,Kötü, Çirkin'de kozların paylaşılma zamanı gelmiştir. Seyirci o ana kadar süren öyküye anlam kazandıracak altın vuruşu, iyi'lik üzerinden ilahi dokunuşu bekler. Mezarlığın ortasında yapılan üçlü düello, filmin sonunda kazananı belirleyecektir..
Finali birlikte izleyelim..
http://youtu.be/tntMEpxyRSY
***
11 Nisan Çarşamba : 2012
Teknolojinin, computer/bilgisayar, net rejiminin bize sağladığı söz hakkı 'bir şey'den de ötedir.. Entelijansiyanın tek sesli korosuna karşı, trübünlerin solosu, çarşının/pazarın muhalefeti var.. Aydın teranelerini dinleyip, post-moderen zamanın ruhunu içine çekenlerin yürekleri sıkıntı doldu; farkındalık halinin şahikasındaki kitlelerin, amacı belirsiz soyut tasarımları reddetme hakkı oldu... Sosyal paylaşımın imkanları, entellektüel gücün yeniden paylaşılacağı, saf/ların ayrışacağı kılçıklı bir demokratik arena yarattı bugün.. Bedeni Doğuda, ruhu Batıda, haletiruhiyesi/ruhsal durumu ortada olan manik depresif aydınlara inanıp göründüğü gibi olmayan, olduğundan daha iyi bir görüntüyü yakalamaya çalışanların işi zor..
Antonio Gramsci'nin bedeni, Victor Hugo'nun eserindeki Notre Dame'ın Kamburunu hatırlatır. Ne ki kısa yaşamına karşın dev bir gerçek öykü bırakmıştır bizlere. Ölümünden sonra defalarca yayımlanan Defterine şöyle yazmıştır. 'Bütün insanlar entellektüeldir ama toplumda herkes 'entellektüel' işlevi görmez.' Bu iyi bir şey midir? Cümledeki 'enetellektüel' sıfatını sözlükteki başka olumlu/olumsuz sıfatlarla değiştirdiğinizde duruma göre çok farklı sarkastik cümleler, kıyıcı eleştiriler de ortaya çıkabilir. Konumuz kapıdan kovulan yazarların, bilgi çağının olanaklarıyla bloglardan zuhur etmesi..
Sanat eleştirmenleri işlerini yaparken , sanatçının ürettiği eşsiz biricik, müzayede evrakı kıymetindeki küçük resme kilitlenirler ve "cevheri bulduk!" derler. Kültürel editoryanın meslek hastalığı,iş kazası/üretim zayiatı falan değildir .. Adına ne derseniz deyin, pazar çığırtkanlığı, mezat tellalığı, hanutçuluk veya işgüzar amigoluk.. İki taraf karşıkarşıya.. Mikropsi, Lilliput Görüşü, Makropssi falan da diyorlar. Bir tarafınki Alice Harikalar Diyarında Sendromu ; onca fırfırlı özne içinde kafalar karışık.. Diğer yandakinde, karşı tarafta Hipergrafi var. Zihinde biriken sözcüklerin bir kısmını ne olursa olsun, kelepir değerine elden çıkarmak istiyor yazar. James Joyce'un kahramanı genç Dedalus'un yaptığı gibi 'düşünme' , dünyayı anlamak için kaytaramıyacağımız tersi kötü, aksi mi aksi bir bio/politik faaliyet olarak duruyor tepemizde .. Sosyal bir sorumluluk bağlamında düzen/çizgi hastalığı gibi sersemsepelek genetik yatkınlık, nevrotik bir alışkanlıktır .. Ve asıl hatayı demeyelim ama, boşa pedal çevirten yönetici talepkarlar, değerli münekkitlere bu noktada yaptırıyorlar. Ayırd etme yeteneği olan bir 'auctor' olarak hergün yeniden işe başlayan salik, suya yazma ya da yitirmek üzere olduğumuz 'kayıp'ın bir anlık mülkiyetine sahip olma Görme bilinciyle, bu 'uçuculuk' üzerinden çalışıyor ya.. Düzeni ve istihdamı elinde tutan taraf ise inadına morfik kompozit kozmopolit tedrisattan geçmiştir! Gramsci, onlara 'organik enetellektüel' der ve bunların zihinleri değiştirip, piyasaları genişettiğini, toplumun inşasına ve tüketim alışkanlıklarına yön verdiğini' söyler. İmtiyaz, güç, şöhretin sahibi kurumsal entellektüeller yalnız değildir. İşgüzarların 'yazma' iradelerine, gönüllü hizmet erliğine karşın, holdinglerin maaşlı entellektüellerin dergilerine, gazetelerin kültür sayfalarına el atmış sürecin sıradışı gelişimini tetikleyen sosyal çevreleri, bir 'yakin' ları her zaman mevcuttur; entel/dantel camianın ağır topları, köşe yazarlarının ailesi, patronun karısı, sayfa sorumlusunun zarif, kırılgan sevgilisi, ötekinin bacanağı, kültür editörlerinin 'olmaz' diyemeyeceği sorumlulukları, mezhebine bağlı ideolojik sınırları vardır; can sıkıcıdır..
'Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şovenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkartma törenlerine rağbet etmek bir entellektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır.' diyor Edward Said..
Esamisiokunmamasıgerekengiller'dendirler ama 'Bilmiyorlar fakat yapıyorlar' lafına nispet yaparlar. 'Yakin' sayesinde Dünya bunların etrafında döner ; manşetleri süsleyen yerli çevreden üç/beşyüz isim kendi arasında 'çakma aydın' bir koloni, dışındaysa kolonyalizm yaratmıştır.. Uçak biletlerini yollayan global çerçeveyse üvertürdür. Büyük toplumsal fotografın eleştirisi ise bu hengamede bilerek, zorunlu nedenlerle 'hep' ıska geçilir .. Asıl yapılması gereken eleştiri buradadır ama arazi mayınlı ,korucular görevde, lejyonerler nöbettedir ; kimse girmek istemez .. Bu eleştirimiz yalnız Türkiye ile sınırlı değildir ; dünyadaki kültür hayatı da bu minval üzere, dar gurupçuluk dayanışmasıyla şekillenmiştir...
Kapitalizmin hizmetindeki kompitürizm rejimi bu defa iyi bir iş yaptı.. Derebeyi şatolarının kapı zincirlerini, vicdanı kara kapıkulu editoryasının iş bölüşümünü kırdı. Koçbaşı/travian işlevi gördü eşitsizleri eşitleyen teknoloji.. . Baskıcı 'okhlos' , çetrefilli düşünceden nefret eden 'güruh' için basit cümleler, açık kelimelerle üretilen gazeteler dışında bir alan, demokratik bir agora yarattı..
Biz ise sanatçıları bahane ederek bu çorak tarlalara girdik ; patronajın mülkü kabul ettiği yeryüzünde nüfuzu, temiz bir nefese tercih eden ölümlü insanın peşine düştük.. Şimdi, medya düzeninin klasik argümanlarını kullanmadan dışarıdan kaba çizgilerle hatırlatmalar yapıyoruz... Sermayenin çalışanlara, kültürün ise boş zamanlara ihtiyacı vardır. Okurun yüzde onu gerçek olsa bile önemli. 2 senede 150 bin okura ulaşan deney gösteriyor ki, bloglar böyle demokratik bir ortam sağlıyor .. Bir kitabın 3 bin basıldığı bu endüstriyel çirkefte, yazarın görünür olmak için müdavimi olduğu barlara, ağır dostlara, pahalı bedeller ödediği pazara karşın böyle mülkiyetten azade bir ortam var şimdi.. Teknolojinin, computer/bilgisayar, net rejiminin bize sağlanmış söz hakkı Bir şey'den ötedir.. Entelijansiyanın tek sesli korosuna karşı, trübünlerin solosu, çarşının/pazarın muhalefeti, kitlelerin amacı belirsiz soyut tasarımları reddetme hakkı var artık.. Hegel'in dediği gibi Gerçek somuttur.. Çünkü doğamıza aitir; belki can sıkıcıdır ama sahidir ve iyidir..
***
10 Nisan Salı : 2012
Sizin hayatınız bir tanedir ; belki gelecek kuşaklara daha iyi bir Dünya bırakmak için ondan da vazgeçebilirdiniz.. Şimdi evrende, Dünya gibi 700 milyon gezegen daha keşfetti bilim adamları.. Demek ki,bundan böyle gelecek nesil adına endişe edecek bir şey yok..
Batı, kendi ekonomik suretinden kepaze bir 'bilim' , gerekçeli bir sömürü felsefesi yarattı ; buna yanlış bilinçle kurgulanmış 'mantık' eşlik etti. Darwin, doğayı 'piyasa' gibi gördü, türler arasındaki ilişkilere 'rekabet' olarak baktı. Teşhiste hata, sentetik haplarla tedavi sürecini başlattı. Adına 'uygar' denilen İnsani Görüş'ün fenomeni doğada bir gedik açtı. Metropollerle birlikte kendine göre bir Hakikat alanı kurdu . Sanayileşme insanı, şehirler kırsalı kuşattı ; doğadaki istila buradan başladı. Ortaçağ'ın karanlığı/ataletinden kurtulan Yeniçağ'ın ürünü 'kapitalizm'in yarışmalar üstüne kurulu Hayat'ının, rekabetle kızışacağı çoksesli politikalara ve Zor'a gereksinimi vardı.. Aydınlanma ile sömürülecek nesneler dünyası görünür/ölçülür oldu. İnsanlar/halklar, ülkeler birer kobay gibi keşfedildi/tasniflendi, rakipleştirip düşmanlaştırıldılar. Teknolojisi/kutsalları, eğitimiyle, dünyayı paylaşımıyla Şiddet kurumsallaştı.. Doğuda 'oryantalizm'le keşfedilen dünyanın sömürgeleştirilmesi, Batı'da, Amerika'da yerli halkların soykırımına eklendi .. Kuzey'de/Afrika'da zenci köle işgücü, uygarlığın arka bahçesindeki barbarlığın dehşetini göstermeye yetmedi. Adına 'proleterya' denilen Batı'nın kendi mağdurları isyan ettiği anda Hindistan/Mısır/Çin/Osmanlı istilaları, sömürgelerden akan kaynaklar/paralar, finansal sermayenin yarattığı muhteşem uygarlığa rezerv oldu. 'Savaş' ilelebet sürdürülebilir bir şey değildi ; dünyada barışsa biraz hoşgörü, kısmi zayiatlarla her canlı topluluğunda kesintisiz devam edebileceği bir sistem olarak görülebilir, istese bilim tarafından gözlemlenebilirdi.. Biliriz ki yaşamı oluşturan temel unsur rekabet değildir. Yaşamı sağlayan doğa ile uyum, fiziği,kimyası,simyasıyla adına 'tabiat' denilen öz'e aidiyet bilinci ve işbirliği, her topluluk zekasında/hafızasında kendinin 'varlık' nedeni olarak gömülü duran karşılıklı yardımlaşma içgüdüsüdür.. 'Düşünceler, şeylerin insan zihnine havale edilmiş ve tercüme edilmiş halinden ibarettir' der Marks.(1) Örümceğin kurduğu ağ'ın mimarisi için ise 'bilmiyorlar ama yapıyorlar' demişti. Tepesi üstü duran Batı felsefesi, her türlü hinliğin sonucunu, insanlığın uçuruma giden ilerlemenin son noktasını/akibetini 'bilerek yapıyor' ; doğanın dışında yaşam formları üretmeye devam ediyor. Kapitalizmin has evlatları olan tüm isyankar ideologlarla birlikte Darwin'den aldıkları miras ile görüşlerini oluşturan Zizek'in de burnu çamura saplanmış. Fingirdek kapitalizmin amiral gemisinde -liberal/sol- parti var. İnsanlığın iyiliğini isteyenler cemaati, elektrik/sermaye gibi Aydınlanma/İlerleme felsefesinin bir ileriki hamlesini, -tüm ütopyacı ustalarına rahmet okuturcasına- yeterince kavrayamıyor .. İlluminati'nin post-modern bir ürünü olan GDO'larla birlikte evrimi deforme olmuş insanoğlunun sıkıntısının asıl kaynağını anlamıyor..
9 bin 500 yıllık önce Çatalhöyük'te toprağa ekilen ilk tohumla başladı insanlığın kendine yabancılaşması.. Kollektif zihini yaratan süreç, avcı/toplayıcı insanın sonunu hazırladı. Ali Sirmen, hafta sonu yazısında konuya değinmiş. İngiliz kazıbilimci Colin Renfrew'e göre belli bir bölgede tarımın başlaması, o çağda kilometrekareye ancak 0.1 kişi olan nüfus yoğunluğunun 50 kat artmasına yol açmıştır. 15 yaşında bir gencin 15 km uzakta yeni topraklara yerleştiği varsayılsa bu tarım devriminin yılda yaklaşık 1 km hızla yayılması demekti. Tarım Devrimi barışçı yoldan 1500-2000 yılda Avrupa'nın batısına ,okyanus kıyısına kadar ulaştı.. Zizek, 'Kapitalizm ile ekoloji arasındaki çatışma faydacı çıkarlar ile insanların ortak iyiliği konusundaki çatışmanın tipik örneği olarak görülebilir' diyor. Sorunun çözümü değil, 'ekoloji' diye tasnifleyerek 'Doğa'yı kategorik bir boyuta indirgemesi modern insanın Algı'sının aymazlığını gösteriyor. Batılıların içsel ayinlerinin/hümanistik gösterilerinin bitmez tükenmez günah çıkarma seanslarında İyilik felsefesi, Papa'nın dağıttığı 'sevap' gibi ucuza kapatılan tahvil değerinden işlem görüyor. Doğaya ait ruhuyla, ekonomiye ait bedeninin ayrılmasında, insan misyonunun yarılmasında 'yaban/cılaşan' bir kimlik doğuyor.. Hayattaki her nesne ya yaşama ya da ölüme ait ilişkimizi kuran, varlık süremizi yöneten/yönelten bir semboldur. Slavoj Zizek'in aldığı eğitimin gereği problemi ortaya koyuş biçimi , tarıma geçen insanoğlunun ataletinden doğan hastalıklarını, paranoyalarla geliştirdiği ekonomisini, mülkiyet yaratma kavramının savaşlarla süren macerasını anlamaya müsait değil. Elindeki kanıtları oluşturulmuş. Bilgiyle adına 'yaşam' dediğimiz Hakikatı sözcükleri kuşatmıyor, yalanlıyor .. 'Kıyamet Kapıda' başlıklı yazısında yer alan önerileri , dünyanın gerçekten soluğunun kesildiğini, şakaya/mecaza yer olmazlığı kavrayamadığını gösteriyor. Ekonomi tıkırında değil, a/ritm/matiği şaşmış sentetik heyula sallantıda. Felsefeci jargonun elverdiği ölçüde serbest bıraktığı merakı ikircikli .. Marks'tan emanet aldığı cümlelerle insanların yaşamlarını yeniden üretme ideolojisi talepkâr . Yapılan yanlışların yerine yenilerini koymaya zamanı yok ; aymazlık ek süre, hatayı devredeceğin nesiller , gösteri dünyasında şaşkınlık artı beceri ister.. Efendinin kim olacağını tartışan özgürlükçü ideolojilerde esas problem, özgürlüğün bir sahibinden, 'üretim' kavramının kurucu/taşıyıcı payandalarını yaratan iş bölümünden , kadroların efendisi saip'in belirsiz şemalinden, özgürlüğün muğlaklığı ve tanımlanmasından doğuyor. Blanqui'nin söylediği gibi 'doğanın ise efendisi yok..' 2009'da Londra/Birbeck'te İnsani Bilimler Enstitüsü'nün düzenlediği sempozyumda 'Nereden Başlamalı?' diye soruyordu.. Potenza/Yoksulların/insanların kudreti'nden aldığı gücü değil, yeryüzündeki tüm canlılardan aldığı borcu var uygarlığın.. Batakçı bir medeniyetin açığa kestiği senetlerler, vadeli tahviller üzerinden yaratılıyor kültür karmaşası. Kapitalizmin has evlatları olan tüm isyankar ideologlarla birlikte Zizek de Aydınlanma/İlerleme felsefesinin post-modern ürünü elektrik/sermaye ve GDO'larla evrimi deforme olmuş insanoğlunun esas sıkıntısını anlamıyor.. Gündüz Vassaf, Radikal'deki yazısında ..kendi yerimizi abartan türümüz, beyninin gücüyle geliştirdiği teknolojilere rağmen, uzaydaki yerini/adresini, oynak-mekanını kabul etmeye hazır değil diyor. Yapacak bir şey var mı?
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1084251&Yazar=GUNDUZ-VASSAF&CategoryID=113
(1) Kapital Cilt 1/XLVII
***
Einstein'a sohbette sorarlar. 'Dünya aptallarla dolu diyorsunuz, aptallığın tanımı nedir sizce? Bilge fizikçi cevap verir. 'Aynı şeyi defalarca yapıp, farklı sonuç alacağını uman kişi. Dehanın bir sınırı vardır, aptallığın asla.' Einstein doğru söylüyor da peki einstein olmayanlar aptallık yapmaktan kendilerini nasıl alıkoyacaklar? Doğru zamanda, doğru yerde bulunmanın avantajıyla Erol Akyavaş eğri çizgisiyle, doğru cevaplara ulaşmak için olasılıklara kapı açan, sanatın kılavuzluğuna değil, salt etkinliğine imkan veren bir şans yarattı döneminde... Bugünün gençleri bilmezler ; Türkiye bienallerle tanışıp , saçmalama hakkını sonuna kadar kullanan işleri görüp krizlerle sarsılan dünyadaki zıvanadan çıkmış hezeyanı içselleştirene kadar devam eden bir aşağılamadır bu . Onlar hep Akademia kaynaklı kinayeli bakışların hedefinde olmuşlardır . Mübin Orhon, Abidin Dino, Burhan Doğançay, Bedri Baykam, Yüksel Arslan gibilerin Türkiye'de meslekten gelmemesini dert edinip eğri çizgiye takılıp kalanlar, asıl soruyu kaçırmışlardır.. Burada sözünü ettiğimiz bu alternatifi olmayan garip adamlar cumhuriyeti, demokratikleşen ülkenin büyük bedel ödemiş öncü zihinleridir. Bugünün sanatı artık o istem dışı çatlağın açtığı kanalda ilerlediği için Akyavaş'ın meşruiyeti ve önemi bir kere daha artıyor ama bu önemi yaratan 'Neden' sorusu hâlâ askıda bekliyor..
Ancak saçmalamayı göze alanların, aynı hatalar içinde debelenerek dolaşmaktan, tekrar tekrar aynı yanlışları yapmaktan kurtulabilme ihtimalleri vardır. Erol Akyavaş bir soru soruyor ; işaret parmağına bakan 'sanat' camiası zaten işaret edilene/gösterilene, şey'e mesafeli. Düşüncenin ederi, değişim değerine yenik. En sonunda 'pazar', soruyu dondurup, süreci kilitliyor; sanatçının sonu bu dünyadan azad, resminin mezat.. Kasap et, koyun can derdinde, sergi Galeri Nev'de..
Yolumuz sık sık düşer, sohbet ederdik. 1970'lerde hoca, Akademideki atölyesinde öğrencileri etrafına toplar, 'doğru dürüst adam çizemeyen adamdan 'iyi' ressam olur mu?' derdi ; mesajını verirdi : anlaşamazdık. Peki 'iyi' ressam kimdir? Yaşasa Cemal Tollu'ya ya da ömrü uzun olsun Dinçer Erimez vd. yetiştirdiklerine sorsak alacağımız cevap bellidir. Altan Gürman'la bile başları dertteydi çoğunun. Bugünse ölçüler, kavramlar değişti. Daha önce 'görünüş' idi diyor Deleuze, ilave ediyor : 'Kant ile Fenomen, 'beliriş' oldu.. Kant'ta sıçrayan fenomoloji gibi yaşadığımız dönemde 'Kavram/concept' de değişmiştir. Erol Akyavaş, iyi bir ressam mıdır? Kavramsal olarak düşüldüğünde iyidir, çünkü onun resmi 'Ben kimim?' sorusunu arar.. Bizim için kafidir bu soru , amma onun ilgili çevrelerden, akademik dünyadan icazet almasına, ressam/sanatçı olmasına yeter midir? Eskiler için olanaksızdır ; pazarın gereği bugün cevap 'evet' ise de tortular vardır.. Marks'ta bile dönüşümün g/ereği muğlak bir ifadeyle belirsizleşir. : ' Sanatsal üretimin artışıyla belirlenen dönemler, toplumun genel gelişimiyle ya da onu oluşturan maddi temellerle ilgili değildir.'* der. Zor olansa tarafları uzlaştırmak ve bunun yol açtığı hasarı onarmak, belirsizliği cevaplamaktır.. Yarılmada savrulan taraf yara almamacasına derlenebilir. Kültür, okuldan öğrendiklerimizi unuttuktan sonra geri kalandır derler. Ev ödevi Tevrat'taki 'peres' kelimsinin anlamı ve hikayesi..
Einstein ile yapılan sohbette sorarlar. 'Dünya aptallarla dolu diyorsunuz, aptallığın tanımı nedir sizce? Bilge fizikçi cevap verir. 'Aynı şeyi defalarca yapıp, farklı sonuç alacağını uman kişi. Dehanın bir sınırı vardır, aptallığın asla.' Einstein doğru söylüyor da peki einstein olmayanlar aptallık yapmaktan kendilerini nasıl alıkoyacaklar? Saçmalama şansını kullanarak. Ancak saçmalamayı göze alanların, aynı hatalar içinde debelenerek dolaşmaktan, tekrar tekrar aynı yanlışları yapmaktan kurtulabilme ihtimalleri vardır.. Onun için biz de sanatın normal mecralarına , ansiklopedilere, sanat dergilerine, felsefe kitaplarına değil, sıradışı itilmişler/kakılmışlar cemaatinin toplanma alanlarına, son kişotlara yani sözlüklere bakıyoruz..
'Ben kimim?' sorusu, kimlik erozyonunu gidermiyor, perçinliyor. Buna rağmen 'Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık, bütün dünyanın sırrını öğrenmiş olurduk' diyen bilge yalnız değil.. Günlük hayatın kahrmanlarında reseptörler açık..
Ekşi sözlük, bilgeler yatağıdır. Normal bilgi'nin öğretemediği anda devreye girer : algıdaki paralaksı çözer.. Kullanımdan doğan farkları yaşlı dinazorlara ekşi bilgeler çok daha anlamlı ve çabuk, çağa uygun bir üslupla öğretebilir. Biz de baktık Concept/Kavram/sal Sanat hakkında Türkiye'de bir başka zaviyeden bakılınca ne yapılmış, ne denilmiş diye ; Hıfzı Bey'in torunu Ali Nur'a rastladık. http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=alinurv+articles adresinde Ekşi bilgesi Anzaar 'dan öğrendiklerimizle durumumuzu güncelleyip devam ettik.. Gördük ki, 'Ben kimim?' sorusu, sen benim kim olduğumu biliyor musun aymazlığına dönüşmüş. Sanat üstünden kitleye dönük bildirimler kimlik erozyonunu gidermiyor, perçinliyor... Kıyı kasabası, balıkçı sandalı ; şehir bize uzak. Gördük ki, sonuç itibariyle dinazorların hissikablelvuku pazarın diline/dimağına, dinamiğine uygun bir şeyler söylemesi, dışarıda kalarak müdahil olması, serzenişte bulunması mümkün değil.. Biz gene bildiğimiz minval üzerinden sanatta nasıl'dan çok, neden'i arayan konsepte dikkat ederek 'Ben kimim' sorusunu sanatta sormanın öneminin altını çiziyor, devam ediyoruz..
9 Nisan Pazartesi : 2012
Sandık saçıldı; gizli/saklı kalmadı. İncik/Boncuklar dahil terekeyi süpürdüler.. Küçümsediğimiz sanılmasın, orada da sanatçının entellektüel azametinin cevapsız sorularını, endişelerini, pırpırlanmış yüreğinin ritmi bozuk da olsa iç sesini duyuyoruz. Erol Akyavaş sergisi, geçtiğimiz Cuma günü 18:00'de Galeri Nev'de açıldı..
Adam Smith'ten intikal eden popüler ekonomik motto 'Laissez faire, laissez aller, laissez passer' der. Yani, Bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler ... Hayatı ve her şeyi organize eden 'Görünmez El'in üstünde çok bilenlerin hiyerarşi uyguladığı dönemler geride kaldı.. Cenderenin yıkılmasına neden, pazarın her değeri belli bir ritmle ticari bir metaya çevirmesidir. Bu işin bir yanı ; yıkılış'ın diğer tarafı, Erol Akyavaş gibi aykırı soruları olan fülanörlerin, modernizmin gerçek öznelerinin oyuna çomak sokmaları, kendi dışında kuralları konulan bu maraza rekabete -şartları denk getirip- metazori katılmalarıdır.. Birilerine rağmen onlar ,Bırakmasa da yaptılar.. Eşiğe asılı kalanlardan Oğuz Atay,Yusuf Atılgan, Halim Şefik Güzelson, Barlas Özarıkça ve diğer isimsiz adı/sanı belirsiz kahramanların yanında, onların omuzbaşında Erol Akyavaş da sarkastik eleştirileriyle kim'liğin ciddiyet sarmalında gedikler açmıştır.. Onlar, kazandıkları mevzi ile burjuva aristokrasisinin 'hâz' egemenliğini bir nebze yıkmışlar, sanatı fildişi kulesinden biraz kıpırdatmışlar, hata yapma hakkını bolca kullanarak ve yalpalayarak koordinatlarını arayan düşünceyi bir aracı, hatta ve hatta sanatlarının asli unsuru kılmışlardır... Sergi, pazar'ın bunu dahi 'Satılabilir' kılması adına 'kapitalizm' denilen ucubenin ne'liği konusunda izleyiciyi bir kere daha yeniden düşünmeye davet ediyor..
Amerikan uydusu WISE, gökyüzünde 560 milyon yıldız ve galaksi görüntüledi. Geçtiğimiz ay Nasa bu fotografları bir katalogda yayımladı . Ardından Güney Çin'de bulunan 11 bin yıl öce dünyanın buzul çağından çıktığı dönemde yaşadığı düşünülen 'Kızıl Geyik İnsanları' adı verilen fosillerin bulunduğu açıklandı. Dünya daha tarıma geçilmediği, insanların hayvanlar gibi avlanarak yaşadığı ve doğanın verdiğiyle yetinerek üretmediği bir dönemden bahsediyoruz. Makro/mikro verileri sağlayan bu bilgileri değerlendirdiğimizde sonsuz oluşum içinde insan denilen varlığın çok mu çok kısa tarihinde , kendi konumunu/koordinatlarını kavramak için çabaladığını ve yolunda büyük yol katettiğini görüyoruz. Felsefe gibi Bilim'de aynı sorunun peşindedir : 'Ben kimim?' Yaşadığımız dünyada her renkten ideolojinin buna vereceği makul cevaplar olduğunu biliyoruz. Ama gene de 'Ben' ve 'Kim' den 'ne' kastedildiği sorusu fiziki bir mülkiyetin sahipliğini gerektiriyor. Canalıcı soru şudur : Zekanın geleceği tasarlamak adına kendini parçaladığı , her bilginin bir parçanın mülkiyetine verildiği kozmosta, yekpare akla, zekanın bütününe ulaşmak için insanın yapacağı bir şey var mıdır? Bundan sonrasına Holkheimer ile devam edelim : 'Bir zamanlar sanatın, edebiyatın ve felsefenin amacı varlıkların ve hayatın anlamını açıklamak, dilsiz olan herşeyin sesi olmak, doğaya acılarını anlatması için bir dil vermekti. Başka bir deyişle, gerçeği adıyla/sanıyla haykırmaktı. Bugün doğanın dili koparılmıştır. Bir zamanlar, her sözün, çığlığın ya da jestin içsel bir anlamı olduğuna inanılırdı. Bugünse hepsi sıradan bir olay, bir rastlantı olarak görülmekte.'
Her ustalık bir 'sır' taşıyorsa, toplumla paylaşılmayan bilgisiyle zenaat, şenaat ile mi ayakta kalır?. Fashing ve Faşist kelimeleri bambaşka çağırışımlar yaparlar ama aynı kökten 'demet/birlik' anlamındaki Fasches'ten üremişlerdir. Ben Kim'imin temelinde yatan müphem/belirsiz olan seçeneği, parelel duruşlar, analojik/ benzetmeye dayalı dokunuşlar ya da temsiliyet, geçmişi kuran 'kök' davranışı bugün tanınmaz kılabilir, doğadaki tek akıl sahibini kendine yabancılaştırabilir mi? Bir'lik iyidir de her birlikten 'kast' aynı mıdır? Varlığın teklik paranoyası sorunludur; agnostik tavrında birliği onaylarken, çokluğun önünde tek başına kalmayı kabullenememektir . İnkar/ikrar aynı sürecin iki ucudur, birbirlerini yaratır, birbirinini tamamlarlar. Birinin son hakimiyeti sürece ket vurur, düşünce tutulur ; ermiş 'akıl' düşünce olmaktan çıkar.
Aydınlanma totaliterdir; Brütüs'ün yaşadığı yerde Sezar'ın sonu kaderdir..
Yahudi tüccarın kafasını uçurmak üzere palasına sarılan yeniçeriye 'dur ya' derler 'ne yapıyorsun!' 'Bunlar, İsa peygaberi öldürmüşler' diye cevap verir yeniçeri. Bunun binbeşyüzyıl önce olduğunu söyleyenlere 'ben yeni duydum!' der. Değiştiren, değişime ivme veren değil, kapalı toplum olmanın zaruretiyle son duyan biz olduk her zaman.. Hele ikibinlerden önceki alacalı zamanı düşündüğümüzde, burada/Türkiye'de her şekilleniş geç gelen bir bitimin son noktasının ötesine geçmiş/gecikmiş bir kavuşmadır. Herkesin bildiği eprimiş gerçeği, Türk entelijansiyası rötarlı bir keşifle farketmiş ve coşkuyla kutsamıştır..
* Örnek isteyenler bol kaynak var..Bk. Zeynep Orallı Milliyet Sanat Dergileri 29 Eylül 1972 Sayı 1'den itibaren...
Aydın, profilini Tanzimattan devralmıştır. Tarihsel süreçte Cumhuriyetin yarı münevver talebeleri, Batı'da eğitime tabii tutulan entelijansiyanın misyonerleri, sanatta/kültürde başkalarının acısını çeken değil ama, başkasının dertlerini, kapitalist toplumun iç dinamiğiyle ürettiği problemleri zevk edinen mesihçi bir tarz geliştirmişlerdir.. Mutemedlerin karşı yakasında duran bizim müstariblerin kendi soruları , mağdur/mağrur çelişkisinden doğan hiyerarşiye karşı itirazları vardı. Soluk kesen propogandaya rağmen kimliği/kişiliği olan, üretiminin Bir nedenini ve köklerini arayan yerel düşünce rejim tarafından iktidarsızlaştırılmıştır. Cemil Meriçler, Atilla İlhanlar, Nazımlar/Fazıllar, Doktor Hikmetler , kısmen Bedri Rahmiler, Erol Akyavaşlar marjinal çıkışlar olarak görülmüşlerdir. Ortak paydaları sürüden ayrılmaktır. Bunlar, eksen tarafından itirazları ağızlarına, as'l soruları ceblerine doldurularak sintineye itilmiş ve ötelenmişlerdir.. 'Eksen' sözcüğünü, 'kim?' sorusunu, Marks'ın III.Napolyon'u eleştirdiği gibi analım.. Adlarını, sloganlarını ve kılıklarını ödünç almışlardır.. Yeni tarih sahnesinin bu dekorunda ölmüşlerin kılığında, emanet kostümleri, eğreti maskeleri ve absürd bir dilin jargonuyla çıkmışlardır.. Birincisi trajediydi şimdi ise komedi... Benim aklıma Zeki Faik İzer'in Eugène Delacroix'nın Hürriyet'e Doğru resminin uyarlaması geliyor; Türkiye'nin içler acısı tablosu bu..
Cumhuriyet dönemi devlet ideolojisiyle beslenen ressamlar, akademi ve benzeri kurumlarda bir 'kast' yaratmışlardır. Doğrusu/eğrisi, nizamı intizamıyla memurin bir doktorindir; 'dünya görüşü' olarak olmayan pazarı değil ama eğitimi denetler.. Yetenekleri olduğu kadar, devlet eliyle körüklenen zaafları başka bir dünya varmışçasına bir müddet yaşatır; lakin, pazarın kurulmasıyla provokatif düşünceye gebe 'sanat', halefinden önce ölmeye mahkumdur.. Çünkü ne talebi, ne yerinden edilmişlikle tanışabileceği bir sıkıntısı ne devlet reformları dışında değiştirebileceği bir ufku/vizyonu vardır.. Fikret Mualla'nın düştüğü durum ortada. Durduk yerde bambaşka işler, mecazı aşan sözler cesaret ister. Sanatçının içsel bir yolculuğun devamında 'vav' yazması ya da başka bir şeye işaret etmesi arayışa dönük dikkate değer seçimidir. 1960/70'lerden öncesi muammadır. Parasal değil, zihinsel yokluk/yoksunluk içinden çıkmış bir kuşaktır. Dolayısıyla hayal gücü, sermayenin bünyesine entegre edilmiş değişken entellektüel sermayenin aylaklık hakkı olarak değerlendirilemez. Tersine kendi mezar kazıcılarının hayaletlerini istihdam eden ve değişim değerine taraf olanların talep ettikleri hazların tersine, giderek artaran ayrılan ve aykırılaşan bir karşıt güç oluşturur. Bu gücün ertelenmiş değeri, ürettiği erken/yersiz, netameli sorulardadır. Teoride cevaplarını verdiği halde, pratikte insanın kaale alınmaması, toplumun çaresizliğinin çözümsüzlüğünü kabullenişidir. Menzilin olmazlığı politik bir keşif değil, aksine fısıltı halinde bu ahir zaman çağında herkesin ortak sırrıdır.. Ferasetini kayıp durumunu kabul etmiş/boyun eğmiş, satın alınmıştır. Tüm dünyada 'Birey' ismi, 'Tüketici' sıfatıyla tanelenmiş, lanetlenmiş, tashihlemiş/tespitlemiştir. İnsanın teslimiyetinin besberrak ayan/beyanlığı, mübadele rejimi tarafından dönüştürülmüş, kendisi tarafından onaylanmıştır.. İthal edilen tüm ütopik ideolojilere sinen bu kurban ritueli, tanzimat aydını fermanıyla Gelişme/ilerleme-Aydınlanma adına içselleştirilmiştir.. Başkalarının acısını gönüllü çeken mesihci bir okumadır önerilen. Peki burada ben/bize ait yaşanmış olana dair tespitler, sınırın ötesine geçen ifşaatler, pırıltılı otoriteyi ya da meş'um özneyi yerinden eden aykırı soruları ya da mültefit sitemleri olamaz mı? Her zaman yönlendirici olan Cumhuriyet Kültür sayfası, Batı'dan devşirme entellektüel ideoloji için mümbit bir alandır ; örnek bol. Bakınız 3 Haziran 2011 Venedik Bienali http://www.zeyneporal.com/yazilar/2011/03062011.html gibi binlerce tuzak yazıdan bahsediyoruz. Ortak suçun unsuru Akıldır ; yerel davranışından, ulusal doğasından ayrıldıkça, bir başka şey'e dönüşerek kollektifleşmiş, evrilerek değil çürüyerek toplumsallaşmıştır.. Yabancılaşma kişiden başlamış, topluma sirayet etmiştir. Dinlerden devşirilen izm'lerle devam eden sistemin öğütücü çarkında 'fedai' özne kavramı, tüm müstemleke kültürlerde legalleşmiştir .. Tarihsel süreçte Cumhuriyetin yarı aydın talebeleri cemaati, entelijansiyanın misyonerlerinin şefaati ve aforizmalarıyla kim'liği ait tüm soruların önü kesilip hiyerarşik işbölüşümünün dayattığı 'zor' ile iktidarsızlaştırılan yerel 'sanat' tarihi yazanın defterinden, geleceğe arşivlenen resmi kayıtlardan silinmeye zorlanmıştır.. Gene de yalnızca yurt dışına yerleşmiş olmalarının ayrıcalığıyla her zaman varlığından haberdar olunanlar, asimetrik bakmayı iş edinen Spinoza genetiğinden gelen bu mercek ustaları sayesinde toplumun kurucu ögesi olarak bugün yeniden tartışmaya katılabiliyor. İçeride yaşayanlarsa hala kayıplar ülkesinde 'yok' hükmünde.. Doğru soruları politika, siyaset, ekonomi, Cumhuriyetin kültür muallimleri sormadığına göre Erol Akyavaşların sanatı kullanarak çeprevre duvarları içinde boğulan bireyin beyaz duvarlarla aynı dokuyu önce yaratması sonra yarması, münferit sorular oluşturması, zamanın ötesinden tartışmayı kışkırtması yanlış mıdır?
* Attalli marks / Biyografi s 186
* m horkhiemer A.T. s125
***
7 Nisan Cumartesi : 2012
4 Bölümde Ütopya ; filmin adı bu. 9 Nisan Pazartesi Ankara Bilkent ve 12 Nisan Perşembe Eskişehir Anadolu üniversitelerinde gösterilecek..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1084334&CategoryID=82
***
5 Nisan Perşembe : 2012
Şevket Sönmez / Galeri Merkür 'de 13.04 -05.05.2012 "A MENTAL ORNAMENTAL // UN ORNAMENTO MENTAL", Centro Provincial de Artes Plasticas Y Disero, Cuba, 06.06 - 11.07.2012 "Penso MAS Existo", Espaço Bento Martins, institution Junta de Freguesia de Carnide, Lisbon..
Merkur tarafından temsil edilmekte olan video ve resim sanatçısı Şevket Sönmez, bu yıl içinde iki yurt dışı projesi gerçekleştiriyor. Küba'da ve Lizbon'da gerçekleşecek sergilere katılacak olan Şevket Sönmez, farklı görsel ve mental çelişkiler kullanarak, evrensel bir dil kurgulamayı, güçlü duygular nakletmeyi amaçlamaktadır.
İlk olarak 13 Nisan - 5 Mayıs tarihleri arasında Küba'daki sanat merkezi Centro Provincial de Artes Plasticas Y Disero'da "A MENTAL ORNAMENTAL // UN ORNAMENTO MENTAL" başlığı altında sergilenecek yapıtlarıyla izleyicilerle buluşacak olan Sönmez Havana'daki sergisini ironik bir başlıkla tanımlıyor "A Mental Ornamental" ile bugünkü sanat dünyasındaki paradoksal durumun altını çiziyor. Şevket Sönmez'in bu yıl içindeki ikinci yurtdışı projesi olan Lizbon'daki Espaço Bento Martins, institution Junta de Freguesia de Carnide'deki sergiye katılıyor. 6 Haziran - 11 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek sergi " Penso MAS Existo" adını taşıyor. Sergide yeni işleriyle yer alacak olan sanatçı,, hem Küba'da hem de Lizbon'da birbirini tamamlayan ve devam ettiren bir konu üzerine odaklanıyor..
Galeri Merkür / 90 212 225 37 37, 90 212 231 69 87, 90 212 231 55 07
www.galerimerkur.com
***
Aydemir Ökmen
7 Nisan/6 Mayıs 2012
Renk Senfonileri / Galeri Selvin , Arnavutköy
www.galeriselvin.com
***
Sarkozy iyi bir örnek, Arap Baharı pahalı bir tecrübedir; zekasından çok gücünün kudretiyle küstahlaşan Batı, barbarlıktan türemiş uygarlık masalını ve fobik demokrasisini dünyaya cilalı bir metin, karşıkonulamaz bir cazibe olarak pazarlamaktadır.. Yalanı sürdürmek beceri ister; doğruluk ise akan nehrin yatağı.. Yalanların efendisi Frenk uygarlığı, kendi kurduğu düzende 'iyi' kavramını sürdürülebilir yaşam ile bağdaştıramadı..
***
4 Nisan Çarşamba : 2012
Batı'nın kitlesel tüketim ideolojisine karşı Aydın, yoksulların vicdanı olmak zorunda... Kültür hem kazanan zenginlerin, hem de kaybeden tutunamayanların kullanımında olan etkili ve cilalı bir araç .. Sanat, 'güzel' demekle açıklanmayacak çetrefilli bir uğraş. Önemli olan sizin nerede durduğunuzu, hayattan ne beklediğinizi bilmeniz..
Başta sanat olmak üzere tüm katagorilerde yanılgı dolu tezatların açıklanabilir karşılığını bulmak zaman alır. Herkes bir şeylerin iyi gitmediğinin farkındadır.. Her kültür,bir önceki dönemin yanlışlarını sırtlanarak, mülkiyet edinerek, sahip olarak, müzeleştirerek / kategorikleşerek ilerlemektedir. Süpürülerek yaratılan boş alanlar ancak, insanın omuzladığı hazinelerinden safra atarak/doğal şartlarla kaybedilerek açılmaktadır. Kapitalizmin yarattığı dumura uğrattığı bilinçle,kültürün insanların mülkiyeti haline gelen metalara dönüşmesini önleyecek bir irade yoktur. Çünkü kapitalizmin mantığı 'elegeçirme' ve baskılama üstüne kuruludur. Kültür editoryasıysa, kapitalist talanla sahipliği ele geçirilen kültür nesnelerinin olması gereken amacını kavrayamamaktadır. Kültürü bir alt kategori, sermayenin işletmeleri olarak gören özerk aydınlar, Batıya bitiştirilmiş edebiyat kökenli entelijansiya ,ham beyinleri tedirgin edici kapalı bir amaç dahilinde gütmektedir. Kolonyalizm efendilerine, neslin yeni sahiplerine işgüzarca alan açılmakta, piyasa edinme amaçlarına parelel gittikçe şekilsizleşen, amorflaştıkça garipleşen sahiliğini kaybetmiş etik değerlere büyük önem vermektedirler. Münzevi anlam yitirmiştir, sorumlu entellektüel ise sorumsuz gençliğe yabancılaşmış bir sürgündür. Gören pazarı kızıştıran cazgırların, mal satan hanutçuların yetiştiği okula bir anlam veremez.. kültür editoryasının tezgahını zengin sanırlar. Kültür ögelerinin fetişlere dönüştürülerek meta olarak dolaşımı, gazetelerin baş köşelerinden 'sanat' haberi olarak işlem görür. Bu tür ticari/tecimsel etkinlikler müzayede başarısı olarak gün aşırı verilmektedir. Nesneyle eşleşen kültürün içindeki perdenin ardındaki saklı olansa bir başka gerçektir ; obsesyona uğramış devşirme bir ruhtur; satılansa emperyalizmin hizmet dökümü, talimatnemesi, blogsureti, ajandasıdır..
Günahkar sömürgeciliğin, esas suçlu kapitalizmin Babil sürgünü zamanı gelmiştir. Geçmişin bozuk algısını değiştirecek kararlılık ancak zihniyetin paradigma değiştirmesiyle mümkün olacaktır. Kapitalist ahlakın yarattığı tüketim kültürü bugün dünyanın başına beladır.. Aslı çok tartışmalıdır ve Marks'ın normatif görüşleri güncelleştirilmemiştir. Kültür ve doğa 'nesne', ticari değer hiç değil, asıl öznenin hakikatı, yaşamın aynasıdır; birlikte hareket eden vücuttur.. Kapitalizmse gölgeyi metalaştırmaktadır. Sonu kötüdür. Bu hikayenin nihayetinde ya tabiat ana ölecektir ya kapitalizm.. Evo Moreles gibi üçüncü dünya denilen dünyanın kırlarının, Amerika'nın hoşuna gitmeyen aykırı liderlerinin söylediklerini bu bağlamda doğru okunması gerekmektedir..
***
3 Nisan Salı : 2012
Sırtlan gülüşüyle Amerikan dışişleri bakanı Istanbul'daki toplantıya katıldı. 'Ne güzel komşumuzdun sen Suriye' dönemi kapandı .. 'Oryantalizm' yalnız yayılmanın meşrulaştırıldığı değil, öteki tarafta kalanın da kendinden yabancılaştırıldığı bir işgal politikasıdır.. Dünyada , babadan oğula geçen iktidarın öznesi olan bir diktatöre karşı olmak, yeterli destek ve ciddi bir sempati, yaygın/büyük bir kamuoyu sağlamıştır.. Ortalama beklentisiyle sağ/sol liberal gözde kırılma yaratan anomali aynıdır ; meşrutiyetini yitirmiş elli yıllık köhne rejim teşhir edilmelidir. Problemin kabul edilebilir olan kısmı, kırık çanağın onarım bekleyen parçası budur. Hafız Esad'tan sonra gelen Başar Esad'ın durumunu imkansız, iktidarının 'nedeni'ni gülünç kılan ise aynı durumdur. Ülkeyi bekleyen açılımda aynı nedeni görünürde yaratan 'özgürlük' paradoksu, yetkiyi 'oğul' olmasından alırken verilen taahhütler, ileriye doğru gitmesi gereken sürecin aksi yönde devamını gerektirir... Amerika zaten apartta bekliyor . Dolayısıyla kural ihlali, mantık hatası yaparak, kendini iki tarafın tam da ortasında bulan Suriye diktatoryasının temel figürü Esad'ın asimetrik tüm beklentileri karşılama ve kazanma şansı yoktu.. Süreç beklenebilse, Baas'tan üreyen sonuç zor'la yarılmasa, Başar Esad'lı diktatörlük Şark kurnazlığına itilmeden dünyadaki ivmeyle Gorbaçov gibi farklılaşabilirdi.. Bahisler yükseldi : fotografa 'kan' düştü ; başta El cezire ve diğerleri sürek avına dönen mücadelede koro halinde senaryo üretti.. Ortadoğu'da Parvos Efendiler, hep haklı olduklarının bir nedenini, gerçeğin içeriğinden değil, kurmaca hakikatın çaresizliğinden alırlar. Blöflerinin denk gelirse yaptırımı, Avrupanın efendilerinin yekpare olarak masanın öteki tarafında oturmalarının ağırlığı vardır. 'Hak' bildiğimiz, zekalarından çok gücünün sonucu olanla deneyimlediğimiz Batı, uygarlığını/demokrasisini teşhir/tecrit edilemez cilalı bir metin olarak sunmaktadır bize.. Yakın coğrafyada Kurt/kuzu hikayesi, hikaye olmanın ötesinde, herkes için fiziksel bir imtihan yaratmıştır... Sürekli planlar üreten Annan'ın çantası dolu.. Bölgenin kilit ülkesi olan Türkiye, elindeki kartlarla/omuzundaki yüklerle zor bir sınavdan geçiyor; iki ucu keskin kılıç..
***
Elim bir kaza sonucu kaybettiğimiz Sevag Balıkçı’nın seramik çalışmaları, doğumgünü olan bugün izleyiciyle buluşacak. Cihangir’de Jash İstanbul Sanat Galerisi’nde açılacak ‘Eksik’ adlı sergi, 6 Nisan’a kadar görülebilir.
***
2 Nisan Pazartesi : 2012
İnsanlık ne ayıplar yaşadı; en büyük suç 'en' uygarındır her zaman!



'Timsahın gözyaşlarıdır, insan hakları bildirgesi. Anlı şanlı başkaldırı hareketleri, dünya siyasi tarihinin akıllı/aydınlanmacı, ilerici önderleri, çağdaş özgürlük örgütleri, post modern sivil toplum kuruluşları, iyilik tacirleri falan.. İsa'nın mesajına 'müjde' derler. Misyoner entelektüel inkar etse de, asıl cürm'ü perdeler,merkezde duranı karartır; öznenin şimdiki zamanını erteleyerek kazanacağının peşindedir. Feda etme eylemini Hristiyan retoriğinden ödünç almıştır. Çağın kapısını çalarken emanet törenselliğiyle mühürlemiştir geniş zamandaki münevver duruşunu. Batılı aydın, makinalar varken ve çalışırken insanlara isyan ederek kazanacakları daha iyi bir dünyanın ütopyası müjdeler... Şifre enerjidir, elektrik Blanquie'den bile devrimcidir. Silezyalı dokumacıların isyanı bilinir, Selanik'te, Makedonya, Halep'teki yemeni imalatçıları, Sivas'da, Harput'ta Halep'deki fes boyamacılarının kapanan tahta tezgahlarınıysa tarih yazmaz.. Hepsi, daha önceden rezarvasyonu yapılmış tarafları, amacı/kaderi,hedefi belli, tasarım olarak değeri, taraflara getirisi olan muğlak ve karanlık bir hikayedir. En başta kraldan önce Marat ölümüne kucak açar. 1789'da değil, 1894 Ocak da XVI.Luis'nin ihtişamı biter ve kafası sepete gider. Nisan da solakların Dantonu, Temmuz sonundaysa Robespierre.. Saint Justlar ve diğerleri çelik giyotinin altına kafalarını ve umutlarını uzatarak değişimin olanaksızlığına, üretimin imkansızlığına teslim olurlar. Hiç gerçekleşmeyen burjuva demokratik devrimi Fransa'da hayal, Prusya, İngiltere, Avusturya'da ise bir korku hikayesidir. Kralın eterik bedeni, Napolyonun gölgesine siner. Parfüme kan ve sülfür karışmıştır ; ağır koku, Fransanın üzerinde yüzyıl boyunca dolaşır . Ne ki, ontolojik olanla hamasi olanın bağlantı noktaları tarihsel süreçte denkleşmemekte inad ederler.. Doğru yer, doğru zamanla bir türlü rastlaşmaz. Tarihi yazan Batı'dır, mutekebbirdir, zengindir, haristir, ikirciklidir ve yalancıdır. Sermayenin zangoçu alarm verdiğinde hayaller gider, nefer köyüne döner ; geriye açlığın/yoksulluğun, ötelenmişliğin kabusu kalır.. Buna karşın hep olan, olmaya devam edecek bir başka gerçek ise eşitsizler arasında kurulan bu rezil oyunun, sürekli yenilenen yalanların, gündüz riyalarının, toplum rüyalarının bütünselliğini, kâbusun materyalini, malzemenin bilincini korumaya devam eder.. Artı Değer olmadan uygarlık kurmak, ekonomisiz toplum yaratmak, ütopyanın çarkını çevirmek mümkün değildir. Marks, özneye buna -ve Proudhon'a- rağmen sosyalist ütopyayı önerir ama sömürünün kaynağı olan 'artı değer' kavramıyla yüzleşecek/restleşecek bir çözümü ideaların evrimi içinde gömülü bırakır. Cevher toprağın derininde, çözüm dalın besinindedir. 'Nasıl ki gönüllü , üretken etkinlik insanoğlunun tattığı en üstün haz ise, zorunlu çalışma da en haşin ve aşağılayıcı cezadır.' der. Maskesi kırmızı, beyaz, kara ya da yeşil olsa da emek/sermayeden beslenen mübadele rejiminin yaşattığı tek beden vardır. Dünyada binbir rengi olan, nükleer felaketlere davetiye çıkartan, azami istihdamı ve sanayii kuran tek bir sistem vardır. İnsanlık idealini gerçekleştirip özgürlük şiarıyla sınırları/ekonomisi, askerleri, öğretmenleri, bankacılarıyla müesses nizamı kuranların buna cevabı yoktur .. Bankacıların ya da proletaryanın idealleştirildiği, malzemesi halüsinasyon olan her reji/mde camdan suretler, buzdan kütle en sonunda erir ; doğa/insan çatalında aykırılığın çözümlenmesi değil de, mefhumun zorunlu çözülmesi kaçınılmaz olur.. Buna karşın hep olan, olmaya devam edecek gerçek ise eşitsizler arasında kurulan bu rezil oyunun, topraktan kopartılmış hakikatın sürekli yenilenen yalanların ebediliğidir. Sanayileşme/ilerleme, modernizm taleplerinin bütünselliği, kâbusun ontik bilincinin muhafazasıdır ; bozulmuş refleksin şarlanmış kollektif davranışında mumyalanmış 'fenomen' korunmaya devam eder. Metafor acziyeti saklamak adına yeminlidir. Kant'ın bayrağını Hegel'den devralanlar, Feuerbach'a yahut Marks'a yanaşanlar, Sartre ya da Negri'ye sırnaşanlar, mübaşirlik görevini oynayanlar yılgındır ve 'aydın' geri çekilmiştir.. Sonunda sahnede adına konuşulan iki sembol, dünyada tüm taraflara inat gerçek olan ve haz ile acıyı eşitsizce paylaşan o iki taraf, soyutun çözülmesinde açığa çıkan bariz hakikatın taşıyıcısı o iki kişi kalır.. Mağrur ve Mağdur. 1789'da 1917'de 2012'de Afrika aynı Afikadır . Çünkü Hegel'in söylediği gibi Afrikanın tarihi, zengin entelijansiyanın züppe/zıpır aydınlık tarihinde hükmü yoktur. Onların talepleri, ruhları obsorbe eden gündelikçi kahramanlar, hayallerine üfüren uçucu ideolojiler tarafından tarihin en başından ele geçirilmiştir. Örtü kalkar, gerçek belirir. "İnkıraz devri aydının fârikası, hazinelerinden habersiz olmak. Bu aydın bir ışık kaynağı değildir artık, sırları dökülmüş bir aynadır" diyor Umrandan Uygarlığa kitabında Cemil Meriç .. Gençlerin sözlük karıştırtmasına değer cümlelerdir bunlar...
***
1 Nisan Pazar : 2012
Gözboyamacı Batılı efendi ile Afrikalı köle eski bir semboldür. Her sembolün hayatta işaret ettiği bir gerçek, müdahale ederek değişimini arzuladığı bir artniyet vardır.. Zagor Tenaylar, Mandrakeler, Abdullahlar emperyal kapitalizmin zihin yıkama görselleri olarak Oryantalizmle ilişkilendirilecek eski bir geçmişe sahiptirler.. Avrupa, her döneminde elindeki en ileri teknoloji ile başta çocukları ele geçirmiştir. Memuriyeti budur ; sermayenin kendilerine ihale ettiği göreve girişmişdir. 'Toplumun uyumluluğu', 'insanların iyiliği', 'kötülerle mücadele' , safniyetlileri artniyetlilerin hizmetine veren ve içinde en çok tehlike barındıran masum görünüşlü asıl maceradır. Karmaşadan beslenen teneke şövalyeler, misyoner eğitimine genç beyinleri dumura uğratarak, dirence karşı atalet geliştirerek işe başlarlar...
Dünya sanat tarihi istilanın,sömürünün ve yalanların gülümseyen tarihidir. Dünya sanat tarihi , timsahın gözyaşlarıdır.. Afrika'nın kanı, Ortadoğu/Anadolu'nun canı, Asya'nın acısı, Peru,Bolivya, Kudûs/Filistin/Gazze'nin kefensiz ölüleri olmasa Batı'nın 'güzel' dedikleri, aslında çirkin sanatlarının / insan haksızlıklarının / hayvani talanın o muhteşem heybetli tarihi / sömürünün o ihtişamlı yalanı yazılamazdı.. Yaşadığımız toprakların/Fırat/Dicle, Munzur'da; Ağrı'da Van'da veya İzmir'de ismi/milletleri farklı/huyu bir kardeşlerinin yanyana toprağa düşen yok edilen bedenleri olmasa Batı'nın o güzel sanatlarının imrenilen tarihi yalan olmaz mıydı?
Yalanın tarih yazıcısı, Batı'lı efendisinin zincirli uşağı, çadırın maskarasıdır... Günlerini bilgisayar oyunları başında geçiren çocukların baba/dedelerinin macerası çok farklı değildi. Yıllarca Pekos Bill, Zagor Tenay, kurtarıcı Batman/Superman öyküleriyle/çizdiği romanlarla,kararttığı hayatlarla ideolojik sömürüsünü sürdüren Batı uygarlığının sırlı görüntüsüne ayna tutma zamanı gelmiştir.. Bize tarihimizle yüzleşmeyi önerenler, kendi gerçekleriyle hiç hesaplaşmamışlardır... Bilinmelidir ki, bilinçli bu karmaşada ise 'sanat, bir sözcük olarak izafi anlamının ötesinde bizatihi ederi olan bir şey'dir.. Sahibinin sesine tabidir. Onu yönlendirerek kullanılabilir malzemesini amorflaştırana medyundur. Patron, sıfır bedelden sonra değişim değerine fiyatı koyan sermayedir..
***
Rengi için kahveye borumuz mu var? Önce düşünüp sonra keşfettiği için Amerika'ya her ayak basan Kolomb'a para mı ödemek zorundadır? Ya da adres sorulan gazete bayileri, topluma yol gösteren önderler, insanların morallerini yükselten şairler veya esprileriyle güldüren doğal şaklabanlar, ucuza giden palyaçolar ve diğerleri hepsine ödenecek bir ücret mi var? Liste uzar gider; mırıldandığımız şarkının bestecisi, önünden geçtiğimiz binanın mimarı, içine bindiğimiz uçağın tasarımcısı... Nerden çıktı dersenseniz, hayatı gasbedenlerin bitmez/tükenmez şeytanlıklarından. Levinas öyle diyor; 'Şeytani olan akıldır. İstediği yere sızar. Onu tanımak için entelektüel bir çaba sarfetmek gerekir. Kim bununla övünebilir?.. '
Dava, solda resmi olan ayakabının topuk kısmında görülen kırmızı boya ile ilgili açılmış; konu Fikri Mülkiyete giriyor. Fransız ayakabı markası Chiristian Louboutin, modacı Yves Saint Laurent'i ayakabıların tabanında kendi kırmızı tonunu kullandığı için mahkemeye verdi. Renkleri modacılar, hastalıkları ilaç sanayi, kelimeleri edebiyaçılar, imgeleri şairler paylaşıyor. Yer adları, coğrafi işaretler, tarihsel yemekler ve diğerleri..
Dünyanın zenginliğiyle birlikte fikrin mülkiyeti de önce davranan kişilerin ve kurumların tekeli altına alınıyor... Horheimer, Akıl Tutulması' kitabı'nın 'Doğanın Başkaldırması' bölümünde şöyle söyler: 'Gerçekten de bu iş dünyası kardeşliğinin katılım/üyelik ücreti ve aylık aidat ödentileri o kadar yüksektir ki yeni gelen biri eğer küçük ise daha başlamadan yenik düşmektedir..'.. İnsanlar patronların diyalogundaki patenti alınmış muktedir'in dilinin satır aralarını iyi okumalıdırlar ; ne ki iş'i ve her renkten envaiçeşit işe yaramaz ideolojileri de temin eden, umudu oluşturan, şehirlerde gittikçe daha büyük koloniler halinde insan topluluklarını ötekileştirerek yaşatan da bu çarpık alış/veriş düzenidir.. Patentlerin gayri-meşru ilişkisi birbirine benzer amaçlarla bezenmiş sakil ürünlerin hiyerarşisi, markaya dayalı bir aristokrat kast yaratmıştır.. "ABD pazarında deneyimli olmayan Türk şirketinin tasarlanan konsepti güvenilir bir şekilde icra edip edemeyeceği yönünde endişeleri dile getiren bir değerlendirmenin ardından red kararı alındı" denildi ve Karsan elendi... Irkçılık kokan bir açıklamaydı.
New York sarı taksi ihalesinde dışarıda kalan Türk markasının elenme nedeni, monopollerin/tröstlerin periferiye karşı şartlanması, ABD sermayesinin elinde mülkiyeti olan her şekil/biçimin benzerini ürettiğini zannettiği 3. dünya sanayine karşı tüketicinin iktidar tarafından bilenmiş önyargısıdır..
Yazışma Adresi/ emin çetin girgin emincetin.okur@gmail.com
***









