Değeri genç eleştirmen arkadaşlar, serginin Çağdaş Sanat mı, post-modern sanat mı olduğu konusunu tartışadursunlar bu sergi, kimsenin çok da umurunda olmadığı bir dönemi hatırlamamıza vesile oldu. Bizim gibi sanatın nasıl'ından çok kümesel müştereklerin nedenleri üzerine kafa yoran yazarların dert edindiği sorunların yeni kuşak camia tarafından es geçilmesi temayüldendir. Kabul etmek gerekir ki, buna karşın eski neslin anlattığı her olayda, sarfettiği her sözde mutlaka ya bir abartı payı vardır ya da anlam aşındırması. Ne Latince, ne Osmanlıca ne de Türkçe: geçmiş hayatı anakronizme düşmeden birebir ifade edebileceğimiz bir dil, yaşadıklarımızı tümüyle muhataplarımıza tercüme edebileceğimiz uygun bir lisan bizim için henüz yok..
Çağdaş Türk resminde 80'ler sergisini mutlaka görün.. Orada, 12 Eylül darbesinin ardından politik hakları ve siyasal varlıkları yok sayılan insanların kültür yoluyla kendilerini ancak ifade edebildikleri; görünür olabilmek adına sanat etkinliklerini zorunlu mecra olarak değerlendirdikleri dönemin netameli dilinden bir kesit göreceksiniz..

Fotograf: 80'ler sergisi Kasım 2014 : Serhat kiraz, İsmet Doğan, Bedri Baykam, Yusuf Taktak, Bünyamin Özgültekin, Şenol Yorozlu, Aydın Ayan, Mevlut Akyıldız ve küratör asistan Öykü Eras
Medya ve gazeteler, haklı bir ilgi gören 80'ler sergisini sürekli gündemde tutuyor.. O dönemde sanatıyla anılmayı hak eden onlarca isim var ama konuyu köşelerine taşıyan değerli eleştirmenler, kimseyi kırmamak adına canalıcı sorunun etrafından dolanmayı tercih ediyorlar; bu da bir tarz! Ancak o dönemi yaşayanlar olarak bizler.. Dünyada sanat adına harikulade bir zenginliğin salon soytarıları olmayı içlerine sindiremeyenler; vaadedilen gelecekten ziyade siyah beyaz geçmişle yaşayanlar .. Ne yeni bir şey öğreniyoruz, ne de kimse bildiklerini unutuyor!
80'ler sergisi tabii ki çok önemli ama bir yazar, şayet eleştiri getirerek malumu ilandan öte bir şeyler söyleyecek olsa şunları yazabilirdi. Eğer 'ölçü' 1950'lerde doğmuş olmak ise bu sergide Kemal Önsoy, İsmet Doğan, Yusuf Taktak, Bedri Baykam, Hale Arpacıoğlu, Aydın Ayan, Serhat Kiraz, Şenol Yorozlu, Mithat Şen, Bünyamin Özgültekin, Mevlut Akyıldız var da; aynı kuşaktan Rafet Ekiz, İnci Eviner, Argun Okumuşoğlu, Yavuz Tanyeli, Murat Morova, Fatma Tülin, Fuat Acaroğlu, Mahir Güven, Kezban Batıbeki, Handan Börüteçene, İnci Eviner, Metin Güçlü, Arslan Eroğlu, Şahin Kaygun , Canan Tolon, Alp Tamer Ulukılıç, Murat Sinkil, Elif Ayiter, Filiz Başaran Özayten, Şahin Paksoy, Doğan Paksoy, Gonca Sezer, Bubi, Mehmet Gün, Odet Saban, Yasemin Şenel, Esat Tekand, Habib Aydoğdu, Yücel Dönmez, Sema Ilgaz, Mahmut Karatoprak, İrfan Önürmen, Aydemir Ökmen, Müşerref Zeytinoğlu ve bu kuşağın hatırı sayılır diğer isimleri niye yok? Bunu dert edinmeyen gazeteciler, "bu liste güncel şartlarda nasıl olur; onu merak ediyoruz" diyorlar. Marks, 'ilki trajedi, tekrarı komedi' der. Onların hatası değil ama soru, 1980 açık faşizminin ardından her on yılda bir darbe söylentilerinin 28 Şubata taşındığı reflekslerin kabusuyla, siyasal alanın dışına sürgüne gönderilenlerin zamanın ruhundan sızan belirsizliğini pekiştiriyor. 80'ler sergisi kataloğunun önsözünde, askerin zor kullanarak apolitikleştirdiği sanatın eksikliğine değinmiştik. Tesadüflerin eseri olan demokrasi mücadelesine, üretim ilişkilerinden yola çıktık; ne ki, bugün birçok kazanıma ve bilgiye erişime baktığımızda geçmişte gelecek adlı meçhule havale edilen ütopyanın tam da ortasındayız artık.
Bedri'yle katıldığımız bir röportajda ısrarla belirtmem belki biraz tatsız oldu. Ne var ki, hala aynı kanıdayım: Bence Çağdaş Türk Resminde Devrim Yılları Sergisi'nin önce ismi yanlıştır. Üzerine ölü toprağı serpilmiş Kenan Evren döneminde sanatçının müşterisi, dönemin askeri cuntasını ekonomik istikrarı sağlamak için göreve davet eden burjuvaziydi. Sanat, bilindiği gibi paranın alabileceği en güçlü itibar nesnesi. 80 dönemi sanatçısının alıcısını küstürmek bahasına bir devrim özlemi içinde olması eşyanın tabiatı itibariyle -ya da pragmatizm adına- mümkündür denilemez. Marks'ın dediği gibi "İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değil, bilinclerini belirleyen şey toplumsal varlıklarıdır. (..) İnsanlık önüne ancak, önüne çözüme bağlayabileceği sorunlar koyar..". Oysa bugünün eleştirmenleri, tarihi mücadelede hiçbir şeyi anlamadıkları halde sanat adına okurun duymak istediği her şeyi yazıyorlar. Her kesim, yaşadığı 80'li yılları kendi objektifinden dinleyene şevk veren hikayelere dönüştürmekten, olmadık kurguları, hayalleri anlatmaktan usanmadı. Tekrar edelim: O dönemin ruhunda 'kaygı' hakimdir; ülkenin üzerinde darbecilerin yarattığı tekinsiz bir sükunet, insan ilişkilerinde korku veren sıkıntılı ve kuşatıcı bir atmosfer vardır. Politikayla uğraşan gençler ve tüm resmi söylemin dışına çıkan muhalifler için o günler kabustur .. Devrimcileri mahkemelerde, zindanlarda, işkence tezgahları ya da idam sehpalarında görürüz. Birkaç istisna dışında sanatçıların bu dönemde kişisel arzularını askıya alarak sermaye rejimiyle aralarına mesafe koyduklarını ve halk adına dürüst bir mücadele verdiklerini söylemek abartılı olur. Aksine müşterisine şirin gözükmeye çalışan kahir ekseriyet, gözünü batıya dikmiş sanat camiasının ezici çoğunluğu; yaptığı soyutlamalar ve ipe sapa gelmez figür ve bezemelerle günün kara gerçeğini gizlemekte maharetli davranmışlardır. 12 Eylül'de tankların, mitralyözlerin gölgesinde huzur ve sükut ortamı olduğu kanısını güçlendirmeye çalışan finans sermayenin doğrudan işbirlikçiliğini yapanları, uzlaşmaya soyunanları herkes biliyor. Gerçi refah toplumu standartları yükselmiş, demokrasinin savunulması artık her kesimin literatürüne girmiştir. Bunları elde etmek için bugün adını hatırlamadığımız her kesimden birçok insan hayatlarını feda etmiştir. Ancak, bu kazanımların elde edilmesinde rol çalmaya çalışan isimlere sanıldığı kadar çok şey borçlu değildir toplum. Sünepelik, korkaklık ve acziyet o günün apolitik sanatçısı için sıradan bohemlikti. Anlatılan öykünün çok dürüst, güzel ve renkli olduğunu söyleyemeyiz...
Buna rağmen, liste devrini tamamlamış, adı siyasal olarak yaptıklarıyla o dönemde zirveye tırmanmış ve sonrasında macerasını sonlandırmış isimlerden oluşmuyor; sadece dönemden bir karot alarak, sınırlı bir kesitin mutevazı dayanışmasını yansıtıyor. Çünkü listeler her zaman malül ve taraflıdır; öte yandan zaten 'dün', 'bugün' tanımı özneldir; seçen açısında uygun çelişkileri barındırabilir; bu da normaldir. Sergide yer alan 11isimden müteşekkil liste, Piramid Sanat Galerisi'nin mekan sorunu itibariyle kısıtlı sanatçıyla yapılmıştır. Dönemin yükünü taşıyan eser sahiplerinin tamamını ve muhtemel listeye eklenebilecek diğer adları görmek istersek öncelikle daha büyük bir mekana gereksinim duyacağız. Her halükarda devamında farklı eğilimlerin yazarlarına bakmak gerekecek. Aradaki yorum farkını saptamak için dönemin dışarıda kalan şahitlerine ve nesnel kanaat beyanlarıyla bugün yeni kuşağa eskiyi takdim edecek düşünürlere, medyada sponsorlara yön verecek dikkatli eleştirmenlere ihtiyacımız vardır. Bütün bunları kaale alarak, serginin arşiv bilginize katkısını düşünün. Özellikle gençlere: mütereddit kalmadan ya da geçmişi topyekun inkar etme gayretkeşliğine düşmeden zaman ayırın diye hatırlatmak gerekir mi bilmiyorum! Ancak, burada gördüklerinizle başlayarak ülkedeki dinamiği, yerelden evrensele sıçramayı; koordine bir işgüzarlıkla her şeyin satılık olduğu çağdaş sanata girişi, günahı sevabıyla öznelerden nesneler dünyasına bu benzersiz geçiş eşiğini araştırmaya bu mekandan başlayın deriz.. Bu kuşağın müşteki olduğumuz uyumu, muhatapları indinde asıl mühim soruyu sormamış olmamaları gerçeğiyle bağlantılıdır. Sergi için yayımlanan kitapta yazdığımız önsözün, eğer bir çağdaş sanat arşivi kurulursa tarihsel misyonuyla dikkate alınacağını umuyoruz.
***

Fotograf: 80'ler sergisi Kasım 2014 : Serhat kiraz, İsmet Doğan, Bedri Baykam, Yusuf Taktak, Bünyamin Özgültekin, Şenol Yorozlu, Aydın Ayan, Mevlut Akyıldız ve küratör asistan Öykü Eras
Medya ve gazeteler, haklı bir ilgi gören 80'ler sergisini sürekli gündemde tutuyor.. O dönemde sanatıyla anılmayı hak eden onlarca isim var ama konuyu köşelerine taşıyan değerli eleştirmenler, kimseyi kırmamak adına canalıcı sorunun etrafından dolanmayı tercih ediyorlar; bu da bir tarz! Ancak o dönemi yaşayanlar olarak bizler.. Dünyada sanat adına harikulade bir zenginliğin salon soytarıları olmayı içlerine sindiremeyenler; vaadedilen gelecekten ziyade siyah beyaz geçmişle yaşayanlar .. Ne yeni bir şey öğreniyoruz, ne de kimse bildiklerini unutuyor!
80'ler sergisi tabii ki çok önemli ama bir yazar, şayet eleştiri getirerek malumu ilandan öte bir şeyler söyleyecek olsa şunları yazabilirdi. Eğer 'ölçü' 1950'lerde doğmuş olmak ise bu sergide Kemal Önsoy, İsmet Doğan, Yusuf Taktak, Bedri Baykam, Hale Arpacıoğlu, Aydın Ayan, Serhat Kiraz, Şenol Yorozlu, Mithat Şen, Bünyamin Özgültekin, Mevlut Akyıldız var da; aynı kuşaktan Rafet Ekiz, İnci Eviner, Argun Okumuşoğlu, Yavuz Tanyeli, Murat Morova, Fatma Tülin, Fuat Acaroğlu, Mahir Güven, Kezban Batıbeki, Handan Börüteçene, İnci Eviner, Metin Güçlü, Arslan Eroğlu, Şahin Kaygun , Canan Tolon, Alp Tamer Ulukılıç, Murat Sinkil, Elif Ayiter, Filiz Başaran Özayten, Şahin Paksoy, Doğan Paksoy, Gonca Sezer, Bubi, Mehmet Gün, Odet Saban, Yasemin Şenel, Esat Tekand, Habib Aydoğdu, Yücel Dönmez, Sema Ilgaz, Mahmut Karatoprak, İrfan Önürmen, Aydemir Ökmen, Müşerref Zeytinoğlu ve bu kuşağın hatırı sayılır diğer isimleri niye yok? Bunu dert edinmeyen gazeteciler, "bu liste güncel şartlarda nasıl olur; onu merak ediyoruz" diyorlar. Marks, 'ilki trajedi, tekrarı komedi' der. Onların hatası değil ama soru, 1980 açık faşizminin ardından her on yılda bir darbe söylentilerinin 28 Şubata taşındığı reflekslerin kabusuyla, siyasal alanın dışına sürgüne gönderilenlerin zamanın ruhundan sızan belirsizliğini pekiştiriyor. 80'ler sergisi kataloğunun önsözünde, askerin zor kullanarak apolitikleştirdiği sanatın eksikliğine değinmiştik. Tesadüflerin eseri olan demokrasi mücadelesine, üretim ilişkilerinden yola çıktık; ne ki, bugün birçok kazanıma ve bilgiye erişime baktığımızda geçmişte gelecek adlı meçhule havale edilen ütopyanın tam da ortasındayız artık.
Bedri'yle katıldığımız bir röportajda ısrarla belirtmem belki biraz tatsız oldu. Ne var ki, hala aynı kanıdayım: Bence Çağdaş Türk Resminde Devrim Yılları Sergisi'nin önce ismi yanlıştır. Üzerine ölü toprağı serpilmiş Kenan Evren döneminde sanatçının müşterisi, dönemin askeri cuntasını ekonomik istikrarı sağlamak için göreve davet eden burjuvaziydi. Sanat, bilindiği gibi paranın alabileceği en güçlü itibar nesnesi. 80 dönemi sanatçısının alıcısını küstürmek bahasına bir devrim özlemi içinde olması eşyanın tabiatı itibariyle -ya da pragmatizm adına- mümkündür denilemez. Marks'ın dediği gibi "İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değil, bilinclerini belirleyen şey toplumsal varlıklarıdır. (..) İnsanlık önüne ancak, önüne çözüme bağlayabileceği sorunlar koyar..". Oysa bugünün eleştirmenleri, tarihi mücadelede hiçbir şeyi anlamadıkları halde sanat adına okurun duymak istediği her şeyi yazıyorlar. Her kesim, yaşadığı 80'li yılları kendi objektifinden dinleyene şevk veren hikayelere dönüştürmekten, olmadık kurguları, hayalleri anlatmaktan usanmadı. Tekrar edelim: O dönemin ruhunda 'kaygı' hakimdir; ülkenin üzerinde darbecilerin yarattığı tekinsiz bir sükunet, insan ilişkilerinde korku veren sıkıntılı ve kuşatıcı bir atmosfer vardır. Politikayla uğraşan gençler ve tüm resmi söylemin dışına çıkan muhalifler için o günler kabustur .. Devrimcileri mahkemelerde, zindanlarda, işkence tezgahları ya da idam sehpalarında görürüz. Birkaç istisna dışında sanatçıların bu dönemde kişisel arzularını askıya alarak sermaye rejimiyle aralarına mesafe koyduklarını ve halk adına dürüst bir mücadele verdiklerini söylemek abartılı olur. Aksine müşterisine şirin gözükmeye çalışan kahir ekseriyet, gözünü batıya dikmiş sanat camiasının ezici çoğunluğu; yaptığı soyutlamalar ve ipe sapa gelmez figür ve bezemelerle günün kara gerçeğini gizlemekte maharetli davranmışlardır. 12 Eylül'de tankların, mitralyözlerin gölgesinde huzur ve sükut ortamı olduğu kanısını güçlendirmeye çalışan finans sermayenin doğrudan işbirlikçiliğini yapanları, uzlaşmaya soyunanları herkes biliyor. Gerçi refah toplumu standartları yükselmiş, demokrasinin savunulması artık her kesimin literatürüne girmiştir. Bunları elde etmek için bugün adını hatırlamadığımız her kesimden birçok insan hayatlarını feda etmiştir. Ancak, bu kazanımların elde edilmesinde rol çalmaya çalışan isimlere sanıldığı kadar çok şey borçlu değildir toplum. Sünepelik, korkaklık ve acziyet o günün apolitik sanatçısı için sıradan bohemlikti. Anlatılan öykünün çok dürüst, güzel ve renkli olduğunu söyleyemeyiz...
Buna rağmen, liste devrini tamamlamış, adı siyasal olarak yaptıklarıyla o dönemde zirveye tırmanmış ve sonrasında macerasını sonlandırmış isimlerden oluşmuyor; sadece dönemden bir karot alarak, sınırlı bir kesitin mutevazı dayanışmasını yansıtıyor. Çünkü listeler her zaman malül ve taraflıdır; öte yandan zaten 'dün', 'bugün' tanımı özneldir; seçen açısında uygun çelişkileri barındırabilir; bu da normaldir. Sergide yer alan 11isimden müteşekkil liste, Piramid Sanat Galerisi'nin mekan sorunu itibariyle kısıtlı sanatçıyla yapılmıştır. Dönemin yükünü taşıyan eser sahiplerinin tamamını ve muhtemel listeye eklenebilecek diğer adları görmek istersek öncelikle daha büyük bir mekana gereksinim duyacağız. Her halükarda devamında farklı eğilimlerin yazarlarına bakmak gerekecek. Aradaki yorum farkını saptamak için dönemin dışarıda kalan şahitlerine ve nesnel kanaat beyanlarıyla bugün yeni kuşağa eskiyi takdim edecek düşünürlere, medyada sponsorlara yön verecek dikkatli eleştirmenlere ihtiyacımız vardır. Bütün bunları kaale alarak, serginin arşiv bilginize katkısını düşünün. Özellikle gençlere: mütereddit kalmadan ya da geçmişi topyekun inkar etme gayretkeşliğine düşmeden zaman ayırın diye hatırlatmak gerekir mi bilmiyorum! Ancak, burada gördüklerinizle başlayarak ülkedeki dinamiği, yerelden evrensele sıçramayı; koordine bir işgüzarlıkla her şeyin satılık olduğu çağdaş sanata girişi, günahı sevabıyla öznelerden nesneler dünyasına bu benzersiz geçiş eşiğini araştırmaya bu mekandan başlayın deriz.. Bu kuşağın müşteki olduğumuz uyumu, muhatapları indinde asıl mühim soruyu sormamış olmamaları gerçeğiyle bağlantılıdır. Sergi için yayımlanan kitapta yazdığımız önsözün, eğer bir çağdaş sanat arşivi kurulursa tarihsel misyonuyla dikkate alınacağını umuyoruz.***