Sadece tonalite değil enstürmanlar da müziğin sınıfsal yapısında bir göstergeler dizini oluşturur. Türk Halk Müziği (THM) ve Türk Sanat Müziği (TSM), Osmanlı İmparatorluğu'nun kültürel sentezinde şekillenmiştir, tarihsel olarak farklı kökenlere dayanır. THM, Orta Asya'dan göç eden Türk boylarının sözlü geleneğiyle Anadolu'da oluşmuştur. Kırsal ve göçebe yaşamın yansıması olarak bölgesel varyasyonlar ve basit melodilerle evrilmiştir. Balkan ve Yunan folkloruyla ortak özellikler taşır ancak yerel etkileşimlerden beslenir. TSM ise saray ve kent elitlerinin müziği olarak Pers, Arap ve özellikle Bizans saray müziğinden etkilenmiştir. Bizans'ın modal sistemleri, TSM'nin makam yapısını doğrudan şekillendirmiş, Osmanlı döneminde sentezlenerek Dede Efendi vd. örneklerde olduğu gibi klasik formuna ulaşmıştır. Tarihsel olarak, THM'nin oluşumu halkın göç ve yerleşim dinamiklerine bağlıyken, TSM Bizans'ın mirasını Osmanlı elit kültürüne entegre ederek çok uluslu imparatorluk kimliğinin parçası olmuştur, daha çok Türkik tonaliteye dayanır. TSM ise makam ve usul sistemleriyle sofistike bir yapıya sahiptir. Bizans'ın oktav bölünmeleri ve kilise modlarından türeyen melodik ilerlemeleri entegre eder. Sosyolojik olarak, THM kırsal toplulukların kolektif hafızasını ve sosyal ritüellerini yansıtır. TSM, elit tabakanın örgütlü ve eğitimli icracıları aracılığıyla saray ve kent kültürünü pekiştirir. Bizans aristokrasisinin hiyerarşik patentini, archonteslerin seçkinci müzik pratiğini havas ile avamı eşitleyerek Osmanlı sınıf ayrımına uyarlar.
https://youtu.be/OYUidjqC7qA?si=agaXMrAl90zR3r2t
***
Hukuku egemen sınıfların ideolojik aygıtı olarak gören Marksist eleştiri, aynı zamanda bu aygıtı adalet mücadelesinde araçsallaştıran diyalektik bir yaklaşımı somutlaştırır. Hukuk felsefesi literatüründe, adalet kavramı tarihsel olarak sınıf mücadelelerinin bir yansıması olarak ele alınmıştır. Karl Marx ve Friedrich Engels'in eserlerinde hukuk, doğrudan "üst yapı" kurumlarından biri olarak tanımlanır; ekonomik altyapının (üretim ilişkilerinin) ideolojik ifadesidir. Marx'ın Kapital'de meta fetişizmini analiz ederken gösterdiği gibi, hukuk da soyut eşitlik ilkelerini (sözleşme özgürlüğü, mülkiyet hakkı) yücelterek kapitalist sömürü ilişkilerini gizler. Bu bakış, Sovyet hukuk kuramcısı Evgeni Paşukanis'in Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm (1924) eserinde sistematik hale getirilir. Paşukanis, hukukun "meta formu"nu (commodity form) temel alır: Hukuki özne, meta mübadelesinin soyut eşit bireyleri gibi inşa edilir. Hukuk, kapitalist toplumda bireylerin eşitliğini varsayar, ancak bu eşitlik yalnızca mübadele alanında geçerlidir; üretim ilişkilerinde sınıf eşitsizliğini maskeler. Paşukanis'e göre, hukuk burjuva toplumunun tarihsel bir kategorisidir ve sosyalist geçişte "sönümlenme"ye (withering away) uğrayacaktır – zira sınıfsız toplumda zorlayıcı normlara gerek kalmayacaktır. Bu kuram, hukuk teorisyenlerinin pratiğinde yankı bulur: hukukun sınıf karakterini ifşa edilirken aynı zamanda onu ezilenlerin lehine araçsallaştırmıştır. Frankfurt Okulu'nun eleştirel teorisi, bu Marksist temeli genişleterek hukukun ideolojik işlevini kültürel ve psikolojik boyutlarıyla zenginleştirir. Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno'nun Aydınlanmanın Diyalektiği (1947) eserinde aydınlanma aklı, araçsal akla indirgenerek baskı aracı haline gelir; hukuk da bu aklın normatif ifadesidir. Hukuk, rasyonel görünümüyle totaliter eğilimleri meşrulaştırır – Nazizm'in "yasal" yükselişi bunun örneğidir. Herbert Marcuse'nin Tek Boyutlu İnsan (1964) kitabında ise hukuk, kapitalist toplumda "bastırılmış ihtiyaçları" dizginleyen bir mekanizma olarak eleştirilir. Eleştirel teori, hukukun yalnızca sınıf egemenliğini değil, aynı zamanda bireysel özgürlüğün tüketim ideolojisiyle bastırılmasını da sorgular. Jürgen Habermas'ın sonraki katkıları (İletişimsel Eylem Kuramı, 1981), hukukun meşruiyetini "iletişimsel rasyonellik"te arar: Gerçek adalet, egemen sınıfların tahakkümü altında değil, özgür tartışma koşullarındaki uzlaşmada ortaya çıkar. Bu yaklaşım hukukun ideolojik maskesini düşürmüştür.Antik Yunan'dan beri adalet (dike) kavramı, kozmik düzenle ilişkilendirilmiştir – Anaximandros'ta olduğu gibi, varlıkların dengesi. Ancak modern burjuva hukuku, bu kozmik adaleti soyut bireysel haklara indirger. John Rawls'un Bir Adalet Teorisi (1971) gibi liberal kuramlar, "cehalet perdesi" arkasında eşitlikçi bir dağılım önerse de, mülkiyet ilişkilerini sorgulamadan bırakır; bu yüzden Marksist eleştiri için yetersiz kalır. Eleştirel hukuk çalışmaları (Critical Legal Studies), hukukun belirsizliğini ve politik karakterini vurgular; hukuk metinleri, güç ilişkilerinin ürünüdür. , Paşukanis'in meta-form analizi gibi sınıf temelli eleştirilerden, Frankfurt Okulu'nun kültürel hegemonya sorgulamasına kadar uzanabilir. Felsefi literatür, bize şunu öğretir: Gerçek adalet, soyut eşitlikte değil, sınıfsız bir toplumun diyalektik ufkundadır. Halit Çelenk gibi figürler, bu ufkun pratik taşıyıcılarıdır.
***
Karl Marx'ın "Kapital" adlı eserinin adı "Etik" de olabilirdi, çünkü sömürüye karşı çıkmanın temelinde yatan şey, öncelikle insana ve insan değerine hak tanıyan vicdanlı ve ahlaki bir bakış açısıdır. Tarihsel süreç Ortaçağ'dan başlatılabilir. Aquinalı Thomas’a göre bir malın fiyatı, onun değeriyle (valuour) ilişkilidir. Değer, bir malın üretiminde harcanan emek, maliyet, toplumsal fayda gibi etkenlerle belirlenir. Thomas of Aquinas, sosyal ilişkilerde adil fiyatın sadece piyasa talebine veya arzına değil, aynı zamanda ahlaki bir dengeye de dayanması gerektiğini söyler. Aquinalı Thomas'ın, "Summa Theologica" adlı eserinde ifade ettiği bu kavram, Aristoteles'in adalet anlayışından ve teolojik ahlaki ilkelerinden türetilmiştir.
***
Geleneksel anlamda suç, bir toplumun yasal düzenlemelerine aykırı düşen ve cezai yaptırımla sonuçlanan davranışlar bütünü olarak tanımlanır. Bu yaklaşım suçu nesnel bir olgu gibi görür; örneğin hırsızlık veya cinayet gibi eylemler evrensel olarak "kötü" kabul edilir ve devlet mekanizmaları tarafından bastırılır. Ancak sosyolojik, felsefi literatür suçu bu dar çerçeveden çıkarıp iktidar ilişkileriyle iç içe bir sosyal yapı olarak yeniden tanımlar. Bu perspektifte suç, iktidarın (güç sahiplerinin) normları, yasaları ve cezaları şekillendirdiği bir araçtır; ne intrinsik bir "kötülük" ne de rastgele bir sapmadır, aksine toplumsal güç dinamiklerinin bir yansımasıdır.
Sosyolojik literatür, suç ve iktidarı fonksiyonel ve çatışmacı yaklaşımlar olarak iki sekmede ayırır. Sosyolojik açıdan suç, iktidarın toplumsal düzeni koruma veya bozma aracı olarak işlev görür. Durkheim'ın fonksiyonelist bakışında, suç toplumun normal bir parçasıdır ve iktidar (toplumsal konsensüs) aracılığıyla kolektif bilinci güçlendirir. Kader mahkumları gibi fatalist tınılar taşıyan suç, normları ihlal eden potansiyel mağdurlara olası fotografı göstererek gözdağı verir, toplumun paylaşılan değerlerini pekiştirir, teşebbüs karşısında tedbirleri artırır, beşeri nizamda dayanışmayı konsilide eder. Bu, iktidarın meşru bir şekilde (yasalar ve cezalarla) toplumu bütünleştirdiği bir süreçtir. Örneğin, bir okulda öğrencinin derse gelmemesi cezalandırıldığında bu eylem sadece bireyi değil tüm toplumu normlara uymaya zorlar ve sınıf bütünlüğünü sağlar, öğrenci mecburiyetinden doğan kolektif vicdanı yeniler. Benzer şekilde, sivil haklar hareketinde siyah öğrencilerin oturma eylemleri başlangıçta "sapma" olarak etiketlense de, sonrasında cezalandırılmalar normları sorgulatmış ve toplumsal değişimi tetiklemiştir. Durkheim'a göre, suçsuz bir toplum mümkün değildir; çünkü suç, iktidarın meşruiyetini ve kuvvetini test eder, gücün paylaştırıldığı makamları teyit eder.
Buna karşın, Marx'ın çatışmacı teorisinde suç, iktidarın sınıf temelli eşitsizlikleri sürdürme aracıdır. Yasalar, burjuvazinin (iktidar sahiplerinin) çıkarlarını korur; suç tanımı, proletaryayı (ezilenleri) bastırmak için kullanılır. İktidar, "suç" etiketini alt sınıflara yapıştırarak onların direnişini kriminalize ederken, elit suçları (beyaz yakalı) görmezden gelir. Bu, suçun iktidar ilişkilerinde bir araç olduğunu gösterir: Yasalar, zenginlerin mülkiyetini korurken, yoksulların hayatta kalma eylemlerini (hırsızlık gibi) suç sayar. Örnek olarak, ABD'de 1986-1992 arası "Uyuşturucu Savaşı"nda crack kokain (yoksul siyah topluluklarla ilişkilendirilen) 50 gramda 10 yıl hapis cezası getirirken, toz kokain (zengin beyaz kullanıcılarla ilişkili) için 500 gram gerekiyordu. Bu oran, 2010'a kadar devam etti ve siyah-Hispanik toplulukların kitlesel hapsedilmesine yol açtı; iktidar (devlet ve medya), yoksulluğu kriminalize ederek sınıf kontrolünü sağladı. Marx'a göre, gerçek suç kapitalizmin kendisi olup, iktidar bu yapıyı gizler.
Ayrıca, etiketleme teorisi (sembolik etkileşimcilik) gibi yaklaşımlar, suçun iktidar sahiplerinin (polis, mahkeme) etiketlemesiyle inşa edildiğini vurgular. Güçsüzler (ırkı veya sınıfı düşük olanlar) daha kolay "suçlu" yapılır; örneğin, "Azizler ve Haydutlar" çalışmasında, zengin çocukların yaramazlıkları "eğlenceli" görülürken, yoksul çocuklarınki "suç" olarak damgalanmıştır. Bu, suçun iktidar dinamiklerinde göreceli olduğunu kanıtlar.
Felsefi olarak, özellikle Foucault üzerinden suç, iktidarın disiplin mekanizması olarak yeniden tanımlanır. "Hapishanenin Doğuşu"nda (Discipline and Punish), Foucault suçu iktidarın bedeni ve ruhu kontrol etme aracı olarak görür; ceza, kamusal işkenceden (örneğin 1757'de Damiens'in kralcılık suçu için parçalanması) modern hapishanelere evrilerek "gözetim toplumu"nu yaratır. Panoptikon modeli, mahkumların sürekli izlendiğini bilerek kendini disipline etmesini sağlar; bu, iktidarın görünmez ama her yerde olan bir ağ olduğunu gösterir. Suç, direnişin kriminalize edildiği bir alandır: İktidar, normları "doğal" kılarak sapmayı izole eder. Örneğin, 19. yüzyılda "zaman suçları" (gecikme gibi) fabrika disiplinini pekiştirdi; günümüzde ise COVID-19 döneminde maske karşıtları "cahil komplo teorisyeni" olarak etiketlenerek iktidarın salgın kontrolü meşrulaştırıldı. Foucault'a göre, suç-iktidar ilişkisi, hegemonik bir yapıdır: Güç, cezayı "iyileştirici" göstererek (hapis eğitimi gibi) direnişi ezer.
Durkheim ve Foucault arasında paralellikler olsa da (her ikisi de cezayı norm pekiştirici görür), Foucault daha eleştireldir: Ceza, kolektif vicdandan ziyade iktidarın epistemik kontrolüdür (bilgi üretimiyle normlar reifye edilir). Marx'la örtüşen yanı ise suçun sınıf iktidarını gizlemesidir; örneğin, Myanmar darbesinde (2021) protestocular "haydut" diye etiketlenerek bastırılmıştır.
Suç, iktidarla ilişkisinde, sosyolojik ve felsefi literatürde "güçlülerin normlarını koruyan, zayıfların direnişini ezen bir sosyal inşaat" olarak yeniden tanımlanır. Durkheim gibi konsensüslü yaklaşımlar suçu bütünleştirici görürken, Marx ve Foucault gibi çatışmacı/felsefi perspektifler onu iktidarın baskı aracı olarak ifşa eder. Örnekler (uyuşturucu yasaları, Panoptikon hapishaneleri), suçun evrensel olmadığını, tarihsel ve güç temelli olduğunu gösterir. Bu bakış, adaleti sorgulatır: Gerçek değişim, iktidar yapılarını dönüştürmekten geçer.
***
Kötülük olduğu için iyilik, hastalık olduğu için sağlık, düşmanlık olduğu için dostluk, zenginlik olduğu için fakirlik, burjuvazi olduğu için proletarya, gökyüzü olduğu için yeryüzü vardır. Çok değil birdir eksik olan. Tekli sıfatlar, tek insan, tek kutupluluk hayatın tahayyülüne, varoluşun mantığına, Tanrı'nın hesabına, yaşamın diyalektiğine aykırıdır.
***
1917 Ekim Devrimi, ne marxist ütopyanın öngörüsü olan çalışmayı ortadan kaldırabilmiş ne de Para-Meta-Para döngüsünü kırabilmiştir. Aksine yok edilmesi gereken Rus Devleti, sömürgelerinde olduğu gibi ulusları meydana getiren kitlelerin üzerinde de George Orwell'in distopyasını teyit eden habis bir ur gibi büyümüştür. Sermayenin aynı anda her tarafta olması ilahi bir tezahürden ziyade kaynağı şeffaflaşamayan finansmanın sonu gelmez mutasyondur. Para, kendini çoğaltırken toplumun moral değerlerini, öznenin insani birikimlerini azaltır.
***
Aklın, umudun filozofu Spinoza, her canlının öteki aleyhine yarattığı kaosun nedenlerini şöyle açıklar: Hiçbir canlı, doğası gereği kendi yıkımı için gayret etmez. Aksine bulunduğu durumu muhafaza etmek, kendini daha iyi konuma getirmek için çabalar.
***
5 Mart 1953 tarihinde Stalin'in ölümü ve Lavrenti Beria'nın infazıyla başlayan bir geçiş süreci vardır. 14 – 26 Şubat 1956 tarihinde Nikita Kruşçev'in Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20. Kongresi'nde yaptığı konuşmanın Türkiye'deki tetiklediği tartışmalar, yansımaları nedir? 7 Nisan 1969'da ölen Şefik Hüsnü Deymer henüz sağdır. TKP içinde hangi ideolojik tartışmalar yaşanmıştır, bunların yazışmaları, SBKP'nin talimatlar var mıdır, bilemiyoruz. Araştırmacıların nisbeten daha iyi bilinen 1960'lardan biraz öncesine, ellili yılların ikinci yarısına odaklanmaları yararlı olacaktır.
Bilinen ve konuyla ilgili kitaplarda yer alan Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) tüm kongreleri, tarihleri, yerleri ve bilinen katılımcı listelerikronolojik olarak şöyledir:
Not/ TKP tarihi boyunca birçok kongre yasal olmayan koşullarda yapıldığı, bazıları yurtdışında gerçekleştiği ve belgeler büyük ölçüde yok edildiği için bazı kongrelerin katılımcı listeleri tam olarak bilinmemektedir.
10 Eylül 1920 Bakü Kongresi (TKP’nin 1. (Kuruluş) Kongresi)
Doğu Halkları Kurultayı sırasında Bakü’de toplanan Türkiye komünist gruplarının birleşme kongresi. Katılımcılar: Mustafa Suphi, Ethem Nejat, Süleyman Nuri, İsmail Hakkı (Manisa), Ali Osman, Hüseyin Hilmi, Ahmet Cevat, Salih Zeki, Numan Hilmi, Hilmi oğlu İsmail Hakkı, Tokatlı Nazmi, Pandikyan, Arif, Hüseyin Avni, Nazmi İhtiyaroğlu ve Komintern temsilcisi. Toplam yaklaşık 74 delege. Kongreye Türkiye’den Yeşil Ordu, THİF, Türkiye İşçi Derneği ve çeşitli yerel komünist gruplar katıldı. Başkanlığa Mustafa Suphi seçildi.
15 Şubat 1925 Akaretler Kongresi (3. Kongre)
13 kişilik MK: Şefik Hüsnü Deymer, Sadrettin Celal Antel, Hasan Ali Ediz, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Elektrikçi Nuri, Hüseyin Sait, Hemşinli Mehmet, Hamdi Şamilov, Mustafa Börklüce, Salih Hacıoğlu, Vanlı Kazım, Edirneli Faik. Adres muhtemelen Şefik Hüsnü’nün Valideçeşme No: 3’teki muayenehanesi (Akaretler, Beşiktaş). Kongre illegal koşullarda yapıldı, 1925 Tevkifatı’ndan hemen önce gerçekleşti.
Aralık 1926 Viyana Kongresi (4. Kongre)
Yurtdışında, Avusturya’da yapıldı. Şefik Hüsnü Deymer başkanlığında toplandı. Katılımcılar arasında Şefik Hüsnü, İsmail Bilen (daha sonra katılacak), Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve Komintern temsilcileri vardı. Tam delege listesi bilinmemektedir. Kongre’de “Türkiye’de burjuva demokratik devrimi” tezi benimsendi.
1932 Berlin Kongresi (6. Kongre)
Komintern’in doğrudan gözetiminde, Almanya’da yapıldı. Şefik Hüsnü Deymer, Reşid Kemal, Nâzım Hikmet (daha sonra katılacak), Kerim Korcan ve Komintern temsilcileri katıldı. Tam katılımcı listesi mevcut değil. “Halk Cephesi” stratejisi benimsendi.
1951 Leipzig Kongresi (7. Kongre – Birleştirici Kongre)
Doğu Almanya’da ayrı faaliyet yürüten iki TKP grubu (Şefik Hüsnü grubu ile Mihri Belli-Zeki Baştımar grubu) birleşti. Yer: Leipzig (Doğu Almanya). Katılımcılar: Şefik Hüsnü Deymer, İsmail Bilen, Zeki Baştımar, Mihri Belli, Reşat Fuat Baraner, Sevim Tarı (Belli), Hayk Açıkgöz ve diğer sürgündeki kadrolar. Genel Sekreterliğe İsmail Bilen seçildi.
1973 İstanbul Atlı Spor Kulübü Kongresi (8. Kongre – Yurtiçinde ilk legal olmayan kongre)
Yer: İstanbul, Atlı Spor Kulübü binası (gizli). Katılımcılar arasında İsmail Bilen (Leipzig’ten gelen genel sekreter), Haydar Kutlu (Nabi Yağcı, Nihat Sargın, Nihat Akseymen, Kemal Sülker, Emil Galip Sandalcı, Vasıf Öngören gibi isimler vardı. Kongre yurtiçinde uzun yıllar sonra ilk kez fiziki olarak toplandı.
1983 Sofya Kongresi (9. Kongre)
Bulgaristan’da yapıldı. İsmail Bilen’in hastalığı nedeniyle Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) genel sekreter seçildi. Katılımcılar: Haydar Kutlu, Nihat Sargın, Nabi Yağcı (aynı kişi), Emil Galip Sandalcı, Cemal Hakkı Selek, Yaşar Ulagıç ve Avrupa’daki kadrolar.
1991 Ankara Kongresi (10. Kongre – TBKP dönemindeki birleşme kongresi)
Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adı altında yapıldıktan sonra Ankara’da yarı-legal koşullarda toplandı. Katılımcılar: Haydar Kutlu (Nabi Yağcı), Nihat Sargın, Kemal Okuyan (daha sonra ayrılacak), Aydemir Güler (daha sonra ayrılacak), Yaşar Ulagıç, Metin Çulhaoğlu ve eski TİP’li bazı isimler. Kongre sonrası parti kapatıldı.
2000’ler ve sonrası: 2014’ten itibaren Komünist Parti (KP) ve Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP) adıyla iki ayrı örgüt devam etti. HTKP 2015’te “1. Kongre”yi, KP ise kendi içinde kongrelerini saymaya devam etti. Bu dönemdeki kongrelerin tamamı legal olarak İstanbul, Ankara vb. şehirlerde yapıldı ancak eski TKP geleneğinin doğrudan devamı sayılamazlar.
Not: 2. Kongre’nin nerede ve ne zaman yapıldığına dair kesin belge yoktur; bazı kaynaklar 1922-23’te Ankara’da gizli bir kongre olduğunu iddia eder ancak doğrulanmamıştır. 5. Kongre de belirsizdir. Yukarıdaki liste bilinen ve belgelenmiş kongrelerdir.
***
Kendime Hatırlatmalar, Notlar / Sovyet rejiminin ekonomik olarak tabanda değil siyasal anlamda tepede kurulan diagonal ve çoklu bağlar nedeniyle yıkıldığı bir gerçektir. Lenin, burjuvazi, proletarya çelişkisini emperyalizm metaforuyla esneterek Marxist teoride ilk kırılmayı yarattı. Mao Zedung, Üç Dünya" tezini ilk defa 22 Şubat 1974 tarihinde, Pekin'de Zambiya Devlet Başkanı Kenneth Kaunda ile yaptığı bir görüşmede dile getirerek ikinci kırılmayı gerçekleştirdi. Tarih hep kötü sapaktan ilerlemiştir. Kapitalizmin yapısal krizlerini, kâr oranlarındaki düşme eğiliminine bağlamak yersiz bir çabadır. Karşıt eğilimlerini düzenleyen sermaye, onu güvence altına alan birikim rejimine karşın onlarca krize girerek evrimleşmiştir.Günümüzde çoklu organ yetmezliklerine, nöbetlere neden olan krizin nedeni aşırı birikim yani sistem dışı sermaye fazlasıdır. Bunun çok fazla oyuncu, manipülatif enstürman, fiktif değer hareket halindeki oyuncuların dolaşım hızı, süratli ve aşırı arzdan kaynaklandığı söylenebilir. Sermayenin aynı anda her tarafta olması ilahi bir tezahürden ziyade kaynağı şeffaflaşamayan finansmanın sonu gelmez mutasyondur. Para, kendini çoğaltırken toplumun moral değerlerini, öznenin insani birikimlerini azaltmaktadır. Diktatör Stalin'in Rusya'da 110 tane heykeli var; bunların % 90'ı Putin döneminde dikilmiştir. İşgalden sonra Kırım'da da Stalin heykelleri fabrik düzende imal ediliyor. Ülkenin karar mekanizmasında olan tüm siyasilerin Rus jeopolitiğini kavrayabilmeleri için Vladimir Putin'in Şubat 2022'de yaptığı "Ulusa Sesleniş" konuşmasının tam metnini özenle dosyalamaları ve hafızalarının bir köşesine önemle nakşetmeleri gerekir. Bkz:
https://aa.com.tr/tr/dunya/rusya-devlet-baskani-vladimir-putin-halka-hitap-etti/2509019
***
Irkçılık hastalıktır ya da Kesin "şudur" demek, zor. Bir ırkçının zihin yapısını belirleyen sosyolojisiyse ideoloji, belirleyici olan psikolojisi ise hastalıktır. Ne var ki bunların her biri ayrı ayrı olabileceği gibi her ikisi de birarada olabilir. Hastalık, dediğimizde şizofreni gibi kimyasal, hormonal, biyolojik faktörler devreye giriyor. Zihin yarılması, idrak kırılması. Gündüz rüyaları, paranoyalar vd. Tüm biyolojik süreçler bir bedende ve toplum içinde zuhur ediyorsa psikolojik olanla toplumsal olanı ayırmak çok da kolay değildir. Ancak birinin sağaltımı hastahanede diğerinin ise infaz kurumlarında gerçekleşir
***